Kendine engel olamıyordu. Sanki çölde günlerce susuz kalmış bir bedevi gibi kurbanının şah damarından kan içiyordu. Aynı kızına yaptığı gibi…
Gabriel, Thomas'a, "Koş," diye fısıldamıştı. Fakat artık çok geçti. Thomas'ın damarlarında dolaşan kanı çoktan duymuş, insanüstü bir hızla üzerine saldırmıştı.
Elleri Thomas'ın başını sıkıca kavramış, hareket etmesini engellemişti. Sonradan uzayan sivri dişleri, avını yakalamış bir kaplan gibi boynuna saplanmış ve bir daha bırakmamıştı.
Sanki öylesine bir öfke dolmuştu ki içine kurbanına biraz bile acıması yoktu. Sanki dostunu değil can düşmanını öldürüyordu.
Gabriel içebileceği bir damla kan kalmayınca sakinleşti. Durdu. Ellerinin arasından dostunun kaymasına izin verdi. Thomas’ın cansız bedeni toprağın üstüne bir çuval gibi yığıldı. Gabriel sırtını duvara verip ellerini başının arasına aldı ve duvardan yavaşça yere kayıp toprağa, arkadaşının artık nefes almayan bedeninin yanına oturdu. Gitmek zorundaydı. Kaçmak zorundaydı.
Duvardan destek alıp ayağa kalktı. kızının tabutuna sarılıp kucağına aldı. Taze kazılmış mezara yerleştirdi ve üstünü toprak ile örtmeye başladı. Bir kürek, iki kürek, üç… derken mezarın üstünü kapatmayı başardı.
Yerde cansız yatan arkadaşına baktı. Boynunun yarısı parçalanmış ve açık ağzından sızan kan ile öylece yatıyordu. Kafası bir taşın üstüne düşmüş ve oradan sarkıyordu. Açık gözleri sanki Gabriel’i izliyordu. Onu gömmeye vakti yoktu. Bu yüzden görmezden gelmeye çalıştı. Üstü başı hala kan içindeydi eve girip eline geçen ilk kıyafeti üstüne geçirdi o sırada gözüne bir şey takıldı. Kızının kanlar içindeki yatağına doğru ilerledi. Aynı anda bir anı zihnini işkal etti…
“Baba bana bu bebeği alır mısın? Lütfen!” Gabriel tahtadan oyulma güzel elbiseli bebeğe baktı. Alamayacağını biliyordu. Evet kendisi bir tücarın oğluydu ve varlıklı bir aileden gelmişti ama kızının hastalığına çare bulmak için babasından kalan bütün serveti çoktan tüketmişti. “Üzgünüm Margaret. Belki başka zaman” Margaret babsını başıyla onayladı. Kızının üzüldüğünü gördüğünde Gabriel eve gider gitmez tahtadan bir bebek oymaya başladı. Önceleri hobi olarak ahşap oyardı şimdi ise evi geçindirmek için ahşap oyuyordu. Tabi bu sefer kızı için zanaatını göstermeye karar verdi…
Kızı için tahtadan oyduğu bebeği kana bulanmış elbisesiyle kızının yatağında buldu. Gözleri doldu. Oysa ne tuhaftı. Kalbi bile olmayan bir canavar nasıl ağlayabilirdi ki? Gabriel göz yaşlarını kolunun tersiyle sildi. Krem rengi keten gömleği yüzüne bulaşan kanlardan ötürü kırmızı renge boyanmıştı. Önemsemedi. Tahtadan bebeği de alıp evden çıktı.
Arkadaşının cansız bedenine son bir kez baktı. Katili olduğu bedenden belli belirsiz bir ses ile özür diledi. Arkasını döndü ve insan üstü bir hız ile oradan kaçtı.
Saatler geçmişti. Henüz başka bir insan ile karşılaşmamıştı ve güneş doğmak üzereydi. Henüz haberi yoktu ama güneş onun cehennemi olacaktı. Bunu bilmese de içgüdüsel bir şekilde terk edilmiş bir şatoya girdi. Burası artık onun yeni evi olacaktı. Gabriel haftalar sürecek yolu güneş doğmadan tamamlamıştı. Çok hızlı hareket edebiliyor, çok uzağa zıplayabiliyor, çok iyi duyabiliyor ve çok iyi koku alabiliyordu. Bir canavardan veya vahşi bir yaratıktan farkı yoktu.
İçeriye girdi. Duvarlar; haçlar, dualar, incilden verseler hatta davut yıldızına kadar birçok dini figür ve yazı ile doluydu. Belli ki insanlar buradan korkuyordu. Gabriel alışkanlıkla derin bir nefes aldı. Kendini öldürmenin bir yolunu bulmalıydı ama lanetin kendini öldürdükten sonra ona ne yapacağını bilemediğinden cesaret edemiyordu. Ya da itiraf edemese de ölmekten korkuyordu. Biraz dinlenirim sonra bir çare bulurum diye geçirdi içinden. Bir ölünün bedeninin dinlenmeye ihtiyacı yoktu belki ama Gabriel’ın dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bir gecede bir ömre yetecek acı yaşamıştı. Düzeltmeliyim diye fısıldadı boş koridora doğru. Düzeltmek zorundayım.
Gabriel içeride bir yatak olmasına rağmen yerde, sert zeminde yatmıştı. Rahat bir yerde yatmayı kendine hak görmüyordu. O günden sonra da asla rahat bir zeminde uyumadı.
Gabriel bir anda kendini evinde buldu. Fakat bir tuhaflık vardı. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ne kapının önünde yatan bir ceset ne de dışarıda taze kazılmış bir mezar vardı. Bir an durup etrafına baktı."Demek hepsi bir kâbustu..." diye geçirdi içinden. "Evet... Hepsi bir kâbustu. "İçeriye girdi. kızının yanına. Margaret yatağında huzur içinde uyuyordu. Yanaklarının rengi pembeydi, yüzündeki solgunluk tamamen kaybolmuştu. Sanki hiç hastalanmamış gibiydi. Gabriel Gerçek olmamasından öylesine korkuyordu ki yerinden kıpırdayamadı. Bu an bozulacak diye nefes almaya bile çekiniyordu. Sonunda cesaretini toplayıp bir adım attı.Tam o sırada biri omzunun yanından geçerek eve girdi. Uzun boylu, kumral saçlı, buğday tenli bir adamdı. Gabriel dikkatle baktığında nefesi kesildi. Adam... kendisiydi. Üzerinde o gün giydiği uzun keten gömlek vardı. Margaret ise beyaz, uzun keten geceliğinin içinde yatağında yatıyordu. Gabriel, geçmişten kopup gelen bir anıyı izliyormuş gibi hissediyordu .Diğer Gabriel ağır adımlarla kızının yanına oturdu. Parmaklarını saçlarının arasından yavaşça geçirdi. Margaret'in alnını, ardından boynunu sevgiyle öptü. Gabriel gözlerini kapatmaya, başını çevirmeye çalıştı. Yapamadı. Görünmez zincirler bedenini sarmıştı. Ne tek bir adım atabiliyor ne de tek kelime edebiliyordu. Sonra dehşet başladı. Diğer Gabriel'in köpek dişleri yavaşça uzadı. Dudakları Margaret'in boynuna yaklaştı ve bir anda dişlerini narin tenine geçirdi. Gabriel'in gözlerinden yaşlar süzüldü. Kendi öz kızını öldürüşünü, dışarıdan izlemek zorunda kalıyordu. Ama bu kez bir şey farklıydı. Canavar durmadı. Margaret'in bedenindeki son damla kana kadar içti. Odanın içine ölüm sessizliği çöktüğünde başını yavaşça kaldırdı. Gabriel'e döndü. kehribar gözleri tıpkı ateş gibi parlıyordu.
Gabriel dehşet içinde uyandı. Kabus görmüştü. Gerçekleşmiş bir kabusu yeniden yaşamıştı. Kızının son anlarını gözünün önüne geldi. Korkuyla babasına bakıyor bir yandanda nefes almaya çalışıyordu. Gabriel zihninden o görüntüleri def etmeye çalıştı. Kafasını sağa sola salladı. Ama olmuyordu. Zihninde o görüntüler mıhlıydı. Lanetten kurtulmam gerek diye düşündü. Yattığı yerden doğruldu. Şatonun giriş salonunda tam ortaya yatmıştı.
Dışarıya baktı. Güneş çoktan doğmuştu. Pencereye doğru bir adım attı fakat derisi cayır cayır yandı. Bir adım geriledi. Elini ışığa doğru tuttu. Ateşe tutsa böylesine canı yanmazdı. Derisi güneşi görünce kabarıyor, kızarıyor ve eriyordu. Elini geri çektiğinde de birkaç saniye sonra hiç yara almamış gibi iyileşiyordu. “İşte bu. Ölmemin yolu bu.” Dedi sesli bir şekilde. Heyecanlanmıştı. Kurtulacaktı. Bu lanetten de bu acıdan da. Öbür taraf var ise o zaman cezası çok ağır olacaktı ama razıydı. Kızının ölümünden sonra bu ona bir hiç gibi gelirdi. Güneşe doğru adım atacakken. Bir ses duydu.
“Yerinde olsam bunu yapmazdım.” Bu ses. Ama imkansızdı. Nasıl olurdu?
Gabriel sesin sahibine doğru döndü. karşısında Thomas vardı. kanını emdiği Thomas, öldürdüğü Thomas, dostu olan Thomas…