Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum ama beklemekten yorulmuştum. Hastaneden çıkmak, bir an önce annemin yanına gitmek istiyordum. Bunu nasıl yapacağımı ise o an hiç bilmiyordum; kapılar polisler tarafından tutuluyordu.
Tam umudumu kesmeye başlamışken, bir adam aniden bağırarak ağlamaya başladı. Sanki içindeki tüm hisler boşalmıştı. Kendini yere atıyor, kontrolsüzce çırpınıyordu. Polislerin dikkati hemen ona yöneldi. Müdahale etmek için yanından ayrıldıklarında, kapıda kısa bir boşluk oluştu.
Fırsatı kaçırmadım. Sessizce, yavaş adımlarla kapıya doğru ilerledim ve hastaneden çıktım. Panik yapmamam, dikkat çekmemem gerekiyordu. Neyse ki o güne kadar sınıfta öğretmenin bile dikkatini çekmiş biri değildim. Varlığım da yokluğum da insanlar için hep aynıydı.
Hastanenin köşesini döner dönmez koşmaya başladım. O kadar hızlıydım ki bir süre sonra bacaklarım beni taşımamaya başladı. Dinlenmek için durduğumda termosumu çıkardım ve sudan birkaç yudum daha aldım. İçmiştim. Yine de hiçbir şey olmamıştı.
Eve varmaya çok az kalmıştı ki sokakta yürüyen iki polisin konuşmasına kulak misafiri oldum.
“Nasıl yani, emin misiniz?” dedi kumral olan.
“Evet, kesinlikle,” diye cevap verdi diğeri. “Adamın evine gittik, o kadar sakindi ki… Suyu içtiğini söyledi, hiçbir şey olmadığını da. Ambulansa bindirdik, patlama alanına geldik. Sisin içinden geçtikten sonra bir şeyler oldu. Durduramadık. Bir anda etrafı yıkmaya başladı, resmen.”
Duyduklarım karşısında donup kalmıştım. Mantıklı bir açıklama bulamıyordum. Ben de sudan içmiştim. Ben de patlama alanındaki sisin içinden geçmiştim. Ama hiçbir şey hissetmiyordum.
Sonra kendi kendime düşündüm. Her bilinmeyen olayda birileri çıkar, abartır, komplo teorileri üretirdi. Belki bu da onlardan biriydi. Üzerinde durmaya gerek yoktu, değil mi?
Meğer varmış.
Kafaya takmak gerekiyormuş.
Dinlemek gerekiyormuş.
Ama bunu o an bilemezdim.
Eve vardığımda derin bir nefes verdim. Kendimi toparladıktan sonra kapıyı çaldım. Annem açar açmaz tüm gücümle ona sarıldım. Sonra geri çekilip dikkatlice yüzüne baktım, bir yarası veya anormallik var mı diye kontrol ettim. Şükürler olsun ki iyiydi. Onu hemen içeri aldım, kapıyı kapattım ve oturma odasına geçtik.
Televizyonu açtım. Haberleri izlemeye başladık. Spiker, halkı sakinleştirmek için seçilmiş kelimelerle konuşuyordu. Suda ya da siste herhangi bir anormallik olmadığını, patlamanın ise basit bir çalışan hatası olduğunu söylüyordu. O an inanmıştım. İçim gerçekten rahatlamıştı.
Annem,
“Yine de tedbir olarak suyu filtreden geçirelim,” dedi.
Hafifçe gülümsedim.
“Belki bir süre hiç içmesen daha iyi olur anne,” dedim. “Meyve sıkarız, idare ederiz.”
Kaşlarını kaldırıp bana baktı.
“İçmesek… sen ve ben,” dedi.
Başımı onaylar gibi salladım. Sudan içtiğimi söylemedim. Onu gereksiz yere telaşlandırmak istemiyordum.
“Biraz alışveriş yapalım,” dedim. “Meyve falan alırız. Belki eski hasattır, sudan etkilenmemiştir.”
Annem kabul etti.
“Sen dinlen,” dedi, “ben gider gelirim.”
Ama izin vermedim. Üstümü hızlıca değiştirdim. Birlikte arabaya bindik ve en yakın marketlerde ne varsa aldık. Özellikle meyve ve sebze.
Market çıkışında, arabaya doğru yürürken yolda bir kedi gördüm. Can çekişiyordu. Annemle göz göze geldik. Hiç düşünmeden yanına gittim ve boynunu kırdım.
Annem çığlık attı.
Ben ise hiçbir şey hissetmedim.
Onu acıdan kurtarmıştım. Bu kadar basitti. Sessizce arabaya bindim.
Şimdi düşünüyorum da, ilk günah tohumlarımı masum bir hayvanın üzerine atmak belki ironikti.
Ama bir o kadar da… edebiydi.
Arabada annem hâlâ yaşadıklarının şokunu atlatamamıştı. Bana bakıyor, bir şey söylememi bekliyor gibiydi. Belki de beklediği bir açıklamaydı. Ama ben konuşmadım. Kendime bile bir neden bulamazken, ona ne söyleyebilirdim ki?
Eve geldiğimizde ikimiz de sessizdik. Annem hiç konuşmuyor, yüzüme bile bakmıyordu. Dayanamayıp yanına gittim ve onu tekrar sıkıca sarıldım. Belki o an bir şeyler duymak istiyordu ama ben yine konuşmadım. Tek istediğim, moralinin düzelmesi ve bu yaşananların hiç olmamış gibi geçip gitmesiydi.
Annem her zamanki gibi beni kucakladı. Sesi yumuşaktı.
“Aslında…” dedi tereddütle, “belki de iyi yaptın. Sadece şaşırdım. Kusura bakma. Sen hayvanları çok severdin ya… Hastanede sinirlerin yıpranmıştır belki.”
Haklıydı. Hayvanları gerçekten severdim.
Yemeğimizi yedikten sonra fazla oyalanmadan odama çıktım. Yatağa girdim. Artık düşünmek istemiyordum. Sadece uyumak istiyordum. Ama gece benim için kolay geçmedi.
Rüyalarımda sis vardı. Su vardı. Kedi vardı.
Kediyi sisin içinden çıkarmaya çalışıyordum ama her seferinde onu kendi ellerimle öldürüyordum. Sonra da cansız bedenini suya atıyordum. Sis hiç dağılmıyordu.
Kan ter içinde uyandım. Kalbim deli gibi atıyordu. Hiç düşünmeden çantama uzandım. Termosu çıkardım. Kalan suyu, neredeyse açgözlü bir şekilde içtim.
Bir damla bile bırakmadım.