Aslında bunu size nasıl anlatacağımı bilmiyorum; çünkü bende olanları hâlâ tamamen kavramış değilim. Bildiğim tek şey, o günden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı.
Olayları başa alırsak, Pazartesi sabahı her zamanki gibi sıradan başlamıştı. Kahvaltımı yaptıktan sonra okula yürümek istedim. İnsanları dalgın dalgın süzerken, aniden duyulan bir patlama sesiyle yere savruldum. Ne olduğunu anlamadan ayağa kalktım ve korkuyla, tamamen bilinçsiz bir şekilde koşmaya başladım. Nereye gittiğimin o an hiçbir önemi yoktu.
İnsanların çığlıkları hâlâ kulaklarımda; tıpkı hiç uyanamadığım bir kabus gibi. Koşarken hava ciğerlerimi yakmaya başlayınca mecburen durdum. Etrafıma baktığımda, benim gibi kaçan, saklanan, yönünü bilmeden hareket eden insanları gördüm. Tam o sırada bir ses duydum.
“Sudan içtin mi?”
Bu soruyu o kadar net hatırlıyorum ki, bazen gerçekten yaşanıp yaşanmadığından bile şüphe ediyorum.
Yanıma yaklaşan adamın yüzü kan içindeydi. Gözleri korkuyla ışıldıyor, bakışları bir yere tutunmaya çalışıyordu. O an korkudan tek kelime edemedim. Adamın dudakları kıpırdıyordu ama sanki bir anda duyma yetimi kaybetmiştim. Ne söylediğini anlayamadım. O yüz, uzun bir süre boyunca her gece kabuslarıma giren baş aktör oldu.
Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Kaos her yeri sarmıştı. İnsanlar, ölüm korkusuyla asıl benliklerini ortaya koymuş gibiydi. Çığlıklar, kontrol edilemeyen kalabalıklar, sinir krizi geçirenler… Hastanenin her köşesinde düzensizlik hâkimdi. Ben ise yatakta doğrulmuş, boş gözlerle etrafı izliyordum. Ne iyi hissediyordum ne kötü. Hiçbir şey hissetmiyordum.
Çantamdan telefonumu çıkardım. Ekranı çatlamıştı ama hâlâ çalışıyordu. Annemin numarasını bulup aradım. Telefon açıldığında, tuttuğumu bile fark etmediğim nefesimi sevinçle geri verdim. Kısa bir konuşma yaptık. İyi olduğumu söyledim, evden çıkmamasını istedim. Bir de… sudan içmemesini.
Tam hastaneden çıkmak üzereyken bir hemşire kolumdan tuttu. Şehirde büyük bir patlama olduğunu, polis şefinin emriyle kimsenin dışarı çıkarılmadığını söyledi. Güvende olmamız gerekiyormuş. Şaşkınlıkla yüzüne baktım ama itiraz edemedim. Sessizce yatağıma geri döndüm ve annemi tekrar arayıp durumu anlattım.
Ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. Hastanenin gürültüsü başımı ağrıtıyor, düşüncelerim birbirine karışıyordu. Susamıştım. Boğazım kuruydu ama sudan içmemek o an için alabileceğim en güvenli karardı.
Derken kapıdan içeri bir sedye girdi. Üzerindeki kişi komşumuzdu. Normalde sakin, sessiz bir adamdı. Şimdi ise bağırıyor, etrafına saldırıyor, sedyeye bağlanan kelepçelere rağmen durdurulamıyordu. Sanki içine başka bir şey girmişti. İnsan olmayan bir şey.
Sedye gözden kaybolana kadar onu izledim. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. O an susuzluk hissi dayanılmaz bir hâl aldı. Artık düşünemiyordum. Çantamdan sabah doldurduğum termosu çıkardım. Kimseye fark ettirmeden kapağını açtım.
Suyun soğukluğu boğazımdan aşağı aktı. Beklediğim gibi bir şey olmadı. Ne başım döndü ne de dünya değişti. Sadece kısa bir rahatlama hissettim. Belki de korkularımız yersizdi, diye düşündüm.
Ne kadar kötü bir karar verdiğimi o an anlayamamıştım.
Ama şimdi sorarsanız…
Pişman mıyım?
Hayır. Pişman olduğumu söyleyemem.