Çocukluğum bir boşluktan ibaretti.
“Her sabah gözlerimi bugün de mi yaşıyorum?” diyerek açardım.
4 yaşında annemi kaybetmiştim.
8 sene babamla yaşamıştım, tabi yaşamak denirse.
12 yaşında babamdan kaçıp peri krallığı soylusu bir ailenin ahırında tam 2 yıl yaşadım. Çoğu gece aç ve susuz uyudum, çoğu gece gözümü kırpmadan sadece durdum.
14 yaşımdan sonra hayatım tam düzene girdi ve mutlu olmaya başladım derken,
16 yaşında hayatım yine bir döngüye girdi. Öl ya da yaşat döngüsü.
18 yaşında doğum günümde, küçük Lavin öldü, geriye sadece Gece kaldı. Ruhtan ibaret olan bir Gece.
Tam 7 yıl boyunca imparatorluk için çalıştım. İmparator, isteklerim karşısında hep bir bedel ödetmişti. Kırbaçlanmam gibi, annemle olan anılarımın silinmesi gibi, her yanından geçtiğim insanın kafasının içinde ki çığlıkları duymam gibi…
Yaşadığı acılarla övünmeyi seven biri değilim fakat kendi kafamın içinde ki sesler yetmezmiş gibi bir de yanımdan geçenlerin seslerini duyuyorum. Her gece odamda ki köşeye geçerek kafamda ki sesleri kulaklarımı kapatarak susturmaya çalışıyordum.
Faniler buna sinir krizi diyor ama bence ruhumun ölüşünün sesi.
3 saat önce krallığa portalla geçiş yapmıştık ve şuan yemek salonunda oturmuş plan yapmaya çalışıyorduk. Normal şartlar da fanilerle iletişime geçmememiz gerekiyordu fakat zorunda kalmıştım. Yanımızda görünmez olarak var olan iblis orada ki altı gencin birinin ruhuna sahip olarak kullanmak istiyordu. -Canlıların düşüncelerini bilmenin faydaları.-
Benim kim olduğumu, nereli olduğumu bilen iblis onların masasına oturmam ile onların kılına zarar gelmesi durumunda onu öldüreceğimin bilincine varıp gitmişti. Fakat orada ki herkesin kafasında ki sesleri duymak bana pekiyi gelmemişti.
Fanileri iblislerden nasıl koruyacağımızı bulmaya çalışıyorduk. Maalesef ki aynı anda farklı yerlerde bulunma gibi özelliklerimiz yoktu. Bu yüzden koruma altına almadığımız faniler zarar görebiliyordu. Topluca, hepsini korumamız gerekiyordu. Bu da biraz zordu.
Çözüm bulamayınca krallık üyeleri yavaş yavaş dağılmaya başladı. Bende ayaklanarak odama doğru ilerledim. Yemek salonundan çıkarken minik eller kolumu tuttu. Arkamı dönüp Güneş olduğunu fark edince istemsizce kasılan vücudum gevşedi. Minik bir tebessümle bakışlarımı gözlerine sabitledim.
“ İki gündür doğru düzgün yemek yemiyorsun, bir şeyler ye artık.” Yine beni düşünüyordu.
Yüzünü ellerimin arasına alarak tonton yanaklarını okşamaya başladım. Yüzüne dokunulmasından nefret ederdi ama ben dokununca bir şey demiyordu. Bana karşı hep anlayışla yaklaşmıştı, ilk günden beri.
“ O zaman yanık platin odama sen yemek söyle, bende yiyeyim olur mu?” heyecanla başını salladı ve yanımdan ayrılarak mutfağa doğru gitti. Kendi hazırlayacaktı, biliyordum. Kendim ya da kardeşim dışında kimsenin elinden yemek yemiyorum, mahkûmiyet zamanlarından alışkanlık oldu. Güvensizlik hissi. Mahkûmiyet zamanı dediğim de 5 ile 12 yaşımın arası.
Hücrede kalarak babamın üstümde uyguladığı deneylere maruz kalıyordum. Sadece ben de değil, benimle birlikte 135 çocuk.
Adımızı kullanmamız yasaktı. Sayılarla kolumuza yazmışlardı. 8636. Kendi hayatımıza acımasız kurallar koyarak onlara göre yaşamamızı istemişlerdi. 15 tane kuralla hayatımı yönetiyordum. Ben babamın kızı olmamıştım hiçbir zaman. Mesela ben hiç babamla da dertleşmemiştim. Annemle de öyle ama annem olmadığı içindi.
Annemden geriye kalan tek anım doğumum ile kendi ölümü arasında ki benimle geçirdiği zamanlarda kulağıma hep ağla diye fısıldayışları. Ağlamayı o öğretmişti bana.
Babam gülümsemeyi unutturmuştu, annem ise ağlamayı öğretmişti.
Odamın kapısının önüne vardığımda elimi dokunmatik ekrandaki tuşlara dokundurarak şifreyi girdim. 1525171. Sayılarla yazılan, kolay ama kimsenin anlamını bilmediği bir şifre.
Sarayın içinde muhafızların bulunması yasaktı. Bu yüzden etrafta kraliyet çalışanları dışında kimse yoktu. Yıllar içinde yaşanan olay nedeniyle kraliyet sarayının içinde muhafızların bulunması yasaktı.
Girdiğim şifre ve yüz tanıma ile odamın kapısı açıldı. Odam büyüktü, her ne kadar bir krallık yönetiyor olsam da zamanımın çoğunu odamda geçiririm. Asıl krallığım odamdı diyebilirim. Kapıdan hemen girildiğinde, çift kişilik üstünde siyah nevresimleri olan bir yatak ve yatağın iki kenarında bulunan lacivert rengi komodinler bulunuyordu. Odamda asla ampul kullanmıyordum. Her yer led ışıklarla döşeliydi. Yatak başlığının arkasında perde led, perdede asılı olan perde led, kapının kemerinde ve yatağın altında şerit led ışık…
Yatağın karşısında bulunan diğer oda kütüphanemdi. İmparatorluk yasalarının olduğu hukuk kitapları, Ansiklopediler, bilim dergileri, şiir kitapları ama çoğunluğu romanla dolu olan kütüphane. Her dilde kitap bulunan kütüphanemde de asla ampul kullanmazdım, yine ledler vardı. Kitap okumak en sevdiğim aktivite, çocukken elimde küçük bir ışıldakla herkesten uzak yerlere çekilerek kitap okurdum. Aydınlıkta değil karanlıkta olurdu genellikle.
Kütüphanenin içinde bulunan küçük hamakta sallanarak kitap okumak hep terapi gibi gelmiştir.
Yatak başlığının sağ tarafındaki odada giyinme odam sol tarafında ki odada çalışma odam vardı. Lacivert, turkuaz ve siyah hâkimdi odamda. 14 yaşında burada kalmaya başladığım için duvar kâğıtlarının bazıları işlemeli. Yatak başlığının arkasında bulunan duvarda ay ve yıldızların olduğu simgeler var. Hatırası olduğu içim odamda ki çoğu şeyi değiştirmemiştim. Duvar kâğıtları buna dâhildi.
Odamdan içeriye girerek kapıyı kapattım ve kilitledim. Sonrasında kendimi yatağa bırakarak tavanı izlemeye başladım. Daha önce ki 2.282 gün olduğu gibi.
(…)
Ben odamda biraz dinlendikten sonra Güneş hazırladığı yemekleri getirip başımda yiyip yemediğimi görmek için nöbet tutmuştu. Ben yemeğimi bitirince oda kendi odasına gideceğini söyleyerek gitmişti. Onun gidişiyle birlikte ben de çoğu kez olduğu gibi tüm yediklerimi kusmuştum. Almıyordu midem. Her yemek yememin sonrasında istifra ederek yediklerimi geri çıkarıyordum.
Artık alışmıştım.
Şu an ise toplantı odasında oturmuş durum güncellemesi yapıyorduk. Saat akşam on bir olmak üzere ve hiçbir kraliyet üyesinin uyumasına izin vermeyerek burada toplanmamız gerektiğine dair bilgilendirme yapmıştım. Çünkü bir saat önce Oxford’un çevresinde bulunan ara sokakta üç adet fani cesedi bulunduğuna dair bilgi verildi ve ben bundan çok geç haberdar oldum.
Üç adet fani cesedi durduk yere öldürülmemişti.
“Ne yapmamız gerektiğine dair bir planımız yok mu? Biriniz anlatacak mı artık” odada ki tüm bakışlar soruya soran prense döndü. Haklı olarak, neden gecenin bu saatinde uyumak yerine burada olduğunu düşünüyor olması normaldi.
“Neden plan bekliyorsunuz lordum? Bu sadece bizim görevimiz mi, hayır. Sizde bu görevin içerisindesiniz, sizin de fikir üretmeniz gerek. Eğer burada bulunmak istemiyorsanız üst mertebe üyelerine iletip görevden ayrılarak süslü bir hayat yaşayabilirsiniz. Lütfen hazıra konmayın prensim.” Larin güzel çakmıştı. Ne yazık ki burada çoğu soyludan haz etmeyen bir Larin olunca işler bazen ters işleyebiliyor, sivri sözleri yüzünden şimdiye kadar 55 çalışan işten ayrıldı.
“Yine de bizi gecenin bu saatinde buraya toplanmamızı isteyen kraliçemizin bir planı olduğunu düşünüyorum. Haksız mıyım sevgili kraliçem?” sorusunun altında yatan alayı anlamak zor değildi.
“ Haklısınız lordum, ancak tüm sorunların çözümünü kraliçeden beklemek yinede yanlış bir düşünce.” Verdiğim kısa cevap bana nefretle bakmasına neden olmuştu. Taht sahibi olmam çoğu soyluyu rahatsız ediyordu. İmparatorluk karşıtı bir kansız melezin taht sahibi olması herkesin benden nefret etmesine sebep oluyordu. “Buraya sizlerin bir saat önce gerçekleşen cinayetlerle ilgili düşüncelerini almak için çağırdım.”
Uzun mor saçları olan prenses konuya dâhil oldu, “ Haklısınız kraliçem, iblisleri artık gerçekten durdurmamız gerektiğini düşünüyorum. Hüküm sürebilmek için masum canların öldürülmesine artık bir çözüm bulmalıyız.”
“Ben diğer krallıklarda bulunan avcılara çağrı da bulunarak birlikte hareket etmemiz taraftarıyım.” Diyerek kendi düşüncemi belirttim.
“ Mantıklı, bu şekilde daha fazla olur ve işbirliği içinde olursak daha güçlü oluruz.”diyerek bana destek çıkan Batın’a saygıyla baş selamı verdim. Bu sırada bulunduğumuz odanın kapısı tıklatıldı.
“Girebilirsin.” Sesimi duyan elçi içeriye girdi ve kapıyı kapattı ve bize doğru dönerek soyluların karşısında saygıyla reverans yaptı.
İmparatorluğun elçisi asla benim önümde saygıyla eğilmezdi. Özellikle son yaptığım şeyden sonra imkânsızdı.
“Saygıdeğer prenslerim ve prenseslerim,” kraliçem dememişti. “İmparatorluğun kraliçeye ve sizlere bir mesajı var. İzninizle duyurmak isterim.” Benden değil halkımdan izin istiyordu.
“Elçi!” gür bir sesle seslenişime önce irkildi daha sonra yavaşça gözlerini gözlerime dikti. “Tabi ki mesajı iletebilirsin ancak mesaj madem ben ve halkıma konuşurken benimle de göz teması kurarsan sevinirim.” Hafifçe tebessüm ettim ve konuşmasını meraklı baktığını düşündüğüm gözlerle beklemeye başladım.
“Haklısınız, lütfen bağışlayın.” Bu kadar insanın arasında daha fazla küçük düşürülmemek için hemen saygı çerçevesine geçmişti. Yazık, gerçekten bir kuklaydı.
“İmparatorluk sizinle kısa zamanda bir görüşme hazırlamak istiyor. En son gerçekleşen olay nedeni ile siz ve ekibinize ceza verileceğini de bilgilendirmek isterim.”
Bunu hepimiz bekliyorduk zaten. Yaptığımız kural dışı olduğu için aslında idam kararı bile çıkabilirdi. Ancak imparatorun işine yaradığım için beni öldüremezdi. Beni öldüremediği için ekibimden kimsenin kılına zarar veremezdi. Bir defa daha değer verdiğim birinin kılına zarar gelirse Aurora diyarını ateşler içerinde bırakacağımı onlara çok iyi bir örnekle göstermiştim.
“ Yarın sabah imparatorluğa geleceğimi bildirirsin. Ayrıca ekibimden kimseye ceza kesilmeyecek. Onların planımdan haberleri yoktu. Onlara verilecek cezayı da ben üstleniyorum.”
“Fa-“ sözünü hızla kestim., “Çıkabilirsin elçi.”
Elçi dışarı çıktığı etrafa derin bir sessizlik yayıldı. Sessizliği bölen kişi ben oldum, “Marsel yarın krallılara avcılar ile toplantı yapmak istediğimizi bilgilendirirsen çok mutlu olurum.” Marsel başıyla onayladı. “Bugünlük bu kadar odalarınıza geçebilirsiniz. İyi istirahatlar.” Herkes reverans yaparak odadan ayrıldıktan sonra geriye sadece ben, Güneş, Larin, Marsel, Mehlika, Alpay, Batın ve Serein kalmıştık. Ekibin geri kalanı fani dünyasında diğer insanları koruyordu. Biz bir ekiptik, her ne kadar bunun için zorlansak da ekiptik. Şimdi ise canımızdan bile vazgeçebileceğimiz bir aileydik. Güneş böyle diyordu.
“ Gece, bunu yapmana gerek yoktu. Canını yakacaklar. Kendi hayatını da önemse, senin de bir canın var.” Bana kızan kişi Marsel’di. Kendi canımı pazarda bulmuşum gibi davranmamdan nefret ediyordu ve bu durumlarda bunu yüzüme vurmaktan asla çekilmezdi.
“Bir şey olmayacak Marsel. Her seferinde kızıyorsun sonra hiçbir şey olmadan geri dönüyorum.” Kafamı omzuma doğru eğerek tebessüm ettim. Bu hepsinin biraz yumuşamasına neden olurdu.
Yalan. Her seferinde yara alıyoruz ve sen bunu herkesten gizliyorsun Lavin. Vücudumuz çürüklerle dolu ama bunu herkesten saklıyorsun. Yalancısın. Sadece yalancı.
Biliyorum iç ses, hatırlattığın için sağ ol. Övünmek gibi olmasın iç sesimle çok iyi anlaşırız.
Batın yerinde huzursuzca kıpırdandı ve sakin bir tonda, “Planın ne? Umarım kendini öldürtmek değildir. İmparatorluk şuan çok sinirlidir ve eminim ki sen onlarla baya bir alay edeceksin. Uslu dur Gece, en azından büyük patlamaya kadar rahat dur.” Dedi. Beni biraz olsun tanıyanlardan biri de Batın’dı.
“Söz veremem. Ama denerim. Ben odama gidiyorum, malum yarın imparator ile görüşeceğim. Gidip elbise seçeyim iyi geceler hepinize.”
Serein gitmeden önce beni durdu ve konuştu, “Yarın okula tekrar gidecek miyiz?”
“Ben belki gelmeyebilirim ama siz gidersiniz.” Deyip toplantı odasından çıktım ve odamın yolunu tuttum. Kafamdaki ağır taç başımı ağrıtmaya başlamıştı. Hüküm için taç takmam zorunluydu. Saçma imparatorluk kurallarından biri daha.
Odama geldiğimde kapıya şifreyi girerek açtım ve içeriye girdim. Direk giyinme odasına girerek üstüme simsiyah olan, üzerinde herhangi bir desen ya da işleme olamayan tulumu giydim. Saçlarımı tepede atkuyruğu yaparak spor ayakkabılarımı da giydikten sonra yatak odasına geri dönerek elime kalem gibi olan ama aslında tılsım olan kalın çubuğu aldım. Üzerinde ay işlemesi olan kalın dörtgen şeklindeki tılsım portal açmaya yarıyordu. Gitmek istediğiniz yeri aklınızdan geçirerek ve sihir güçlerinizi kullanarak portalı açabiliyor ve zamanlar arası yolculuk yapabiliyordunuz.
Portalı açtım, zamanlar ve boyutlar arası yolculuk yaparak fani dünyasına geldim.
(…)
Süslenmekten nefret ediyorum. Diğerlerinin gözlerine güzel gözükerek eleştiri almamak için giriştiğimiz her güzellik çabası asıl kendimizden uzaklaştırıyor. Mesela uzun saçın ona yakışmadığını söyledikleri için saçlarını kestirenler hayatlarının hatasını yapıyorlar bence.
Ben, saçın kesilirken ruhunda saçın gidişiyle birlikte çığlık attığına inanıyorum. Saçlarımız geçmişimizdir, ruhumuz ise gelecek. Birinin gidişiyle ikisi birlikte gidebilir. Sonrasında, her şey için çok geç olduğunda, ruhunun sana küstüğünü fark edersin. Geçmişi olmayanın geleceği olmaz, olamaz.
Şuan üstümde olan derin göğüs dekolteli ve bacaklarımın her iki yanında yırtmaç bulunan siyah uzun elbise sadece ve sadece eleştiri alamamak için giydiğim bir maskeydi. Yüzümde ki çilleri ve gözaltlarımı kapatmak için yaptığım makyaj yüzüme yapılan işkenceden ibaretti. Gerçek Gece’yi yansıtan tek şey saçlarımdı. Toplamamış salmıştım. Belimi geçen siyah saçlarım ve koyu tondaki göz makyajım ile kimsenin görmediği, ışıksız bir gecedeki gölge gibi hissetmemi sağlıyordu.
Gece hiç uyumamıştım ve şuan imparatorluğa gitmek için son hazırlıklarımı yapıyordum. Baldırımda bulunan kemere her ihtimale karşı hançerimi yerleştirdim. Girişte üzerimizde bulunan silahların hepsini teslim ediyorduk ancak bazen üzerimizi arayabiliyorlardı bu yüzden açık bir elbise seçerek vücuduma her hangi bir silah yerleştiremem izlenimi vermek istemiştim. Ancak 1 metre 82 santim olan vücuduma her şekilde silah yerleştirebilirim.
Ellerime saten siyah eldivenleri geçirerek odamdan çıktım. Zarif olmam gerekliydi, cinayet işlemekte bir sanattı sonuçta.
Geçidi açtıktan sonra adımımı atarak portala girdim. Zamanda yolculuk yapmak faniler için ölüm tehlikesi yaratırken bizler için çocuk oyuncağıydı, sıra dışı canlı olmanın faydaları da denebilirdi tabii.
Varış noktasına ulaştığımda portal kapandı ve koca imparatorluk sarayı ile karşı karşıya kaldım. Görkemli bina kırmızı tuğlalar ile laplı, kırmızı gözükmesinin sebebi ise kan. Ölenlerin vücudunda kalan kanlar. Halka ibret için yapılıyor olsa da her gördüğümde kusma isteğimi bastıramıyordum. Sadece imparatorluk karşıtı olanların kanları vardı.
Dışarıdan kan olduğunu bilmeyen biri için inanılmaz gösterişli olsa da gerçek hayal kırıklığından başka bir şey değildi. Krallık yasalarına karşı gelenlerin kanları, aslında şimdiye kadar benim de kanımın orada olması gerekliydi.
Onlarca hatta yüzlerce güvenlik aşamasından geçtikten sonra sonunda görüşme odasına gelebilmiştim. Şuan ise sorgu odasını andıran bir odada sandalyede oturuyordum. Konuşmayı ya imparator ile ya da onun seçtiği biri ile yapacaktım. Katılım sağlamak zorunda olmayınca, kendisi yerine onun yerine seçtiği kişiyi gönderirdi.
Bulunduğum odanın kapısı açılınca oturduğum yerde dikleştim. Doğru düşünmüştüm, yerine başkasını göndermişti. Yerimden kıpırdamadım. Normalde reverans yapmam gerekirdi ancak karşımda ki sadece dük’tü. Bense bir kraliçeydim.
“Saygılar efendim.” Diyerek reverans yaptı ve kafasını kaldırarak beklentiyle bana baktı. “saygı göstermek adına siz reverans yapmıyor musunuz? Sonuçta karşınızda saygın bir dük duruyor.”
“Dünkü dük. Bugün düdük.” diyerek kahkaha attım ve ayağa kalktım. “muhafızlar!” seslenmem ile kapı açıldı ve muhafızlardan biri bana ne istiyorsun bakışı attı. “bana kırmızı şarap getir.” anlamayan bakışlara atınca “ duydun işte şarap istiyorum.” Diyerek tersledim. Muhafız azar işitmemek için bana içinden söverek çıktı. İmparatorluk karşıtı olunca muhafızlar dâhil her imparatorluk kölesi benden nefret etmeye başlamıştı. Ama bananeydi.
“Konumuza dönelim. Ne istiyorsun?” manyak olduğumu düşünüyordu. Yazık.
“Ne mi istiyorum? Bir düşeniyim, aslında çok fazla ancak şimdilik şu saçma ceza sorununu halletsek yeterli sanırım. Cezalar sadece bana kesilecek ekibime değil.” Bunu onlara borçluydum.
“Bunu kabul edemeyiz, sonuçta onlar da görevdeydiler ve seninle aynı suçu işlediler. İbret için ve bir daha tekrarlanmaması için yapılmak zorunda.” Diyerek imparatorluk kölesi olduğunu teyit geçmiş oldu. Benim gözümde şuan tamamen hiçti.
“Edeceksiniz. Özellikle yarın ona yaklaşan iblisten sonra bunu yapmak zorundasınız.”
“Böyle bir zorunluluğumuz yok, ona bakarsak sende kuralları çiğneyerek imparatorluğa iki ceset gönderdin, bu da bir suç.”
Rahat bir tavır takındım, “ Kanıt göster, benim ya da ekibimin yaptığına dair kanıtınız var mı? Belki yanlarında ki muhafızlar yaptı. Üstlerini aradınız mı yana cesetlerin üzerinde DNA’mızı buldunuz mu?” kafamı iki yana salladım. “Hayır.” Gerilmişti, haklı olduğumu biliyordu. Ancak içten içe ne saçmalıyor bu dediği için hata yapacaktı.
Kulağında ki kulaklığa dokundu ve konuştu, “ Dün görev yapan muhafızları çağırın, hemen!” gaza getirmiştim, hırslanmıştı. Haksız çıkacağını bilmeden hareket ediyordu.
Bize kesilen suç, iznimiz olmadan görevi üstlenmeye kalkışmamızdı. Sahte rapor yazmıştım ve ekiptekilere sunarak sanki bu görev bize verilmiş gibi göstermiştim. Suç aslında sadece benimdi ama bunu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Bunu yapmazsam mahkûmu alarak kendi adamları yapacaklardı, öldürmeyeceklerdi. Onu kullanarak çocukları kaçıracak, denek olarak kullanacaklardı. Belki daha fazla şey yapacaklardı. Bunu yapmaları demek diyarın sonu demekti.
Kapı tekrar açıldı ve dün görev alan muhafızlar girdi. Ve bir de benim şarabım. Kadehe şarabı doldurarak büyük yudumlar aldım ve sandalyeye daha da yaslandım. Keyfim yerindeydi. Şimdilik.
“Dün görevden sonra ne yaptınız?” yanlış hareket ediyordu, doğru söyleyeceklerine nasıl bu kadar emin olduklarını anlamıyorum.
“ Nöbetteydik efendim. Saraydan çıkmadık.” Doğru söylüyordu, yani içsesi. “Nöbette canımız çıktı, neyini soruyorsun?” Diyordu içsesi.
“Üstünüzü değiştirdiniz mi?”
“Hayır efendim. Zamanımız olmadı. Kasanın koruma altına alınması gerektiği söylendi. Bizde hemen göreve geçmek zorunda kaldık. Vardiya değişim saati yeni geldi.” Yine doğru söylüyordu. Garip bir şekilde. “leş gibi kokuyorum sizin yüzünüzden” diyordu bu sefer içsesi.
“çıkartın üstünüzü. Hemen!” muhafızlar önce tereddütle birbirlerine baktılar ardından üzerlerinde bulunan zırhları çıkartılar ve üzerlerinde bulunan kurşungeçirmez kıyafetlerle kaldılar. Dük olduğunu iddia eden düdük, üzerlerini aramaya başladı, ben ise dördüncü kadehimi içiyordum. Kolay kolay sarhoş olmazdım. Zaten şuan acıya dayanmak için içiyordum.
Yedi muhafızdan altısının üstü temiz çıkmıştı. Sonuncu muhafıza gelince gerginlikle nefes aldı dük. Ellerini yavaşça muhafızın kollarında gezdirdi.
“Üstleri temiz çıkarsa DNA raporu da isterim yalnız.” Diyerek daha da gıcık ettim. Omzunun üstünden bana ters bakışlar atarken elleri muhafızın ceplerindeydi. Ceplerin içini yoklarken birden kaşları çatıldı ellerini ceplerden çıkardı. Ellerinde iki tane içi boş şırınga vardı, daha önce içinin dolu olduğu birkaç damla ile ortadaydı. Keyifle sırıtarak şarabımı kafama diktim.
Ben koymuştum şırıngaları ama fark etmemişti, salak. Muhafız arkadaşını yerden kaldırmaya çalışırken koymuştum, hissetmemişti. Üstünde ki parmak izlerine baksalar da benim parmak izimi bulamazlar. Parmak izim yok çünkü.
“Bu ne lan?” diyerek muhafızın yüzüne yumruk attı dük olan düdük. “ sen ne zamandan beri imparatorluğa ihanet ediyorsun piç?” bir yumruk daha. “yeminini mi çiğnedin? Geri zekalı!” bir yumruk daha. “ ne yapayım ben şimdi seni ha?” bir yumruk daha attı. Adamın yüzü artık püre olmuştu. “idam edileceksin. Duydun mu beni! Aç gözlerini ölme aç”
“yazık oldu. Gençti daha” mırıldanışıma, bana dehşetle bakan muhafızların bakışı da eklenince kahkaha attım.
Kural 11: yem olma, tuzak ol.
Sağlam bir tuzak oldum, bir suçlu daha gitti. Bu muhafız imparatorun herkesten gizlediği kuzeniydi. Ve işin iğrenç yanı her gece köy halkının dul kadınlarına izinsiz dokunuyordu. Halkım şikâyette bulununca haberim olmuştu. Kuzeni olduğunu çok sonradan öğrenmiştim tabi. Kendini zeki sanan arkadaş şikâyet edileceğini hiç düşünmemiş olacak ki şuan bu durumdaydı.
İmparator, kuzenini de sağlam bir taht için öldürmek zorunda kalacaktı. Onlar benim ekibime vurmaya çalışmışlardı ama ben daha sağlam vurmuştum. Yazık.
“ceza sadece bana kesilecek ekibim hiçbir şekilde zarar görmeyecek.” Ayağa kalktım ve dükün yanına giderek kolundan tutup kendime çevirdim. “Siz sözünüzde durmadınız. Ben orda olmasaydım eğer o ölecekti. İblis dibine kadar girmişti. Korumayı artıracaksınız. Duydun mu beni?”
“Haberimiz yoktu. Olsaydı önlem alırdık.”
“ Cinayeti bizim işlediğimizi düşünerek bize ceza kesmek aklınıza geliyorsa bunu da düşünün.” Yüzüne yaklaştım. “ her adımımı takip ediyorsunuz bunu biliyorum. Benden önce onun canı dedim, yanına ölen bir ruh bile yaklaşmayacak dedim.” Bacağımda ki hançeri çıkartarak bacağına sapladım. “Bu son uyarım.” Hançeri daha derine saplayarak çevirdim. Bu hamlem bacağındaki bağların kopmasına ve kemiklerin kırılmasına sebep olmuştu. Artık sol bacağı felç olacaktı. Bana bu kadar boş konuşmasının cezasıydı. Ve canım azıcık aksiyon istemişti yani.
Acı içinde çığlık atan düdüğe acıyarak baktım ve geri çekilerek hançeri yaşayan muhafızlardan birinin eline tutuşturdum ve muhafıza göz kırptım.
Muhafız telaşla elinde duran hançere baktı. Gözleri duvarları aradı, kamera var mı diye. Kamerayı gördü ancak kırık olduğunu görünce titrek bir nefes aldı. Kamerayı da az önce şarap şişesinin atarak ben kırmıştım.
Kapı hızla açıldı ve içeriye elçi girdi. Ardından içeriye giren birkaç muhafız, yerde baygın yatan muhafızı, hançerlenmiş olan dük’ü ve hançeri tutan bir diğer muhafızı görünce şokla bana baktılar. Ben ise sandalyede oturmuş ağzımı şok içinde kapatmış yerde yatan dük’e bakıyordum. Yine rol yapıyordum.
“Ne oldu lan burada?” diyerek içeriye dalan elçi beni görünce sertçe yutkundu. Azıcık beyni olan bunların hepsini benim yaptığımı anlardı ancak delil olmadığı için susmak zorunda kalırlardı. J
“Çok ayıp, elçi. Lan falan, kibarlık nerede?” alayla sırıttım. “Senden asla beklemezdim.”
“Kraliçeyi çıkartın, aşağı mahzenlere götürün. Cezasını çekmeyi çok istiyordu çeksin bakalım.” Elçi kendince hıncını alıyordu. Ancak vücudu kırbaca alışan biri olarak bu bana ceza olarak gelmiyordu artık. Bu cezayı almazsam arkadaşlarımı rahat bırakmayacaklardı, bunu bildiğim için sesimi çıkartmıyordum.
“Şarabınız tadını beğendim. Bana bunlardan birkaç koli saraya yollar mısınız?” nezaketen sormam bana sorgu dolu bakışlar atılmasına neden olsa da çok fazla sorgulamadılar. Saygın bir kraliçeydim sonuçta.
“Hainlerin ortaya çıkmasına yardımcı olduğunuz için ödül olarak yollarız efendim.” Yazık, tek hain bendim oysaki.
Şarap, imparatorluk binasına özel şarap olduğu için başka bir yerde satılmıyor, özel yapılıyor. Şimdi bana bu şarapları vererek hata yapmışlardı. Ben bu şarapların içine zehir koyarsam ve bu binaya geri soksam, imparator ya da elçi içerek ölse kimse benden şüphe etmezdi.
Bunlar harbi mal Lavin.
Mal değiller, şuan üç tane adamın hain olduğunu(!) benim sayemde öğrendikleri için guruları incindi. Bu yüzden mantıklı düşünemiyorlar sadece o kadar.
Muhafızlardan ikisi kollarıma girerek beni odadan çıkarttılar. Koridorun sonunda olan hapishane hücresine benzeyen asansöre binerek mahzene inmeye başladık. Muhafızlar kaskatı bir şekilde arkamda duruyorlardı, içlerinden onlara bir şey yapmamamı diliyorlardı. Dilek perisi değilim ama bu dileğiniz kabul edildi. Mahzene geldiğimizde kapı sertçe açıldı. Mahzen yerin 8 kat altındaydı.
Bundan sonra muhafızlar bana zor kullanmak zorundaydılar çünkü burada, içinde suçluların olduğu mahzenler vardı. Ve önlerinden geçerek kırbaç alanına gideceğimiz için gösterme amaçlı zor kullanmak zorundaydılar. Eğer ben elimi kolumu sallayarak girersem suçlulara ibret olmazdı. Ve kendilerini küçük görürlerdi. Bu da ayaklanma başlatırdı. 1.956’ıncı kırbacımı yiyeceğim için kuralları ezbere biliyordum.
Muhafızlar zorla kollarımı tuttular ve beni sürüklemeye başladılar. Sertçe beni ittiren muhafıza ters bir bakış atınca biraz daha nazik davranmaya başladı. Muhafızlar kendine zorluk çıkarmayanı isterdi. Bende öyle yapardım, hep.
Mahzenlerin içinde ölümlerine az kalan, idam günleri yaklaşanlar mahkûmlar vardı. Bana ‘beni kurtar’ bakışları atanlar ve ‘ölmelisin’ bakıları atanlar da vardı. Bu bakışlara alışalı 7 yıl oluyordu.
Sonunda kırbaç alanına gelince beni buraya getiren muhafızlar kenara geçtiler ve yerine kırbaçlayacak olan muhafızlar geldi, biri esmer diğeri sarışındı. Bunlar gerçekten zor kullanacaklardı. Beni sertçe ittirerek zincir takacakları yere ittirdiler. Çelme takarak dizlerimin üstüne sertçe çökmemi sağlayan muhafıza sert bakışlar atınca bana sırıttı. El ve ayak bileklerime kırbaç taktılar. İblis kanı taşıyordum, şekil değiştirebiliyordum. Bu gerekliydi bu yüzden. Vücuduma zincir takarlarken sesimi hiçbir şekilde çıkartmadım.
Esmer olan muhafız eline kırbacı aldı ve arkama geçti. Sarışın olan muhafız sertçe elbisemin sırtını yırttı. Bu sırtımın yara olması ve canımı daha çok acıması içindi.
İçimden yavaşça saymaya başladım,
1, 2, 3, 4, 5, kırbacı sertçe sırtıma vurdular. Sırtımda şiddetli bir ağrı oldu ancak ne çığlık attım ne de inledim. Dümdüz karşıya baktım. 6, 7, 8, 9, ikinci kez kırbaçla sırtıma vurduklarında yine sesim çıkmadı.
Tam kırk kere kırbaç yemiştim. Sekiz kişinin her birine beş kere vurulurdu. Toplam kırk kırbaç ederdi ve hepsini bana vurmuşlardı. Sesimi çıkarmamıştım. Söz vermiştim. Önemli birine verilen bir sözdü. Tutmak zorundaydım.
Çığlık atmak yasaktı. Atmamıştım, 7 yılın hiçbir günü.
Kural 2: çığlık atmak yasak.
Kırbaç yedikten sonra kan kusarak portalla odama geri gelmiştim. Kendimi banyoya attım ve kusmaya devam ettim, kendimi biraz daha iyi hissedince kafamı kaldırdım. Sesler gitmesin diye telefonumu odamdaki hoparlöre bağlayarak rastgele bir şarkı açtım. Sesini sonuna kadar açmıştım ki tekrar gelen öğürme hissiyle klozete yine kan kustum. Ciğerlerim parçalanmıştı. Yaşıyor olmamın sebebi normal bir canlı olmamamdı. Ciğerlerimin parçalanması beni öldürmezdi.
Kusma işlemim bitince kendimi zorlukla küvetin içine attım. Suyu zorlukla açtım ve kafamı küvetin kenarına yasladım. Sırtım paramparça olmuştu kesin. Acı vardı ama yoktu. Hissetmemek zorundaydım. Küvetin içi suyla dolunca kafamı dolan suya gömdüm. Nefes alamıyordum şuan ama önemli değildi.
Dışarıdaki sesleri az çok duyuyordum. İyi olup olmadığımı soruyorlardı, Sesi kısmamı söyleyenler vardı.
Hâlbuki bilmiyorlardı ki müziğin sesini kısarsam yüreğimin çığlıklarını duyarım…
