İçeriğe geç

ilk dolunay

Bölüm 2 · 23 dk okuma

ilk dolunay

Bölüm 2

yanlış soru, yanlış cevap

-GÜNÜMÜZ- 17.02.2036

“Zeus, göklerin kralı… Bulunan yunan tanrılarının en yücesi(!) bugün yağdığına sevindiğimiz yağmurun yağmasının sebebi, korktuğumuz şimşeğin kaynağı. Dünya bir yalandan ibaret. İyilerin varlığı bile yalan. Herkesin farklı inançları var. Kimisi yunan tanrılarına, kimisi kiliseye, kimisi Tanrı’ya inanıyor… Daha bizleri kimin yarattığı konusunda emin olamazken birde yaşam mücadelesi veriyoruz. Ne acı. Yaratan bence bizleri unuttu. Biz tanrının unutulmuş çocuklarıyız, bu kadar cevapsız düşüncelerin cevabını öğrenmek zor. Sorularımın cevabını sizler gibi bende ölünce öğreneceğim. Doğmak isteyip istemediğimiz bize sorulmadı. Keşke sorulsaydı, o zaman kesinlikle istemiyorum derdim. Şuan yaşadığım dünyada oturup ölümümü bekleyeceğime, hiç doğmamak daha iyi bir seçenekti. Yaşam yalan, Dünya yalan. Biz sadece birer kuklayız, sadece…”

Okuduğum faniye ait bir günlüktü. İntihar eden bir faninin. Zeki bir fani olmalıymış ki kukla olduğunun farkında. Yaratılış sebebinin amacını geçtiğimiz günlerde öğrendiği için intihar etti. PDF olarak okuduğum yazıyı telefonumdan sildim. Adı üstünde günlük. Gizli olmalı, fakat bana okumam için izin vermişti.

“Evimde, bilgisayarımda bir günlük var sadece senin okumanın istiyorum Gece. Sadece sen. İyi olan tanıdığım bir tek sen varsın. Kendine iyi bak…”

Sabah telefonuma konum ile birlikte böyle bir mesaj gelmişti. İşin garip yanı faniyi tanımıyorum. Evine gittiğimde kendini asmış, ölen bir ceset ve yanında da bir bez bebek bulmuştum, üstünde iblis salyası olan bir bez bebek…

Bez bebek doğamamış olan kızına aitmiş, sonradan öğrendim.

Her sabah görev yerim olan bu okula gelirken müzik dinlerdim. Şuan olduğu gibi. Her fani dilinde şarkı dinlerdim ama Türkçeyi kendime biraz daha yakın hissediyorum.

Sen yokken ne gece ne de gündüz,

Ne ay var ne tek bir yıldız,

Her yer karanlık ve ıssız, göremiyorum.

Beni anlatan, hayatımı anlatan şarkılar dinlemeyi seviyorum, iyi hissettiriyor. Sanki beni anlamayan onca kişinin arasında şarkılar benimle ayı dili konuşarak beni anlıyor gibiydi. Dersliklerin bulunduğu alana geldiğimde gözlerim etrafı inceledi. Sakin bir gündü, etrafta bulunan faniler gayet iyi gözüküyorlardı. Tehlike buraya daha gelmemişti.

Tut elimi, buradan gidelim.

Olmaz demeden dinle beni bi’.

Rüzgârım söndü, dindi ateşim,

Ah bebeğim, ben hala deliyim.

Kulağımdaki airpordsları çıkarıp şarj kabına koyarak etraftaki seslere odaklanmaya çalıştım. İlerideki bankta oturan kızlar proje ödevleri hakkında ufak bir tartışmaya girmişlerdi, çöp konteynırının arkasında bir çift öpüşüyordu, merdivenlerin başında oturan erkekler şişe çevirme oynuyorlardı. Bunun dışında herkes kendi işine bakıyordu. Yavaş adımlarla merdivenlere ilerledim, merdiven korkuluklarının yanında oyun oynayanları izliyormuş gibi duran ama aslında etrafa göz kulak olan görev arkadaşım Marsel ile göz göze geldik, bana problem olmadığını belirtircesine göz kırptı. Bende hafifçe gülümseyerek karşılık verip merdivenleri tırmandım. Oxford fazla büyük bir üniversiteydi. Her ne kadar beynim fanilere göre farklı çalışıyor olsa da girmek pek kolay olmamıştı ne yazık ki. Her hangi bir sorun çıkma riskine karşı sınava girerek adımı kayıt ettirmiştim, normal bir fani gibi.

Psikoloji bölümü, 3. Sınıf öğrencisiyim. 24 yaşındayım. 1 sene üniversiteyi dondurmak zorunda kalmıştım. Adım Gece Larossa. Normalde Gece Lavin Larossa. Ama son 7 yıldır Gece Larossa. Anlamını karanlıktaki beyaz ölüm olarak nitelendiriyordu annem. Lavin beyaz ölüm demekti. Zifiri karanlığın ortasındaki tek aydınlık, Yani ay. Gecenin ayı, bana göre aysız bir kara deliktim. Bunlar beni tanıyan herkesin bildiği şeyler. Aslında kim olduğumu sizde merak ediyorsunuzdur.

Karanlık bir kraliçe, ya da aydınlığını bulmaya çalışan bir Gece de diyebilirsiniz.

Yaşadığımız yer aslında çok uzak bir yer değil, fanilerin yaşadığı dünyanın hemen iç çekirdeğinde. Yaşadığımız diyorum çünkü sadece ben değilim, koca bir Aurora diyarı.

Normal biri değilim, sizler için insan değilim. Tek bir canlı değil yüzlerce canlıyım(!)

Meleğim

Şeytanım

Vampirim

İblisim

periyim

(…)

Ama en önemlisi küçük bir kızım. Kanatları olmayan ama uçuruma âşık olan, küçük bir kız…

Aşağı dünya cemiyeti bana “kraliçe Larossa” der, peri krallığının 3 yıldır kraliçesiyim. Maalesef.

Dersimin bulunduğu sınıfa geldiğimde içeri doğru adım atmamla kafama turuncu bir kalemin çarpması bir oldu. Kafamı sakince kaldırıp kimin attığını anlamaya çalışırken gözlerim Matteo ile buluşunca ürkek bakışlarından onun attığını anlamak zor olmadı.

“Lo siento” verdiği İspanyolca cevaba kaşlarımı çattım. Fanileri daha iyi tanıyıp her birini tanımak ve anlamak için onlara dair nerdeyse her şeyi biliyorduk. Konuştuğu dili de biliyordum, dediğini anlamıştım ama anlamamış gibi yaptım.

“ özür dilerim, Alex’e atmak istemiştim ama o kaçınca içeri giren sana çarptı.” Bu sefer İspanyol aksanıyla İngilizce yaptığı açıklamaya baş sallamakla yetindim. Sıralara doğru ilerledim, Sıralara şöyle bir göz geçirirken aynı bölümü olduğum ve aynı zamanda aynı görev için burada olan arkadaşım Larin’i görünce onun yanına doğru ilerledim.

Yanındaki boş sıraya oturur oturmaz bakışlarını bana çevirdi ve gülümsedi. Meraklı bakışlar atarken bedenini bana doğru çevirdi. Bir şey soracaktı ama yerinde kıvranıyordu, başımı konuşması için salladığımda her zaman olduğu gibi dayanamadı ve konuya atladı;

“kraliçem, bakıyorum bugün de yüzünüzden düşen bin parça. Yani bu kadar negatiflikle nasıl hala hayattasın anlamıyorum. Yani evet güçlü bir kişiliğe sahipsin ama sadece somurtuyorsun, delirmemen hala mucize. Buzdan görüntünün ardında, sıcak ama korkak, küçük bir kız var bundan eminim. Ama seni tanımayanlar senden korkuyor. Dehşet seksisin ay parçam, bu konuda sana bayılıyorum. Senin yaşadıklarının virgülünü faniler yaşasa ya delirirler ya da intihar ederler. Gerçi evren senin intiharlarına cevapsız kalıyordu doğru. Nasıl bu kadar şeyin üstesinden geliyorsun, somurtarak dersen hak veririm.”derin bir nefes aldı ve turkuaz rengi gözlerini konuşmam için bana kilitledi.

Larin çok güzel bir kızdı. Omuzlarının hizasını biraz geçen açık kumral saçlarını hafif dalgalandırmıştı. Yüzü küçük ama kemikliydi, bu ona hem tatlılık hem de ciddilik katıyordu. Büyük turkuaz gözleri ona çok yakışıyordu. Dolgun pembe dudaklarına parlatıcı sürmüştü, yüzüne hafif makyaj yapmıştı ama yine de yüzündeki çilleri gizleyememişti.

Gerçek anlamda bir su prensesiydi, isminin anlamı su perisi olan Larin peri krallığının soylusu olup aynı zaman da benim gibi melez kanı taşıyordu. Benimle arasındaki fark 23 yaşında olması ve sadece melek ve peri kanı taşıyor olması.

Onu kız kardeşim gibi seviyordum, her ne kadar çok konuşuyor olsa da çok iyi kalpli bir melezdi.

Annesini 16 yaşında kaybetmiş. O günden beri kendi kendini koruyup büyütüyormuş. 18 yaşına geldiğinde krallık tarafından evlat edilenerek prenses olarak büyütülmüş.

Ancak kraliçe olan manevi annesi Larin’in üzerinde bir takım deneyler yaparak çift kana sahip olmasına sebep olmuş. Benim kraliçe seçilmemde ki en büyük yardımcı Larin olmuştu, manevi ailesini öldürerek ona yaşatılan intikamı almıştı. Bende tahtın sahibi olmam ile birlikte Larin’in işlediği cinayeti örtbas etmiştim. Yaptığımız bu anlaşma ile birlikte yakın arkadaşlar olmuştuk.

Onu daha fazla merakta bırakmamak adına, önce yüzümde acı bir tebessüm oluştu ardından, “Hımm, bilmem. Her gün onu görmek için buraya gelmek iyi geliyor. Evet, şu salaklara,” elimle az önce kafama kalem atan Matteo’yu ve Alex’i gösterdim. “katlanmak bunaltıcı olabiliyor. İç sesim, otur hepsini tek tek döv diyor ama katlanabiliyorum.” 3 sıra ötemde güreşen Harry ve Erich’i görünce şöyle bir ikilemde kaldım. “sanırım.”

Larin hafifçe kıkırdadı. “yani iblis avlamak, peri tozu içmek, müzik dinlemek, buz pateni yapmak iyi gelebiliyor.” Başımı hafifçe sol omzuma doğru eğdim, “imparatorluk biraz canımı sıkıyor ama hallediyorum. Kardeşim için, onun için ve verdiğim sözler için yaşıyorum yoksa yaşamaya pek meraklı değilim.” Aklıma kız kardeşim geldiği için yüzümde içten bir gülümseme oluştu.

Evet, birde tam bir baş belası kız kardeşim Güneş var. Benim aydınlık tarafım.

O ailemden geriye kalan tek kişi. Kaderimdeki en güzel şeylerden biri. Geç bulduğum kalbim gibi. Benim zıttımdı her şeyi.

Ben aydım, o güneşti.

Ben savaştım, o barıştı.

Ben ölümdüm, o hayattı.

Ben hapistim, o kurtuluştu.

18 yaşında babamız demeye dilimin varmadığı adamdan onu kurtardığımda 16 yaşındaydı. Aramızda ki o iki yaşı rahatça aşmıştık. Onunla ilk karşılaştığımız da yaralı bir kız çocuğuydu şimdi ise 22 yaşında, iyileşmiş 1. Sınıf tıp öğrencisi. Ciddi anlamda deli, geçen hafta yemek yerken durduk yere “abla, iç sese günah yazılıyorsa sıçtık.” Deyince uzun zaman sonra gerçekten kahkaha atmıştım.

Derin bir nefes aldım, “Ben yaralarımı iyileştirmiyorum, Kanatıyorum. Kulağa saçma gelebiliyor ama bununla güç alıyorum. Yara bandım bitti, bende onları sarmayı bıraktım. Herkes benden gitti yaralarım beni hiç bırakmadı. Onlar hep benimleydi, bende onlar da benden gitmesin diye kanatıyorum. Aldığım güç onlardan geliyor.”

Konuşmam bittiğinde bana anlayışla bakan gözleri profesörün içeri girmesiyle önündeki ders kitabına çevirdi. Bende işime odaklandım, buraya bir görev için geldik, Toplam 5 kişi olarak buradaki fanileri koruyoruz. Buraya her ne kadar zorla gönderilmiş olsam da fanileri sevemeye başlıyorum sayılırdı. Arada başa bela olabiliyorlardı ve ne yazık ki biraz fazla masum ve saflar.

Ne yazık ki faniler bizler için yemek türü. Akan kanınız bizler için su değerinde. Sizlerin gözünde bizler korkunç ve iğrenç canlılar olarak gözüküyor olabiliriz fakat sizin var oluş amacının bizleriz.

Sizler üzerinden bizlere eğitim verilirken, hayatın aslında nasıl bir yer olduğu anlatılırken, sizler yaşam mücadelesi veriyorsunuz. Ölümsüzlük hakkı çoğumuza verilirken sizler ölmeye, kara toprağa gömülüp çürümeye mahkûmsunuz. Ama mahkûmiyet tek taraflı olmadığı için bizde hayatımızın çoğu kısmını siz fanilerin hayatını düzenleyerek geçiriyoruz. Neredeyse kaderinizi biz yazıyoruz.

Şuan ders anlatıyormuş gibi görünen ama aslında kendine öğle yemeyi seçen iblis profesör, herkesin üzerinde bakışlarını dikkatle gezdiriyordu. Açtı, bakışlarından belliydi. Yemek olarak faniler onlar için çok zengin bir kültürdü, kulağa her ne kadar iğrenç gelse de bunlar gerçekti.

İblisi bu kadar fani arasından öldüremeyeceğimiz için şimdilik bekliyorduk. Her an birinin üzerine atlayabilirdi, daha sonrasında bunu gören fanilerin zihinlerini silip her şeyi unutmalarını sağlayabilirdi. Ancak imparatorluk daha sonra bunun hesabını soracağı için artık çoğu iblis hafıza silmeye korkuyordu.

Avımızın her detayı inceliyordum, tıpkı onun yemek için incelediği fanileri incelediği gibi inceliyordum. Profesör erkekti, siyah saçları ve siyah gözleri vardı. Yüksek ihtimalle öldürdüğü gerçek profesörün bedenini klonlamıştı. Vücudunun görünen kısımlarında dövmeler vardı, imparatorluk yasalarından biri aşağı dünyadan yapılan dövmelerin silinememesidir.

Şekil değiştirseniz de vücudunuzdan çıkmayan dövmeler yapar, aşağı dünya dövmecileri. Çünkü bu dövmelerle aşağı dünyanın bir üyesi olduğunuz anlaşılırdı, yapılan her dövmenin kaydı imparatorluk sisteminde kayıtlıdır. Ne bok yerseniz imparatorluğun haberi vardır. L

İblisin kolunda da iblis dilinde olan imparatorluk dövmesi vardı.

Kollarındaki çoğu şekil aşağı dünyadan olduğunun kanıtıyken aralarından biri gözlerime çarptı. 4 harf, sadece 4 harfle yazılmış diğerlerine göre en kısa dövme oydu. İblis dilinde ölüm demekti.

Bu da aradığımız kişinin doğru kişi olduğunun kanıtıydı

iblis dilinde yazılmıştı.

İblisler çok tehlikeli varlıklar. Şekil değiştirme, eritme gibi daha birçok özellikleri bulunuyor. Nesillerdir asla akıllanmayan, yönetimin sadece kendi ellerinde olmasını ve bağımsızlıklarını ilan etmek istiyorlar.

Ancak Aurora diyarının imparatorluğu bu durumu kabul etmediği için –ki doğal olarak- iblis krallığı son 12 yıldır ayaklanma başlatmış durumda. Bu ayaklanma ile birlikte insan dünyasına karışarak tepkilerini ortaya koyuyorlar. Fakat imparatorluk bu duruma sessiz kalmış durumda, her ne kadar bizim gibi avcıları görevlendiriyor olsalar da yaptıkları tek şey bu. Sadece “Gidip öldürün” diyorlar.

Yıllar önce kurulan ittifaktan dolayı imparatorluk çoğu olayda iblis krallığının tarafında duruyordu. İblis krallığı ise bununla birlikte gücü kendilerinde sanarak istediklerini yapabilecekleri sanıyor.

Bu yaşam savaşında, herkes kendi canının ve çıkarının derdinde.

Benden canımı alan iblislere ceza verme sırası bendeydi, kraliçenin kim olduğunu göstermenin zamanı geldi ve geçiyordu. Vakit intikam vaktiydi, vakit canımı alanlardan bin can alıp hayatı zehir etme vaktiydi…

Masum her cana, zarar veren iblisleri yakalayıp kendi yöntemlerimle işkence yapıyorum. En acı vereninden, en haykırtanından. Çığlıklarım yok oldular, bende başka bedenlerde çığlıklarımı yaratıyorum.

Birden yangın alarmları çalmaya başladı ve fıskiyelerin çalışmaya başladığını fark ettim. Derin düşüncelerimden kafamı kaldırıp işime odaklandım. Sınıftaki faniler koşarak sınıftan çıkarken ben ve Larin asla yerimizden kıpırdamıyorduk. Akan sular saçlarımı ıslatıyordu ama bananeydi. İblis hiçbir şekilde yerinden kıpırdayamıyordu, sebebi yine bendim. Basit bir şekilde fanileri okuldan uzaklaştırmıştık. Sınıf kapısından içeriye görev arkadaşlarım olan, Mehlika ile Alpay girdi. Ben ise bakışlarımı iblisten çekmiyordum, oda bakışlarını kim olduğumu anlamış gibi benden çekmiyordu.

“Neden kımıldamıyor, Bozuldu mu acaba?” diye mırıldandı Larin. Marsel ile Alpay iblisin yanına giderek iki kolundan tutarak sandalyelerden birine ilerletmeye başladılar, profesörün ayakları yerde sürünüyordu, tüm vücudu hissizleşmişti.

Sonunda konuşabilecek duruma geldiğinde “ siz kimsiniz, ne yapıyorsunuz şuan?” diye yüksek sesle konuştu. Mehlika önlem almak için ellerine ve ayaklarına iblis dizginleyici kelepçe takıyordu. Buraya gelmeden önce yaptığım plana göre ilerliyordu her şey.

Profesör hepimizin üzerinde gözlerini gezdiriyordu. “ ne yaptınız bana neden vücudumu hissetmiyorum?” diye sesini daha da yükselterek bağırdı. Tam arkasında duran Alpay ensesinden tutarak kafasını geriye geçti.

“ o sesinin seviyesini düşür götüne sokmamı istemiyorsan. Yoksa direk ses tellerini koparmakla başlarım, duydun mu beni? Diye sessizce kulağına fısıldadı. Bu hareketi iblisin ürkerek ona bakmasına ona bakmasına sebep oldu.

Rol yapıyordu şuan, iblisler kendilerinden başka kimsede korkmayan canlılardı. Masum rolünü oynayarak bizi kandırabileceğini sanıyordu. Yazık.

Alaylı gözlerle ona bakarak yavaşça aşağı indim ve yanına doğru ilerledim, aramızda 4 adım mesafe kalacak şekilde önünde durdum ve kollarımı önümde bağladım. İblis dilinde konuşmaya başlasam acaba tepkisi ne olurdu, “yazık, yanlış soru. Bence sen bizim kim olduğumuzu gayet iyi biliyorsun.” Derken iblis dilinde konuşmuştum. Bu onu bozguna uğratmıştı.

Kural 6: fazla iyi niyetli asla olma

“ yanlış soru, yanlış cevap, sana asla acı vermeyeceğiz merak etme.” Diye mırıldanarak başımı sağ omzuma doğru düşürdüm. “ sadece benim prensim ne kadar acı çektiyse sen de o kadar acı çekeceksin.” Dedim ve göz kırptım.

İblis dilinde konuşmam onunla aynı soydan geldiğimi anlamasına sebep olsa da hala kim olduğumu anlayabilmiş değildi. Sorgulayan bakışları üzerimde geziyor aynı zamanda hareket etmeye çalışıyordu ama faydasızdı.

Merakını gidermek amacıyla üstümdeki ceketin sağ kolunu sıyırdım ve bilek kısmımı öne doğru uzattım. Gözlerini hızla oraya çevirdiğinde gözleri hızla irileşti. Gözlerini tekrar gözlerime çevirdi ardından tekrar bileğime çevirdi. Kim olduğumu anladığını var sayarak bileğimi aşağı indirdim ve arkamı dönerek masalara doğru ilerledim.

Bileğimde 8636 yazan bir dövme vardı. Sayılar halinde adımın yazdığı bu dövme bana babamdan hatıra kalmıştı. Bu dövme ile akla ilk gelen kişi LAVİN LAROSSA olsa da son 7 yıldır herkesin zihnine GECE LAROSSA’YI kazımıştım. Vücudumun çoğu yerinde bunun gibi saçma dövmeler bulunduğu için çok sorun etmiyordum. Her ne kadar bu dövme ilk yapıldığında kazıyarak çıkartmaya çalışsam da…

“ Sen karanlık kraliçe, Gece Larossa, imparatorluk karşıtı melez.” Şeklinde kendine teğet geçen iblise omzumun üzerinden ters bir bakış attım. Ardından önüme dönerek Mehlika’nın getirdiği çantanın kapağını tutup hızlıca açtım. Bu çanta, üzerinde kullanılan her canlı için çok büyük yaşamsal tehlikeler oluşturabilecek türdeydi. İçinde aşağı dünyanın bazı bilim adamlarının ve benim kendi üretimim olan zehirler bulunan çanta sadece Mehlika’nın gözetimi altında bulunup onun tarafından taşınabilirdi. Çünkü ben öyle istiyordum.

Mehlika güvendiğim kişilerden biri diyemem çünkü değil, ama çocukluk arkadaşım. Sırlarımdan, planlarımdan, kafamda kurduğum her şeyden haberdardı. Aynı şekilde bende onun her şeyinden haberdar olduğum için sırlarımı kimseye anlatamazdı, bende anlatmazdım.

Kuşlar bile kondukları dala değil kanatlarına güvenirler sonuçta. Bunu ben istemedim, hayat zorunda bıraktı.

Kafamı tekrardan arkama çevirdiğimde biricik arkadaşım bana ters bakışlar atıyordu. Titiz biri olduğu için kesinlikle o iblise elini sürmezdi.

“şekil değiştirerek insana benzeyen, ama aslında yapış yapış, iğrenç bir varlığa hayatta elimi sürmem Gece.” Doğru düşünmüşüm. Uyuzdu ne de olsa.

Mehlika normal insan görünümünden biraz uzak – kızlara göre beyaz atlı prens olan- bir soylu. Omuz hizasını biraz geçen neredeyse beyaz diyebileceğim sarı dalgalı ve bakımlı saçları, turkuaz ama gri gibi duran küçük gözleri, kemikli yüz hatları ve kaslı bir yapısı vardı. Fanilerin gözünde baya bir ilgi odağı var. Hem de baya bir(!)

Şimdiden söylüyorum kızlar Âşık olmayın size yazık olur benden söylemesi. Fanilerin gözünde yunan tanrısı ama benim gözümde terminatör ördek. J

Larin arkamdan derin bir of çekerken bu sefer gözlerimi Alpay’a çevirdim. Dosya dolabının arkasına o koca bedeniyle saklanmaya çalışıyordu. Birilerini öldürmekten nefret ediyordu.

“Alpay,” diye ona doğru seslendim. “ saklanma Alpay, saklandıkça kaybolur, kayboldukça unutulur, unutuldukça kahrolursun.” Diyerek cümlemi tamamladığımda iblis bizim nasıl bir manyak olduğumuzu mırıldanıyordu, içinden.

Bakışlarımı tekrar Mehlika’ya çevirdiğimde iblise öldürücü bakışlar attığını fark etmiştim. “ oğlum madem elinizi hiçbir boka sürmeyecektiniz niye geldiniz o zaman lan.” bağırdığımda sınıfta sesim yankı yaptı. “geri zekâlı, sümsükler, iğrenecektiniz madem niye geldiniz? Yapamayacaksanız deseydiniz de Marsel ve Batın’la gelseydim.” Bana melül melül bakan Alpay’a doğru bir adım attım, o bir adım geriye kaçtı. “ niye nesli tükenen damacana görmüş gibi bakıyorsun? Sözde adı cesur yiğit kişi, götümün yiğidi!” diyerek daha da çemkirdim.

Alpay saklandığı yerden çıkıp yanıma gelirken ben ters ters Mehlika’ya bakıyordum. Alpay yanıma geldiğinde öne başını öne eğdi ve bana yaklaşarak koyu mavi ile gri karışımı gözlerini kırpıştırdı. “çok mu tatlısın sen?” derken alaylı bakışlar attım. Kafasını salladı ve bir adım daha yaklaşım kalçasıyla belime vurdu. Ona hala ters bakışlar atarken Larin arkamızda kahkaha krizine tutulmuştu.

Simsiyah olan, ense boyundaki saçlarını karıştıran Alpay kendisini hala tatlı sanıyordu- ki öyleydi-“Gece’m n’olur bak üzme şu şirinliği. Üstüm batar şimdi etme, az önce sınıftaki kızın numarasını almamış olsaydım ve eğer randevu ayarlamamış olsaydı valla yapardım biliyorsun.” Alpay’a öyle olsun bakışı atarak arkamı döndüm ve çantanı içindeki zehirlerde gözlerimi gezdirdim. Anlaşılan iş yine başa düşmüştü. Hadi Gece yaparsın

Biz bu sümsüklere çok mu yüz verdik acaba Lavin?

Kes sesini iç ses!

Ben çantanın içindekilerde tekrar gözlerimi gezdirirken Alpay boynundaki iblis dizginleyici kolyeyi tek hamlede çıkarıp iblisin boynuna taktı. Bu kolye iblisin şekil değiştirerek gerçek görüntüsüne dönüşmesini engelleyecekti. Ben ve ekibim üretmiştik kolyeyi, iblislerin akik taşlarına karşı bir zaafı var. Bu taşla herhangi bir temasta bulunmaya başladıklarında hareket edemiyorlar ve vücutlarında taşın temas ettiği yerlerde yanma meydana geliyor. Ben de bu taşı kullanarak sadece peri krallığı soyluları ve kraliyet ailelerinin bilmesini sağlamış, bilginin daha fazla yayılmasını önlemiştim. İmparatorluk bu bilgiyi öğrenirse, her gün kırbaç yememden daha beter bir ceza verebilirdi…

“ eğer diyar sınırları içerisinde olmuş olsaydık organlarını deşmek daha eğlenceli olabilirdi, ancak değiliz bu yüzden bu eğlendirici ilaçlara kaldık.” Diye mırıldanırken turuncu ve yeşil renkte olan kapsülleri elime aldım ve tekrar arkamı döndüm. “ seç bakalım hangisi?” derken elimdeki şişeleri salladım.”Organların ve kemiklerin saatler içerinde eriyerek yok mu olsun? Yoksa vücudundaki damarlar patlayarak tüm kanın buharlaşarak yok mu olsun?” şeytani bir gülümseme oluştu yüzümde. “hangi şişe de ne var sen tahmin et artık.” Derken oyunumun sonunu keyifle bekliyordum.

İblis bana korku dolu bakışlar atarken içimden sessizce sayıyordum.

1, 2, 3, 4,... ,398, 399, 400.

“Süre doldu yeter bu kadar karar ver artık” diye hatırlatma da bulunmamla Mehlika bana ne yapmaya çalışıyorsun bakışları atıyordu. Ona bakıp sırıttım -bu soğuk bir sırıtmaydı- ve bakışlarım tekrar iblise döndü. Kaşlarımı hadi dercesine kaldırdım fakat tık yoktu. Ben de tekrar arkamı dönüp kırmızı kapsülü alıp bir de şırınga aldım ve adımlarım iblise doğru ilerledi. “ madem sen seçmiyorsun o zaman benim seçtiğimi yapalım.” Derken ilacı şırıngaya çekiyordum. Kapsülün içindeki ilacın tamamını doldurduğumda gözlerimi iblise diktim. “ Mehlika.” Mehlika dediğimi anlayarak önce ellerine eldiven taktı ardından iblisin yanına gidip damar yolunu açtı. İğneyi yavaşça koluna yaklaştırırken içimden hala sayıyordum,

798, 799, 800, 901 ve 902..

Arkamda önce bir portal açıldı ardından içinden 8 tane muhafız çıktı. Tam zamanında.

“Durun!” diye uyarıda bulundu muhafızlardan biri. Sırıtarak arkamı döndüm ve şırıngayı yavaşça yere attım, şırınganın içindeki zehir yere düşmenin etkisiyle kırıldı ve içindeki sıvı dışarı aktı. Bunu sadece ben ve iblis gördük.

“ buyurun?” dedim dudaklarımda silinmeyen minik tebessümle. Muhafızlar bu hareketimle birbirlerine sorgulayan bakışlar attılar ve az önce konuşan tekrar öne çıktı. “imparatorluk hizmetkârlarıyız. Mahkûmu bize teslim edilmesi üzerine emir aldık.” Diyerek açıklamada bulundu ardından her muhafızda bulunan saate gelen dilekçeyi gösterdi. İmparatorluk damgalı, mahkûmu zindana götürmeleri üzerine bilgi aldıkları yazıyordu. İmparatorluktu sonuçta, işlerine karışmamak lazım.

Yerimde hareket ederek yolu açtım ve elimle geçmeleri için reverans yaptım. Bana ahkam kesen muhafız harekete geçerek iblise doğru adımlar attı.

Kim demiş uslu bir kızım diye…

(…)

Muhafızların iblisi alıp geldikleri portaldan geri gitmelerinin üzerinden 19 dakika 24 saniye geçmişti ve biz hala sınıfta aynı şekilde oturuyorduk. En sonunda 45 saniyeye ulaştığında sıkılıp ayağa kalktım ve Larin’in koluna girerek sınıftan çıkardım. Koridorlardan geçip merdivenlerden yavaşça aşağı indik. Larin şuan sinirli olduğumu düşünerek konuşmuyordu. Ama birazdan Alpay ile birlikte soru yağmuruna tutacağına emindim.

Yüksek ihtimalle fanilerin çoğu bahçede oturuyor ya da başka yerlere gidiyorlardı. Ancak okulun yarısından çoğunun gittiğini düşünüyordum. Yani arıza olduğunu ve yangın alarmının durduk yerde çalışıp söndürücülerin çalıştığını ve ıslattığını düşünürsek ve eğer ben bir fani olsaydım evime giderdim ya da gezmeye.

Bahçeye çıkan kapının önüne geldiğimizde duraksayıp ceketimin şapkasını başıma geçirdim hem dikkat çekmezdik hem de ben güneşe çok çıkamayan biriydim. Genlerimde vampir kanı baskındı. Bu sebeple güneşe çıkmayı çok fazla tercih etmiyordum –ki güneşe çıkına çok değişik şeyler oluyor- kız kardeşimin adı Güneş ancak ben güneşe çıkmıyorum bu biraz acı vericiydi. Güneşe çok fazla çıkamadığım için renim oldukça beyaz. Ayıca turkuaz ve lacivert karışımı gözlerim ve uzun dalgalı simsiyah saçlarım, hafif kemikli yüzüm ve kum saati vücudum ile erkelerin bakışları bazen rahatsız edici olabiliyor.

Göz önünde durmayı seven bir insan değilimdir. Her şeyin en kıytı köşesinde bulunup hatta hiç bulunmayı tercih ederim.

Kapıdan yavaş adımlarla çıktık ve çardakların yan tarafında bulunan kafeteryaya ilerledik, bahçe çok kalabalık değildi tek tük insanlar ve eğitimciler vardı, onun dışında çoğu kişi gitmişti anlaşılan. Kafeteryanın sırasına girdiğimizde gözlerim çardakların olduğu tarafa çevrildi. 6 genç oturmuş sohbet ediyorlardı. Aralarında 4 erkek 2 kız bulunan grubun içerisinde bir çift yeşil göz benim üzerimdeydi hissedebiliyordum. Sıra bize geldiğinde Larin hemen kendi siparişini görevliye söyledi. “ bir tane latte yanına da fındıklı kurabiye mümkünse bir de numaranız.” Deyince şok içinde ona döndüm. Görevli tebessüm ederek siparişi önündeki tablete girdi ardından bakışlarını bana çevirdi ben ise gülmek gülmemek arasında gidiyordum. En sonunda bende siparişimi söyledim. “ sıcak çikolata ve sade muffin.” Satıcı benim siparişimi de girdi ardından ödemeyi yapıp sipariş alma noktasına ilerledik.

“ Oha Larin, çüş Larin adama yürümedin 200 ile üzerine uçtun resmen kızım.” Dediğimde Larin gür bir kahkaha attı. Bende tebessüm ederek siparişlerimizin hazır olduğu tepsiye doğru ilerledim ve tepsiyi alıp çardaklara ilerledim. 6 gencin oturduğu çardağın hemen yanındaki çardağa oturdum ve tepsiyi Larin’in oturacağı kısma doğru ittirdim. Artık gölgede oturduğumuza göre ceketimi çıkartabilirdim. Fermuarı açıp ceketi çıkartırken masaya az önce tınlamadan arkamda bıraktığımı Mehlika ve Alpay oturdu. Ceketi çıkarıp kenara koyduğumda üzerimde sadece siyah kumaş İspanyol paça bir pantolonla ve siyah askılı bir büstiyer ile kalmıştım. Siyah saçlarım omzumdan aşağı salınırken Larin kendime söylediğim atıştırmalıkları önüme koyuyordu. Kendi önüne baktığımda, bardağa yazılı bir numara(!) ve fındıklı kurabiye ile karşılaştım. Larin sırıtarak bana bakarken Mehlika olayı anlamaya çalışıyor gibi bakışlarını ikimizin üzerinde gezdiriyordu.

“ Anlatmayı planlıyor musun artık Gece, az öce olanlar neydi? Alpay en sonunda dayanamayıp peri dilinde konuştu ve bizi kimsenin anlamamasına sebep olarak sorusunu sordu.

“ Bir şey yapmadım, iblisin kollarına girip götürürken ben çoktan zehri enjekte etmiştim hiç biriniz fark etmediniz. Vücudundaki tüm damarlar patlayacak ve kanı buhar olup yok olacak.” Hafif bir es verdim ve devam ettim. “Ama kimse fark etmedi, daha sonra vücudunda his olamayan hissetmeye başladı ve iblis hareket etmeye çalışırken ayağı muhafıza takıldı ve muhafız yere düştü, sonrası stabil. Zaten gittiler, ellerinde bir mahkûm değil kansız bir beden vardı.”

Mehlika bana asla inanmayan bakışlar atıyordu. “orada ki emirleri ileten muhafıza gıcık olduğun her halinden belliydi. Onu öylece göndermiş olduğuna şahsen ben inanmıyorum.” Diyerek kendi düşüncesini belirtti.

İblise ilk enjekte edeceğim zehir vardı, şırıngayı bilerek yere attım ve kırdım, yere düşen muhafız ilaç ile temasta bulununca çoktan ilaç kanına karışmaya başlamıştı ancak bu zehirler kana yavaş karıştığı için etkisi yavaş belirti gösteriyor. Organları saatler içinde eriyecek.” Sinsice sırıttım.

“Yani bir mahkûm ve bir muhafız daha gitti. Ellerinde var sıfır.” Dedim ve kekimi keyifle yemeye başladım. Sıcak çikolata ve muffin en sevdiğim menüydü. Kahvaltı yerine çoğu zaman bunları yerdim, keyfim yerinde olduğu zaman sade, mutsuz olduğum zaman bitterli muffin…

Alpay hala olayı çözmeye çalışıyordu.

Yeşil gözler hala üzerimdeydi hissedebiliyordum. Bana inceleyen bakışlar atıyordu, atmaması gerektiğini bildiği halde. Her erkek atıyordu bu bakışları, sıra dışı durabiliyordum çünkü. Ama bu bakışlar yerimde rahatsızca kıpırdamama neden oluyordu. Çok detaycı bakışlar atıyordu çünkü.

Gökyüzü tehlikenin yaklaşmasının zıttı oldukça maviydi.

“Yani doğru mu anladım o iblis ve muhafız şuan ölüler?” diye sordu Alpay. Larin belli belirsiz kafasını salladı. “Neyini anlamadın, salak?” Derken içeceğimi yudumlayan ve ters bakışlar atan Alpay’ın ensesine sertçe vurdu Mehlika. Benim ise şuan zerre umurumda değillerdi çünkü buranın enerjisi değişmişti. Baskın bir şekilde iblis kokusu alıyordum.

Yan masadan geliyordu, ama daha önce o grubun içindekilerin yanından sıkça geçmiştim. Ve böyle bir hissi ilk kez alıyordum. Etrafta biz ve genç grup dışında kimse yoktu. Biri vardı ama görünmezlik tılsımını kullanıyordu. Ve bu kişi beni salak sanıyordu anlaşılan.

Kural 9: Her şeyi bil, haberin yokmuş gibi davran

Kuralıma uyarak sanki haberim yokmuşum gibi davrandım. Alpay Larin’le uğraşırken Mehlika ise her zaman ki gibi somurtarak onları izliyordu.

Bir anda büyük bir cesaretle ayağa kalktım ve yan çardakta oturanların yanlarına gittim.

“ Selam.” Dedim İngilizce konuşurken ve elimi havaya kaldırıp sallarken, arkamda yüksek ihtimalle bana şaşkın bakışlar atan arkadaşlarım vardı. “Tanışalım mı? Ben ve arkadaşlarım sizinle tanışmayı çok isteriz.”

Gözlerimi, bahçeye çıktığımdan beri gözlerini benden çekmeyen yeşil gözlerin sahibine çevirdim, gözleri çağla yeşiliymiş, yakından rengini daha iyi anlamış oldum. Elimi ona doğru uzattım. “Gece ben. Gece Larossa”

Çağla yeşili gözler beni süzerken elini uzattı ve elimi tuttu, elleri çok soğuktu ancak hava bugün sıcaktı.

“ Mirza bende, Mirza kızılca. Nerelisin?” sorusuna karşılık sıcak bir gülümseme oluştu yüzümde, adım Türkçe fakat soyadım yabancı olduğu için bu soruyu sorması oldukça normaldi. Rol yapmaktan nefret ediyorum.

“Türk’üm fakat Türkçe bilmiyorum.” Yalandı, biliyordum. “ babam İspanyol bu yüzden yarı İspanyol’um.” Verdiğim cevaba baş sallamakla yetindi. Bakışlarım diğerlerine döndü, hepsi meraklı bakışlar atıyordu. Aralarında bebek mavisi saçları olan kız elini bana doğru uzattı. “ Belfü bende konservatuar bölümü birinci sınıf öğrencisiyim.” Belfü’nün omuz hizasında olan saçlarının yanında gri ve mavi, daha çok fırtınayı anımsatan gözleri vardı. Çilli yüzü ve minik kalkık burnu çok tatlı bir hava katmıştı, dolgun kırmızı dudakları ise daha hoş görünmesine neden olmuştu.

“ memnun oldum, adının anlamı ne? Çok hoş bir adın var.” Kızın kolunda göktaşı gibi duran fakat mavi, kayan yıldız olduğunu anlayabildiğim bir dövme vardı. Etrafında mavi ve mor simgeler olan dövme oldukça hoştu. Ben konuşurken Larin, Alpay ve Mehlika’da masaya yerleşmişti.

“Belfü, kar tanesi demek.” Güzel bir ismi vardı. Kafamı sallayıp elini sıktım. Hemen yanında duran kas yığını da elini uzatma gereği duymadan kendini tanıttı. “ Arel bende, sen sormadan söyleyeyim adımın anlamı dürüst, el, temiz demek. Öyle çok bir olayı yok.” Yanında oturan Belfü koluyla Arel’i dürttü fakat Arel pek oralı olmadı. Dibi kahverengi olan ama uçları sarı olan saçlarını karıştırdı ve kollarını önünde bağladı. Ela gözleri ve kemikli bir yüzü vardı, çenesi oldukça sivriydi. Tam Larin’in tipi bir çocuktu. – ki Larin deminden beri çocuğu süzüm süzüm süzüyordu.-

Bana alayla bakan gözlerden kaçındım ve sırada ki kişiye odaklandım. Kızdı, kızı az çok biliyordum. Sanat okuyordu, Marsel bu kıza takıntılıydı. Ama kız oldukça güzeldi. Turuncu, bel hizasına gelen kıvırcık saçları ve bal rengi büyük gözleri vardı. Teni oldukça beyazdı ve dolgun pembe dudakları ile gerçekten Marsel’e hak vermemi sağlıyordu. Uzun süredir kızı takip ettiğimden hakkında çoğu şeyi biliyordum.

“İzel bende. Okumayı seven, üzüntü ve sevinci bir arada yaşayan ve sanatsever kimse demek, adımın anlamı.” Hafifçe gülümsedim. Bakışlarım bu sefer İzel’in yanındaki adama döndü, görünüş olarak oldukça korkutucu bir kişiydi.

“Hun” dedi kısaca. “ intikam, kan, öldürme ve öç demek adımın anlamı.”

Tanıdık bir siması vardı fakat imkânsızdı.

Dağınık siyah saçları, gri gözleri, kemikli yüzü ve sivri burnu ile çenesi vardı. Korkutucu bir havası vardı, karanlık bakışları ile bu tezimi doğruluyordu. Çok üstünde durmadım. Son kişi oldukça çapkın gibiydi, ya da bakışları öyle hissetmemi istiyordu.

“Ben, Alkım.” Elini sıkmam için uzattı fakat sıkmadım. Karşılık alamayınca elini geri indirdi.

Dağınık siyah saçları, gri ile yeşil karışımı gözleri ve kalkık sivri bir burnu vardı. Hafif kemikli yüzü onu olgun gibi gösteriyordu ama bence hiç öyle değildi.

Benimkiler de hızlıca kendilerin tanıttılar –anlattıkları çoğu şey yalandı- ve sonra koyu bir sohbet başladı aramızda. Daha doğrusu ben ve Mirza dışında herkes konuşuyordu.

İzel öne doğru eğildi ve konuştu, “Ee Gece sen hangi bölümü okuyorsun? Küçük görünüyorsun, kaç yaşındasın?” Bende onun gibi öne doğru eğildim.

“ psikoloji bölümü üçüncü sınıfım. 24 yaşındayım”

“Öyle mi, ne güzel. Kardeşin var mı?” normalde bu soruyu cevapsız bırakırdım fakat şuan cevap vermek zorundaydım. Yoksa dikkat çekerdim.

“Evet var. Adı Güneş, o da tıp okuyor.”

“Alkım da tıp öğrencisi, tanıyordur belki.” Bakışlar Alkım’a döndü. Alkım ise sadece kafasını sallamakla yetindi. Biraz soğuk bir tipti sanırım şahıs. Ama bananeydi. J Masamızdan getirilen sıcak çikolatamdan yavaş yavaş yudumlar alıyordum, gerçi artık soğuk çikolata olmuştu ama olsun.

İleride bize doğru gelen kardeşimi görünce ayaklandım. “Sohbet için teşekkür ederiz.” Alpay’a gidelim şeklinde kafa hareketi yaptım. “Biz artık gidelim, görüşürüz sonra. Tanıştığıma memnun oldum.” Ayaklanarak kardeşime doğru hızlı adımlarla yürüdüm.

“Uğruna battığım.” Diye bana seslenerek kollarını açan Güneş’in kollarının arasına girdim. Yaşıyordum.

Bana hep lakaplar bulur, neşelendirmeye çalışırdı.

Gözlerimden yaşlar boşalırken titremeye başladım. Arkadan gülüyor gibi gözüksem de aslında ağlıyordum.

“Vanilyam, şimdi değil. Gülümse, arkadakilere el salla ve beni buradan hemen götür olur mu?” fısıldayışıma baş salladı ve yapmacık bir kahkaha attı. Arkadakilere el salladı, bende aynı şekilde el salladım. İkimizin de önümüze geri dönerken yüzümüzdeki gülümseme silindi.

Hayat bize bunu öğretmişti sonuçta. Rol yapmak zor değildi. Ama en çok gece olduğunda odamıza çekilip ağladığımızı bilmek can acıtıyordu.

İmparatorluk sorduğum soruma cevap vermeyip bana işkence ederken, “yanlış soru sormaktan sıkılmadın mı?” diye sorduklarında ben ağzımdan akan kana rağmen gülümsemiştim.

Bana bu öğretilmişti. Her ne kadar imparatorluğa cevabını “yanlış cevap” olarak iletsem de günün sonunda kaybeden hep ben oluyordum. Ve bu ölene kadar devam edecekti.

İyi miydim kötü müydüm bilmiyorum ama eğer affettiğim şeyleri ben yapsam affetmezlerdi, bunu biliyordum. Ve bu da yine benim yetersizliğimdi…

Bölüm sonu

2 yorum