GÜNEŞ LAROSSA
Gözlerine baktığımda, orada bir kıyamet saklı olduğunu görüyordum. Sessiz, ama her şeyi yerle bir edebilecek kadar kuvvetli. Yaşamın ona sunduğu her şey; bir gülüş, bir umut kırıntısı, bir bahar sabahı, artık sadece alay gibi duruyordu üzerinde.
Sanki dünya, var olmakla ona hakaret ediyordu. Ve oda bunu affetmeye hiç niyetli değildi.
Her hareketinde bastırılmış bir öfke gizliydi. Kalbi atmıyor adeta tırmalıyordu göğsünün içini. Sessizliği huzurdan değil; patlamamak için kendini tutan bir volkanın derinliğindeydi.
İnsanlar bunu fark etmiyordu elbet. Yüzeyde ne olduğunu görüp geçiyorlardı.
Ben o taşlanmış bakışların ardında, yaşama karşı duyduğu öfkenin, her şeyi nasıl parçalayıp tükettiğini hissedebiliyordum. Yaşam onun için bir lütuf değil, bitmek bilmeyen bir cezaydı sanki.
İçinde suskun bir savaş taşıyordu ve o savaşta ne zaman barış olurdu bilmiyordum.
Bana eğer ablamı ilk gördüğümde nasıl olduğu sorulsaydı kesinlikle bu cümleleri kurardım.
Ama şimdi…
Eskisi gibi yakmıyordu bakışları. Hâlâ suskundu, ama artık o sessizlikteki keskinlik yoktu; daha çok, yorulmuş bir ruhun dinlenmeye çalışması gibi. Öfke hala oradaydı belki. Ama bir adım geride duruyordu artık.
Bana her baktığında, yüzüne geçirdiği maskeyi fark ediyordum. İyi bir oyuncuydu. Bazen öyle bir an oluyordu ki ‘bu benim ablam mı?’ Diyordum. Hayat ona bunu öğretmişti. Acı bir gerçekti.
Dudaklarının kenarına yerleştirdiği, o sahte dinginlik, gözlerine taşımaya çalıştığı boşluk… Her şey, “ben iyiyim “ demek için örülmüş ince bir perdeydi.
Artık nefretle değil bıkmışlıkla ve alışkanlıkla direniyordu sanki hayata. Her gün yeniden uyanıyor, yeniden aynı savaşa adım atıyor ama bu kez yumruklarını sıkmadan ilerliyordu. Belki de en tehlikelisi buydu; çünkü insan, öfkeden değil, sessizlikten vazgeçerdi.
Bana kalırsa, o yıldızların sustuğu gecede bile parlayan bir ışıktı. Her adımı, rüzgarın gökyüzündeki eski şarkılar gibi zarifti.
Ama çok zeki olan ablam, kendini sadece bir kara delik olarak gördüğünü söylüyordu.
Kıçımın deliği.
Sevdiğini kaybettikten sonra hayata küser insan. Ama ablam hayata küsmekten ziyade hayatın asla var olmaması gerektiğini düşünüyor. Gerçi şöyle bir bakarsak, aşağı dünyalıların hepsi öyle düşünüyor.
İki yıl. İki yıldır fanileri korumak adına görev yapıyorum. Ne garip, bizi koruyan kimse yok ama biz fanileri kendi kanımızı taşıyanlardan koruyoruz. İblislerden. Açık olmak gerekirse, o yapış yapış olan canlılardan nefret ediyorum, vücutlarındaki sıvı iğrenç bir yapıya sahip. Bende iblis kanı taşıyan bir melezim ancak sadece şekil değiştirebiliyorum, iblis vücuduna geçiş yapmak gibi bir özelliğim yok. Normal vücudum siyah ve yapış yapış değil, normal her canlının sahip olduğu vücut yapısı. İblis olmayan her aşağı dünyalı da olduğu gibi.
Aydınlıkta yol bulmak için çok çaba sarf etmiş, sonunda aydınlığı bulunca kendi benliğini de bulmuş biriyim. Adım kadar aydınlık, ruhum kadar karanlık. On altı yaşına kadar kendini ölü kabul eden ruhum, ruhumun ölü olmasına sebep olandan kurtulunca pes etti. Geçen onca zamanla birlikte büyüdüm, büyüdükçe gerçekler acı vermeye başladı. Ama herkesin acılarıyla baş edebilmek için bir tekniği vardır.
Dışım fazla neşeli gibi görünse de, bu zamanla olan bir şeydi. İlacın zamanda olduğunu söylediklerinde beklemeyi, ölümün vazgeçmekte olduğunu söylediklerinde sevmeyi, sevmenin yürek gerektirdiğini anladığım da pes etmeyi öğrendim. Kardeşlik bana çok ters bir duyguydu. Sevgi nedir bilmeyen biri için sadece savunmasızlıktan ibaretti.
Öğrenmenin beni yaşama bağlayacağını söyleyeni, ben yaşamaya bağlamayı çalışıyorum.
Ablamı, geriye kalanı, beni seven tek kişiyi.
Hayatın bir peri masalı olmadığını, prensesler yerine kötü kalpli cadıların olduğunu, kuleler yerine zindanlar olduğunu, tatlı ejderhalar yerine fani yiyen iblislerin olduğunu, çocuklarını sırf hükmetmek için ölüme terk eden ailelerimizin olduğunu öğrendiğimizde sadece küçük bir çocuktuk. Acındırma değil bu, hayatın gerçeği.
Faniler, saf temizlikte olan masum canlılar. Biz ise kanı bozuk, ölmekten beter hale getirilmek için var olan canlılarız.
Elbette bende bu hayattan nefret ediyor ve ölümün arzusunu diliyorum ancak yaşayabilmek özellikle direnmek beni ucuz bir kanı bozuk değil, ay doğabilsin diye batan bir güneş, yapar. Yaşamın kaynağı güneştir. Ama babam beni ölümün kaynağı olabilmem için büyüttü.
Gece ile aynı babalara sahip olsak bile ikimizin üzerinde de hep farklı yöntemler uygularmış. Bunun öğrendiğimde ne bir ablam olduğunu biliyordum ne de annemin öldüğünü.
“Cazadores de fenix” yani “Anka avcıları” adımız bu. Anka avcılarının ikinci üyesiyim, ilk üyesi ablam. Bu örgütü ilk kurduğunda adının neden Anka olduğunu ilk başta anlayamamıştım ancak endüstri binasına “conveirte tu corazon en un fenix! Que renazca de las cenizasy vuelva a amar.” Yazınca her şey netleşti. Farklı dilleri çok seven ablam yine farklı bir dil olarak İspanyolcayı seçmiş ve “kalbinizi bir Anka kuşuna dönüştürün! Küllerinden yeniden doğsun ve yeniden sevilsin.” Yazdırmıştı. Sebebinin geçmişin sararmış sayfalarından olduğu barizdi. Fakat ablamla birbirimize verdiğimiz sözlerden biri ‘geçmişi asla kurcalamamak’ olduğu için sorgulamamıştım. Ancak yüzleştiğimiz bazı şeyler sonucu anlamak zor olmamıştı.
Beni bugüne kadar en çok yaralayan olaylardan biri ablamın intihar edişine şahit olmaktı. Küçüktüm ve elimden hiçbir şey gelmiyordu. Bomboştum, hissiz, hayalsiz, mutsuz.
Geçmişin sararmış sayfaları…
Kulaklığında son ses müzik dinleyen Güneş, hayattan tamamen kopuktu. Hayatını karartan adamın elinden yeni kurtarılmış tek ailesi olan ablasına sığınmıştı. Ancak ablası ne ona ablalık yapıyordu, ne de sevgi gösteriyordu. Tıpkı babası gibi ona boş gözlerle bakıyordu. Onun için hayal kırıklığıydı. Artık mutlu olacağını düşündüğü yerde de sevgi yoktu.
Sıkıldığı için ablasının yanına gidecek ve her gün yaptığı ondan yine sevgi bekleyecekti. Kulaklığını çıkarmadan kırmızı botlarını giydi ve odasından çıkarak yan odasında kalan ablasının odasına doğru ilerledi. Kendi kapısı turuncu ve kırmızı tonlarındayken ablasının odasının kapısı simsiyahtı, sadece zifiri bir karanlık gibi. Odanın kapısının şifresini biliyordu, ablası acil durumlarda girmesi gerekir diye şifreyi kardeşine söylemişti. Buda bir acil durumdu, sevgisizlik.
Şifreyi girdi ve kapı açıldı. Hızlıca içeri girdi ve kapıyı kapatarak kulaklığını kılağından çıkardı. Arkasını döndü fakat ablası, yatağında ya da çalışma masasında değil yatağının görünmeyen kısmında yerde oturuyordu. Kafasını yatağa yaslamış tavanı izliyordu. Güneş ablasından korkuyordu, çünkü bu hareketleri babası da yapardı, babası da Gece gibi boş bakardı. Korkuyordu, ablasının babası gibi ona zarar vermesinden korkuyordu.
“Abla!” seslendi, fakat ablasından herhangi bir tepki gelmedi. “Gece.” Tekrar seslendi fakat yine tepki gelmedi. Cesaretle yatağın yanına kadar geldi. Gece hala boş gözlerle tavanı izlemeye devam ediyordu. Bulunduğu yerde hala vücudunu göremiyordu.
“ İyi misin?” yatağın kenarına sakince oturdu, “Sende mi beni istemiyorsun, tamam. İstemiyorsan söz veriyorum sen istemediğin sürece odamdan çıkmam. Ama böyle babam gibi bakma olur mu?” Gece’nin gözleri, bu sözler üzerine birden Güneş’e dönünce, Güneş korkuyla bir adım geri attı. Gece biliyordu, babasına benzediği için kardeşinin ondan korktuğunu. Ne yaptıysa bunu kaldıramadığı için yapmıştı zaten.
“Benden korkuyorsun.” dedi Gece, sesi güçsüz çıkmıştı. Güneş hızla kafasını iki yana salladı. “çünkü ben ona benziyorum.” Güneş bir adım daha geri gitti, bu Gece için yeterli bir cevaptı. “git.” Güneş tekrardan korkuyla Gece’ye baktı. “hayatı yaşaması gereken sensin, madem benden korkuyorsun asıl ben artık bu odadan çıkmayacağım. Git.” Güneş anlamayan gözlerle Gece’ye baktı. Neden durduk yerde böyle bir şey demişti? O da hayatı yaşamayı hak ediyordu.
Güneş hızla Gece’nin karşısına geçti. Görüntü karşısında yerinde sendeledi. Gece ise sinirle gözlerini kapadı.
Konuşamıyordu, boğazı sanki düğüm olmuştu. 16 yaşına kadar her türlü acıyla yüzleşmeye çalışan Güneş için bu çok fazlaydı. “ne yaptın sen Gece?” damarlarını kesmişti. 227’inci kez intihar etmişti. Güneş daha fazla ayakta duramayarak Gece’nin karşısında yere çöktü. “neden? Hiç mi yoktu yaşama sebebin, ben yetmedim mi seni hayata bağlamaya?” derin bir nefes almaya çalıştı, zormuş dedi içinden. Sevdiğin birinin gözlerinin önünde ölmesi zormuş.
“Ama sana aile olmak istemiştim ben. Seni tekrar mutlu edecektim.” Gözyaşları yanağından usulca süzülüyordu. “söz vermiştim ben kendime. Sende mi sevmedin beni? Annem de beni sevmediği için gitti. Sende mi beni sevmediğin için gidiyorsun?” Gece hırsla kafasını iki yana salladı. Fakat Güneş kriz geçiriyordu, gözleri sadece Gece’nin bileklerindeydi. “ama abla ben seni çok sevmiştim. Ailemdin sen benim. Gitme sen de, olmaz mı?” Gece’de ağlıyordu artık, kardeşi onun en büyük pişmanlıklarından biri olmuştu artık. Biri babasına benzemesi diğeri kardeşine istediği sevgiyi gösterememiş olmasıydı artık.
“Güneş bak bana” Güneş gözlerini Gece’nin bileklerinden çekmiyordu. Gece zorlukla elini kaldırdı ve Güneş’in küçük elinin üstüne koydu. Artık ikisinin de eli kandı. Tek fark biri ölüyorken diğeri yaşıyordu. “Ablacım, her tanem, bak bana” Güneş uyanmış gibi titredi ve gözleri Gece’yle buluştu. “ağlama, olur mu? Ben zaten yaşamıyordum. Ağlama benim için, değmez bak.” Güneş daha fazla dayanamadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Neden böyle diyordu, oda insandı kötü biri değildi ki. Onun gözyaşları her şeyden daha kıymetliydi.
“Hayır, bir kere daha değil. Tekrar birini daha kaybetmeyeceğim.” Güneş hırsla yerinden kalktı fakat Gece hızla elini tutarak gitmesini engelledi. “Gece lütfen,” hıçkırıkları arasından çok zor konuşuyordu, “ Yapma bunu kendine. Bunu kendine yaparak ona istediğini veriyorsun.” Olduğu yere tekrar çöktü. Gece gözlerini tekrar karşısındaki duvara çevirdi. Güneş onu görmeyişini fırsat bilerek şortunun cebinde olan acil durum tuşuna bastı. Mehlika haberi olmadan Gece’nin hayatını kurtarmıştı.
“senden bir şey isteyebilir miyim?” güneş istekle başını salladı ve Gece’nin konuşmasını bekledi. “gözyaşlarımı bir çiçekte kurutur musun?” gözlerinin umutla kardeşine çevirdi, “ belki gözyaşlarım kıymetli olur, bir canlıya can suyu olur. Olur mu?” Güneş cesaretle elini kaldırdı ve ablasının yanağına koydu.
Gözlerini inceledi uzun uzun, gözleri babasına benzemiyordu. Öyle güzel bir renkti ki. Üzgünken ya da ağlarken, göz bebeğinin etrafı yeşil oluyor sonrasında omre halinde turkuaz ve en son lacivert oluyordu. Öfkeli olduğunda mavinin en koyu tonu olup sanki derin bir okyanusmuş gibi duruyordu, mutlu olduğunda ise yeşile kaçıyordu. En sevdiği şeydi ablasını incelemek, söyleyemese de hep merak ediyordu neden bu kadar acıya batmış olduğunu. Ne yaşamıştı da bu hale gelmişti.
Belki o soramıyordu ancak Gece biliyordu, kardeşinin zihninde ki tüm soruları. Az önce acil durum tuşuna bastığını bildiği gibi. Susmayan seslerin üstüne kardeşinin güzel düşünceleri eklenince huzur buldu Gece. Nedenini anlamadığı şekilde sesler rahatsız etmiyordu şuan Gece’yi. Ancak ablasının özel güçlerini bilmeyen tek kişi Güneş değildi. Gece’nin de kardeşinin bazı güçlerinden haberi yoktu.
“ölme, bunu birlikte yapalım. Gitme, sen can suyu ol çiçeklere, ben sana. Olur mu? Olsun.” Bulundukları odanın kapısı mühürle açılınca Gece istemsizce güldü.
“ben ölmek istesem sen beni geri döndürüyorsun zaten.” Güneş anlamayan gözlerle ablasına bakarken Gece sol elini kaldırdı, başparmağını önce Güneş’in şakağına vurdu sonra da kendi.
Güneş umutla sırttı ve birden ablasını çekerek sıkıca sarıldı. “Güneş.” Gece de kardeşine sarıldı, “ben bir gün geçekten öleceğim ve eğer çiçekler kurumuş olursa sana vasiyetim olsun. Gözyaşlarımı çiçeklerde kurut, gelecek için lazım olacak.” Güneş ablasının dediklerini anlamasa da sorgulamadı. Huzurluydu şuan. Ablası gibi o da huzurluydu.
Elimdeki saksıyı dikkatlice masanın üzerine bıraktım ve sandalyeye oturdum. Önümde ki karanfil tomurcuklanmaya başlamıştı. Şırıngadaki sıvıyı dikkatlice toprağına aşıladım. Yarın çiçek açmış olurdu. Yerimden kalkarak seramın içindeki diğer çiçeklere göz attım. En fazla güneş gören yerde ki yasemin çiçeğim kurumaya başlamıştı, hemen onu da masaya getirdim ve tüplerin içinde bulunan sıvıyı tekrar şırıngaya doldurarak toprağına aşıladım.
Saat akşam 20.14’tü ben günlük rutinim olan çiçeklerimle ilgileniyor aynı zamanda da okulda yapılması gereken sunum ödevi hakkında fikirler bulmaya çalışıyordum. Tıp okumak iblis öldürmekten daha zor arkadaşlar, bilginize.
“Fani koruyacağız diye profesör çıktık, kolay gelsin cümleten.” Kendi kendime konuşmayı seven bir insanım, deli değilim merak etmeyin. Sadece içsese günah yazılıyorsa diye yani. İçsesim kankamdır, ona bir şey olmasın. J Seramda ki işlerimi bitirince Işıkları kapattım ve havalandırmayı açarak seramdan çıktım. “Peri tozu aşkına, yarın tatil” diye bağırmamak için zor duruyorum.
Neyse, gidip azıcık Gece’yle uğraşıyım da keyfim yerine gelsin. Yerimde sekerek yolda gördüğüm soylulara selam vererek Gece’nin odasının önüne geldim. Kapıyı tıklattım, ancak ses yoktu. Tekrar tıklattım ancak tekrar açmayınca bu sefer dayanamayarak şifreyi girdim ve içeriye girdim. Bugün imparatorluğa gitmişti, yorgun olabilirdi, böyle zamanlarda ona yasemin çayı yapardım. Onu içerek uyurdu, ancak bugün istememişti.
Odaya girdiğimde içeride tüm ışıkların kapalı olması sebebiyle önce odasında olmadığını düşündüm ancak aldığı derin nefeslerini duyunca uyuduğunu anladım. Karanlıktan korkardım ben, odanın ışıkları kapalı olunca tedirgin oldum ve gece lambasını yakarak yatağın kenarına oturdum. Huzursuz uyuyordu, kâbus görüyor olma ihtimaline karşı sürahide bulunan sudan bardağa koyarak içmesi için hazır hale getirdim. Kenarına da cebimdeki küçük şekerlerden koydum ve ışığını kapatarak odadan çıktım.
Ben onun vasiyetini yerine getirmiştim ve getiriyordum. O da sözünü tutuyor ve ölmüyordu, en azından şimdilik.
Vardır, her gecenin pelerini.
vardır, her insanın gölgesi.
Vardır, her insanın gölgesi.
Vardır, her ay ışığının bir yansıması.
Vardır, açılan her yaranın yara bandı.
Güneşin, gündüzü olduğu gibi,
Gecenin gölgesi var mıdır, peki?
İşte bunu asla anlayamamıştım…