İçeriğe geç

ilk dolunay

Bölüm 13 · 11 dk okuma

ilk dolunay

Bölüm 13

Gerçek midir yalan olan, yalan mıdır gerçek olan?

“Zamanın sarkacının sesleri vardı zihnimde; tik tak… Tik tak”

Bazen gerçek sandığımız şeyler yalan, yalan sandığımız şeyler ise gerçek olabilir. İhanet beklenmedik anlarda geldiğinde peşinde bu gerçeği de getirir.

Kafamın için de koca bir uğultu vardı. Aynı zamanda içimde bir rüzgâr vardı, esiyordu. Zamanın sarkacının sesleri vardı zihnimde; tik tak… Tik tak…

Gerçeği sindirmeye çalışıyordum. Sadece ben değil odada ki herkes sindirmeye çalışıyordu. Tunak ölmemiş miydi? Ya buda gerçek denilen ama yalan olan ise? Ya boşuna umutlarım yeşermeye başladıysa? Daha bunlar gibi nice sorular kafamın içindeydi.

Geçen zamanla sonunda konuşabildiğimde dediğim ilk şey, “açıkla,” olmuştu. Ejderha ruhlu çocuk yaşıyorsa eğer, hayatımı tekrardan bir gözden geçirmem gerekebilirdi.

“sisteme giriş yapabilen biriyim, Batın kayıp soylu teorisini benimle paylaştığında sisteme girerek emin olmak istedik. Sisteme girdiğimde karşıma onun bilgileri çıktı ki ben sisteme bugün sadece o dakika girmiştim. Sistemde hâlâ yaşıyor olarak gözüküyor, imparatorluğun ölümden haberi vardı. Ancak sisteme hemen geçirmeleri gerektiği halde sistemde ölü olarak gözükmüyor, Tunak’ın ölümüne sebep olan Gece olmadığına göre geriye şüpheli olan tek biri vardı; imparator. Bu işin içinde Gece yok ise…”

Alpay’ın sözlerini hoşnutsuzlukla Marsel tamamladı. “imparator vardır.” Ellerimi saç diplerime götürerek tırnaklarımı sapladım. Mantıklı düşünemiyor hatta hiç düşünemiyordum. Nefes almaya ihtiyacım vardı, yatakta hareketlenerek Milan’ı elimle ittirdim ve kendimi yataktan kaldırdım. Milan, “ne yapı-“ diye itiraz edecekken, “iyiyim ben.” Diyerek odanın çıkışına yöneldim. Sırtımda olan bakışları hissedebiliyordum ama şuan umurumda değildi.

Yaramda acı vardı ama öldürmezdi. Mutfakta bulanan balkon kapısına hızla ilerledim, sürgülü kapıyı açıp kendimi dışarı attığımda derin bir nefes çektim içime. Bu iyi gelmişti. Dizlerim titremeye başladığında balkonumda bulunan bahçe oturma takımına oturdum. Balkonum cam pencerelerle çevrili olduğu için güneş içeri girmiyordu, bu iyi bir şeydi.

Baş ağrımın üzerine birde güneş ışığının yakıcılığı hiç iyi olmazdı.

Uzun bir süredir mantığım beni tam anlamıyla terk etmişti. Eğer mantığım şuan benimle olsaydı bunca yaşananlar yaşanmayacak, kimse benim hakkımda o kadar bilgiye sahip olmayacaktı. Odaklanmalıydım, diyarı boşlamıştım. Arkadaşlarımla ilgilenmeliyim derken halkımı tehlikeye atıyordum. Dikkatsizliğim sonucu yara almıştım ve bu benim için yavaşlamak demekti.

Bakışlarımı bulutlara çevirdim, hava ne aydınlık ne de karanlıktı. Güneş bir kayboluyor bir geri geliyordu. Sanki kendini olacaklardan korumaya çalışıyor ama başaramıyordu. Aşağıdan gelen çocuk seslerini duyabiliyordum, evim lüks bir apartmanda, lüks bir daireydi. Sitenin çocukları aşağıda oyun oynuyor olmalıydı.

Gökyüzünü kara bulutlar sarınca kaşlarım eş zamanlı olarak çatılmıştı. Gökyüzünü saran yıldırıları görünce daha da çok gerilmiştim. Güneş yok olmuş, etraf birden geceye dönmüştü. Ne olduğunu anlayınca çeriye kelimenin tam anlamıyla uçmuştum.

Opia Lysander, hiç iyi değildi.

Balkon kapısından kendimi içeriye ittiğimde bedenimi soğuk bir ürperti kaplamıştı. Amerikan mutfağımdan içeri geçince Larin’in Opia’yı sakinleştirmeye çalıştığı ile daha da huzursuzlaşmıştım. “Opia sakin ol, lütfen bebeğim. Kendini kaybetmemen gerekiyor lütfen, benimle kal.” Güneş Larin’e destek oluyor, Opia’nın bilincini açık tutmasını sağlamaya çalışıyordu.

Kaburgamda sancı hissediyordum, balkon kapısını açarken sert olduğum için yarama sürtmüştü, yüksek ihtimalde kanamam vardı. “kahretsin, Gece’yi bulun biriniz. O ne yapılacağını bilir, kriz anında sakin kalabilen bir tek o.”

Kriz anında sakin kalabilen bir tek o…

Kimsenin beni aramasını beklemeden salona girdim. Opia, halının üzerinde titriyor, gözlerinin sadece beyazı gözüküyordu. Gri gözlerinin üzerini beyaz zar kaplamıştı, kızıl saçları birbirine girmişti. Yere doğru eğilerek önümde duran kardeşimi nazikçe çekilmesi için ittim, Güneş kenara çekildiğinde Larin’in yanında oturarak karşımda titreyen bedeni odağıma aldım.

Burnundan hafif kan gelmişti, “Gücünü kaybedecek kadar seni içine çeken görüde ne olabilir ki?” derken aslında bunu kendime soruyordum. Larin’e “görüye bakabilir misin?” diyerek telefonumu alıp flashını açtım. Görü melekleri, seçtiği kişilerin görmesi gereken şeyleri gösterirdi. Larin’in de bu gücü vardı ancak o görü meleği değildi.

“denedim, ancak beni kabul etmiyor.” Kaşlarım daha da çatılırken ışığı Opia’nın gözüne tuttum, uzaklaştırıp yakınlaştırırken aslında onu gerçekliğe çekmeye çalışıyordum. Ancak tepki verdiği söylenemezdi. Bunu krallıkta görüde sıkışan bir soyluya yapılırken görmüştüm, onda işe yaramıştı fakat Opia’da işe yaramıyordu. Çok derine inmişlerdi anlaşılan.

Peri büyüsüne başvuracaktım mecburen, “ad realitem venire debes, domina mea.” Gerçeğe gelmelisiniz, leydim. Ellerimi gözlerinin özerine tuttum ve sözlerimi gerçekleşene kadar tekrarladım. Ancak buna da cevap vermedi. “lan ne görüyorsun da bu kadar cazip geldi amına koyayım?” demekten kendimi alıkoyamadım. Bu zamana kadar bu şekilde derine inen biriyle karşılaşmamıştım.

Gözlerim Güneş’i bulduğunda konuşmaya başladım. “anlaşılan biraz çirkinleşmem gerekecek.” Sertçe, “Güneş gözlerini kapat.” Dedim.

“hayır.” Yapacağımdan büyü sırasında gözlerimden korkuyordu.

“evet, şimdi gözlerini kapatacaksın.” Yine reddedecekken, “Güneş, beni dinler misin? Yap diyorsam bir bildiğimdendir. Kapat ablacım.” Pes ederek gözlerini sıkıca kapattığında ellerim Opia’nın titreyen bileğini buldu. Bileğini tutup havaya kaldırdığımda gözlerimden akan siyah sıvıları hissedebiliyordum.

“Gece, yapma. Zihni tuzak olabilir.” Larin’in uyarısına sadece sırıttım. “unuttun mu Su, ben kazanana kadar benim şansım bitmedi ve bitmeyecek. Ve ben girdiğim savaşı ölecek dahi olsam kazanmadan ölmem.” Bu cümle aslında geriye kalan son umut kırıntılarımdı.

Bileğimde ki damarlardan dışarı kendini atan minik ejderham önce bana baktı sonra karşısında ki bileğe. Beyaz ve lacivertin renklerini taşıyan ejderham görevini yerine getirmek için bileğimde kıvrılarak Opia’nın bileğine ilerledi. Şoke olan bakışları hissedebiliyordum.

Minik ejderham, derin bir zihne girmek için bana yardımcı olan aynı zamanda ruh eşim olan bir yaratıktı. Aslında ruhumda yaşıyordu ancak çağırdığım zaman dışarı çıkabiliyordu. Gözlerimden siyah zehir akıyordu, aslında bu ejderhamın kanıydı.

Gözlerimden akan sıvılar sanki bir mıknatıs varmış gibi bileğine yapışmış ve bileklik formuna girmişti. Bileğimde ki 8636 dövmesi yanmaya başladığında dişlerimi sıktım. Beni kabul etmesi gerekiyordu, etmediği zaman bana zarar veriyordu. Ejderha bilekliğe dişlerini geçirdiğinde Opia’nın zihnine sızmaya çalışıyordu. Dövmem daha da yanmaya başladığında bileğimde oluşan yanma hissi ilerlemişti. Gözlerimi oraya döndüğünde sağ kolum dirseğime kadar siyah damarlara çevrilmişti.

“Gece yapma!” Larin hala uyarırken onun tüm sözlerine kulaklarımı tıkamıştım.

“Aperi mihi mentem tusm, principissa fulminis.” Zihnini bana aç, yıldırım prensesi. İşe yaramak zorundaydı, yoksa gerçeklik ile hayat arasında sıkışabilir ve onu kurtaramayabilirdik. “monstra mihi quid tibi dolorem afferat, principissa.” Bana neyin acı verdiğini göster, prenses. Geçitler arasında sadece Latince konuşulurdu. Bu dünya dinlinin İngilizce olması gibi bir şeydi.

“bileğinde ki o şeyler de ne?” Hun’un kin dolu sesini zar zor duymuştum, kendine soruyor gibiydi. Hepimize karşı beslendiği o kinin sebebini az çok tahmin edebiliyordum.

Sözlerimi beş kare daha tekrar ettikten sonra Opia cevap vermiş ejderhamın ısırığını kabul etmişti. Ejderham bileğine küçük bir ısırık bırakarak bana kan yoluyla geçit açmıştı. Derin bir nefes alıp, “bunu yapmaktan nefret ediyorum,” dedim ve parmaklarımı kana bastırdım. Zihnine öyle hızlı geçiş yapmıştım ki başım feci dönüyordu.

--------------------------------------------------.)(.-------------------------------------------------------

Yazarın anlatımıyla…

“ne oldu şimdi, İkisinin gözleri niye beyaz?” İzel’in endişeli sözleri odada ki herkesi germişti çünkü Larin ve Güneş dışında ne olduğunu bilen kimse yoktu. Gece, Opia’nın zihninde acı gerçeklerle yüzleşirken ekip ne olduğunu anlamaya çalışır vaziyette bekliyorlardı.

Tüm gözler Larin’in üzerindeydi. Ancak o bile burada ne olduğunu tam olarak anlamamıştı, arkadaşının bu kadar ileri zihin ustası olduğunu bilmiyordu. Bildiği tek şey durduğu yerde bile zihin okuyabilmesiydi, bu onu bile aşmıştı.

Güneş asla konuşamazdı yemini vardı. Burada ki her şeyi bilse bile konuşmasının imkânı yoktu, kimse Gece’nin zihin okuyabildiğini bilmiyordu.

Çıkmazın ortasında herkes Gece’nin ve Opia’nın uyanmasını bekliyordu. Cevabı sadece onlardan alacakları belliydi.

Mirza, yasladığı duvarda gözlerini Gece’den ayırmadan bekliyordu. Bakışları sürekli gözlerinden akan sıvıdan geriye kalan siyah lekelere ve kolunda ki siyah damarlara takılıyordu. Neyin içine düştüğünü asla anlamamıştı ancak garip bir şekilde içinde, Gece ve arkadaşlarına doğuştan gelen bir güven vardı. Hâlbuki onları tanıyalı iki gün olmuştu ki tanıdığından bile şüpheliydi.

Özellikle Gece, bazen gözlemlerine göre bazen ise tam tersi davranıyordu. Bu onun için en büyük şok dalgasıydı. Onu bu şekilde doğaüstü görmek asla beklemediği bir şeydi.

Aren, geldiği yerde bile bu olaya hiç rastlamamıştı. Hâlbuki kardeşi şeytan krallığındandı ve o bile bu kadar iyi zihinle oynayamıyordu. Aren şöyle bir düşünmüştü de aslında hiç oynayamıyordu.

Aradan neredeyse bir saat geçmişti ancak ne uyanan ne de tepki veren yoktu. İşlerin rengi Gece’nin burnundan boşanan kanlarla değişmişti. Karnında ki yarası o kadar çok kanamıştı ki üzerinde ki beyaz tişört neredeyse kızıla dönmüştü.

Larin’i korku kaplarken elini Gece’nin eline koyarak görü almaya çalıştı ancak Gece onu reddetmişti. “izin ver işte geri zekâlı! Ne oluyorsa yardım edeyim.” Larin bağırırken Mehlika boynunda ki iblis dizginleyici kolyeyi her ihtimale karşı Opia’nın boynuna taktı.

Çünkü Opia, melek, vampir ve iblis kanının meleziydi. Ve şuan gücünü kontrol edemediği aşikârdı. Gece kontrol edebiliyordu. Aslında herkes öyle düşünüyordu ancak edemediği zamanlardan kardeşi dışında kimsenin haberi yoktu.

Alpay, “sakin ol, senin burada kendini paralaman orada olanlara yardımcı olmayacak sonuçta.” diyerek Larin’i sakinleştirmeye çalışsa da nafileydi.

Güneş, verilen sakinleştiriciler yüzünden uyuya kalmıştı. Aren, onun oturduğu berjerin sırt kısmına yaslanmış olanları izliyordu. Güneş, aslında kardeşinin çektiği acıyı hissediyordu ama tepki veremiyordu.

Mirza tedirgin olsa da Gece’nin yanına gelerek oturdu, ellerini saçlarına götürerek yumuşacık ve şeftali kokan saçlarını okşamaya başladı. Bunu Larin’den öğrenmişti ve bir işe yaramak için öğrendiğini yaparak şeftali kokuluyu sakinleştirmeye çalışıyordu. Burnunda gelen kana tampon yapmak için yanında ki sehpada duran peçeteyi alarak burnuna yasladı.

Larin sadece yardım etmek istiyordu ancak başarılı olamıyordu. Batın, Serein ve Milan diyara dönmek zorunda kalmıştı, halkı sakinleştirmek onlara düşmüştü. Mira ve Alpay, Larin’i dizginlemeye çalışırken Mehlika Opia’nın titremelerini dindirmeye çalışıyordu.

Gece’nin sağlığı ile ilgilenebilen tek kişi Mirza idi.

Kayıp soylular kendi hallerinde yaşadıklarını sindirmeye çalışıyordu, Marsel İzel’in tedirginliğini almak için çabalarken Aren Güneş’in başında duruyordu.

Mirza, salona girdiğinde fark etmişti Gece’nin yarasının daha çok kanadığını. Ancak olay anı yüzünden bir şey diyememiş susmuştu. Gece’de fark ettiği en büyük detay; kendi canını asla önemsemiyor olmasına rağmen karşısında değer verdiği kim olursa olsun onun için kendini bile feda edecek boyuta gelebilmesiydi.

Güneş için yerde sürünürken bacaklarında oluşan yaralar umurunda olmamıştı, Serein yara almasın diye en büyük Ruhdikenleri o öldürmüştü, Opia bu hale geldiğinde ilk kendini öne atmış onu kurtarmak için tehlikeli olan her ne ise yapmayı göze almıştı. Arkadaşlarını güldürmek ya da onları mutlu etmek için her şey yapıyordu ancak yalnız başına kaldığında soğuk bir ifadeyle boşluğu seyrediyordu. Kabuğuna saklanıyor sanki biri bir açığını bulacak diye dikenlerini batırıyordu.

O sevdiği birine bir şey olmasın diye sürekli kendini feda ediyordu.

Bu intihar değil de neydi?

Gece’nin bedeninde hissettiği bariz rahatlamayla derin bir nefes almıştı, Mirza. Bu hareket ona gerçekten de iyi geliyordu. Birine ihtiyacı olmadığını ya da tek başına olmak istediğini gösteriyordu ama içinde sürekli ilgiye ve ufacık da olsa sevgiye muhtaç olan kız çocuğunu gizlemeyi bazen başaramıyordu.

Mirza onu çok izlemişti. Sadece 2 gün değil, 1hafta değil, 1 yıl değil; 5 yıldır. Tesadüfen girmişti hayatına ve o günden beri her yerde karşısına çıkmıştı. Ama sanırım Gece onu hatırlamıyordu. Bu onu biraz kırıyordu. Ama sorun değildi, onu uzaktan da olsa tanımaya başlamak çok güzeldi.

Garip bir şekilde herkese soğuk olan, sadece kulaklığı ile yaşayan, her hafta kavga eden, kimseyle mecbur kalmadıkça iletişime geçmeyen Mirza, ona karşı öyle değildi. Gördüğü ve duyduğu onca acıdan sonra ona karşı daha da ısınmıştı, ’Gölge’ denen kişiyi merak etmiyor değildi, hatta Gece’nin ölen birine gitmek istemesi oldukça sinirlerini bozmuştu. Ama onu ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokmak istemediği için susuyordu.

Ana dönmesiyle birlikte bedenini soğuk bir ürperti kaplamıştı Mirza’nın. Opia’nın gözlerini açmasıyla birlikte endişeler geçmeye yerine merak duygusu almaya başlamıştı. Ağlamaya başlayan bedene sarılan kişi Mehlika’idi.

Mirza ise Gece’nin neden gözlerini açmadığını düşünüyordu. “Larin, O neden gözlerini açmadı?” ellini Gece’nin yumuşak ve pürüzsüz olan yanağına koyarak yüzüne bakmaya çalıştı. Teni o kadar soğuktu ki ölü bir bedenden farklı değildi. Bu onun daha da gerilmesine sebep olmuştu.

Gece birden gözlerini açtığında gördüğü mavinin her tonunu barındıran gözlerle derin bir nefes aldı. Yeşil, turkuaz ve lacivert halinde giden gözleri onu nasıl rahatlatıyordu anlamıyordu.

Rengini fark ettiğinde kaşlarını çattı, neden üzgündü? Üzgünken gözleri bu renge bürünüyordu. Gece, bir süre gözlerine korkuyla baktığında Opia’nın hıçkırık sesleri onu gerçeğe çekmişçesine titredi. Nerede kiminle ne halde olduğunu fark etmek onu bir hayli germişti.

Yanakları kızardığında Mirza’nın çatılan kaşları düzeldi, karşısında oturan ve adam öldüren kadın utanmıştı.

“Rexaria…” diye sayıklayan Opia kendinden geçmiş haldeydi. Kardeşine bir şey olacak korkusu her yerini sarmış onu boğuyordu. “…kardeşim…”

Kimse ne olduğunu anlayamazken Gece ayağa kalkıp yatak odasına fırladı, Larin ve diğerleri arkasından ne olduğunu anlamaya çalışır bir şekilde bakarken, o odadan 3 dakikada çıkmıştı.

Üzerine giydiği siyah tayt, badi ve deri ceketiyle çıktığında Hun kaşlarını kaldırarak hızlılığına tepki verdi. Bunu kimse görmemişti. Kapıya ilerleyip siyah topuklu botlarını giymeye çalışırken aynı zamanda burnunu ve yanaklarını ıslak mendille temizliyordu.

Ayılmış olan Güneş hemen yanına koştu. Acı o kadar katlanılmaz boyuttaydı ki onu ayıltmayı başarmıştı.

“nereye gidiyorsun? Yaran kanıyordu ve bize burada ne olduğunu anlatmadınız bile. Gece, iyi değilsin nereye gidiyorsun daha yeni yara aldın ve oldukça ölümcül bir yaraydı.” Güneş gitmemesi gerektiğine ablasına söylüyor ancak Gece onu asla dinlemeden saçlarını toplamakla uğraşıyordu.

Gece kapıyı açmak için kolunu uzattığında, Güneş onu durdurdu, “Gece… Gitme. İyi gözükmüyorsun. ”

Gece, Güneş’e her şeyi bakışlarıyla anlatmıştı; “eğer gitmezsem burada olan biri ölecek, gitmem gerekli. İblisler onları alsın mı istiyorsun? Rexaria çok kötü bir yola girdi ve o yolun çıkmazında olan kapı benim kardeşim. Söz veriyorum geri geleceğim.”

Güneş irkilerek geri çekildiğinde Gece kapıyı sertçe açıp kendini dışarıya attı ve arkasından kapıyı sertçe kapattı.

Onun arkasından geriye dehşet, korku ve önlenemez merak kalmıştı.

Gece, gerçeğin mi yalan olduğunu yoksa yalanın mı gerçek olduğunu öğrenmek için çıktığı o evde korku bırakmıştı. Kimseye açıklayamayacağı olaylar mevcuttu.

Sizce hangisiydi? Gerçek mi yalandı, yalan mı gerçekti?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.