İçeriğe geç

ilk dolunay

Bölüm 12 · 14 dk okuma

ilk dolunay

Bölüm 12

Ejderhanın Ruhunu Taşıyan

“inkâr tutsaklık, inanç özgürlüktür.”

Gece Larossa

Oynanamayan her oyun, bir çocuğun hırsıdır.

Görülmeyen her soru, cevabın hırsıdır.

Dinlenilmeyen her acı, ilacın hırsıdır.

Kazanılamayan her savaş, galibiyetin hırsıdır.

Susturulamayan her gürültü, sessizliğin hırsıdır.

Zamanın hırsı; akıp gidecek olmasının bilincinde olmasıdır.

Bedenimde ki acı katlanılmaz değildi kesinlikle. Ancak üzerimde olan bakışlar ve ilgi beni germekle kalmıyor boğuyordu. Bedenimde ki zehirin aklımda oynadığı o kısa zamanda ne yaptım, neler dedim hatırlamıyordum. Daha doğrusu bilmiyordum. Ancak bedenime yapılan o acı, beni kâbustan özgürlüğe kavuşturmuştu.

Yaşadığım bir diğer sürpriz, uyandığımda karşımda Mirza’yı görmemdi. Eğer sayıkladığım –bir şeyler sayıkladığımdan eminim- şeyleri duyduysa Larin’in elimden çekeceği vardı. Kimsenin bilmesini istemediğim anılarımı duymamalıydı.

Kimse.

Duvar köşesine sinmiş olan Alpay ile gözlerim kesişince bakışlarım istemsizce yumuşadı. “ne oldu, niye muzunu kaptırmış maymun gibi bakıyorsun?”

İlgisini çekmeyi başarmış olmalıyım ki, “maymun mu, doğrusu süt dökmüş kedi değil miydi onun?” dedi.

“bende biliyorum doğrusunu. Ancak bu tipine maymun dememek, kedilere hakaret olurdu. Maymunlar da süt tüketmediğine göre.” Alpay ile uğraşmaktan her zaman zevk almışımdır. “çıkar ağzındaki baklayı, neyin sorusu dönüyor kafanda?”

“ben şuan ölmüş ama dirilmiş olan biriyle mi konuşuyorum.” Kendini aramızdan soyutlamış olan Mirza dışında herkes gülüyordu. Ona ne olmuştu bilmiyordum. “dirilmiş bir Gece mi var karşımda?”

“hayır, geri zekâlı ne dirilmesi? Dirilmek için yüz yıl beklemesi lazım.” Kıkırtıları arasından zar zor konuşan Batın’ın sözleri ile Alpay’ın kafası daha da karışmış gözüküyordu.

“o zaman ruhu mu burada sadece?” ben bile bu haline elimden olamadan kahkaha atmıştım. Ki bu çok nadir olan bir şeydi. Kahkahamı görünce Alpay’ın devreler iyice yandı. “kesinlikle ölü.”

Aramıza dâhil olmaya karar vermiş olan Mirza, “sence ölü olsa bedeninden kan akar mı?” diyerek çok mantıklı bir tespitte bulundu. “mantık sizin diyarda pek kullanılan bir şey değil sanırım.”

Mira, Alpay’ın ensesine okkalı bir tokat attı. Kimse ondan çıkan “ah!” sesini umursamadı. Mira, elini Alpay’ın ensesinden çekmezken, “senin mallığın yüzünden bizi de yanlış tanıyorlar. Köklerimi çürütüyorsun Alpay!” diyerek hepimizi gülme krizine soktu.

“ne yani şimdi Gece ölü ama değil mi?”

Alayla ve dehşetle, “kahretsin bu çocuk çok zeki!” derken bakışlarım baştan aşağı karşımda ki maymunu dikizliyordu.

Aslında şöyle bir gerçek var ki şuan burada ki herkes kafasını dağıtmak için gülüyordu. Alpay’da biz gülelim diye böyle saçma davranıyordu. Birkaç dakika sonra ne olacağını bilmeden hepimiz gülerek yaşadıklarımızı unutmaya çalışıyorduk.

Dışarıdan bakınca tımarhanelik deli gibi gözüktüğümüze emindim.

Yüzümde mani olamadığım ciddiyetlik doğarken yerimde dikleşmeye çalıştım. Bunu fark eden Milan eliyle belime destek oldu. “tamam, yeter bu kadar ciddiyetsizlik.”

Gözlerimiz Mira ile kesişti. Aramızda geçen uzun bakışmayı Batın’ın tekdüze çıkan sesi böldü. “kraliçemiz görev diyor arkadaşlar.”

Hiç içten sayılmayacak bir şekilde tebessüm ederken, “hı, kalk git kendi görünü topla önce.” Dedim. “geçen gece toplantı da olman gerekirken neredeydin, Batın?”

Batın’ın rengi solarken, Alpay gülmemek için yanağının içini ısırıyordu. “yani şimdi bu kadar kişinin içinde, özellikle fanilerin içinde bunları mı konuşacağız?”

“evet.” Batın’ın yutkunuş seslerini buradan bile duyabiliyordum. “benim acil işimin çıktığı zamanlarda toplantılara siz giriyorsunuz değil mi Batın, peki Larin toplantıdayken sen nerdeydin?”

“Ben, Larin toplantıda iyi iş çı-“

Sözlerini kesen benim alaylı sesim oldu, “sen Larin toplantıda iyi iş çıkarır diye düşünerek benim haberim olmadan vampir krallığına, Almila Valkyrie ile buluşmaya gittin.”

Odada derin bir sessizlik hâkim olurken ilk tepki Marsel’den geldi, “ha siktir, kanka sen tek gecelik ilişkilere mi gidiyorsun?” aklına niye tek gecelik ilişkiler gelmişti ki şimdi bunun? Olayın onunla alakası yoktu.

Gülmemek için epey bir çaba sarf etmekle uğraşırken üstümde bir çift çağla yeşili bakışlarını hissedebiliyordum. Opia yapmaya çalıştığım şeyi anladığında kahkaha attı. Kulağımın dibinde attığı kahkahaya yüzümü buruştururdum.

Batın ise o sırada kendini Marsel’e açıklamaya çalışıyordu. “hayır oğlum, salak mısın, oradan bakınca pezevenk gibi mi duruyorum? “

Cevap ise en beklenmeyen kişiden yani canım kardeşimden geldi, “Batın, yaşıtımsın diye bir şey demek istemiyordum ama bu saatten sonra aramızda 10 metrelik mesafe olsun kanka.”

Kardeşime dehşetle bakan Batın’a gülememek epey zorlaşıyordu. “Güneş sende mi be? Lan sana o kadar havuçlu kekimden veriyorum, bu muydu karşılığı?”

Zorlukla kaşlarımı çattım, “düzgün konuş lan kardeşimle, vermeseydin havuçlu kekini o zaman. Yemekhanede havuçlu kek yiyen başka insan mı yoktu?” birazdan kahkaha atma ihtimalim yüzde doksan dokuzdu.

“abla etme ama ya! Hiç yapar mıyım ben öyle pezevenklikler, Mehlika o işin ustası. Ben her sabah işime gücüme giden namuslu bir insanım, teessüf ederim.” Derin bir nefes aldı, “ablam, gerçekten onun için gitmedim ya!”

Batın ile ilk karşılaştığımızdan beri bana ‘abla’ derdi. Güneş bunu ilk duyduğunda cinnet geçirmişti. Benden küçüktü ve beni gerçekten ablası gibi görüyordu, içinden geldiğince bana abla derdi. Yıllar geçtikçe aramızda oluşan samimiyetle bende, ekiptekilerin bana istedikleri gibi seslenmelerine izin vermiştim.

Mehlika ona sataştığı için Batın’ın götüne ayağıyla tekme attı, yerinde sendeleyen arkadaşım eliyle vurulan yeri tutarak dehşetle Mehlika’ya baktı. Mehlika pis pis sırıtırken bu sefer Serein sataştı, “Batın’ın kızıl sevdiğini bilmiyordum. Yeşil gözlü ve yara izi olan kadınlar ne zamandan beri ilgini çekiyor Batıncım.” ‘cım’ ekini vurgulamıştı. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi aydınlandı, “Gece’nin elden geçirdiği şu prenses kızılla…” cümlesini tamamlayamadan Batın tiz bir çığlık attı.

Herkesin yüzü buruşurken Batın çıldırmak üzere gibi kızarmıştı, “saçmalayın lan, o kızıl haindi bir kere!”

“he yani hain olmasa…”

“hayvan yiyen biriyle yine birlikte olmazdım! Kız, Gece’yi öldürmek için gelmişti, ölü hayvan yerken bulduk, kızıl saçlı bir iblis prensesi ve Gece tekte kızı öldürdü?” hepimize ‘ciddi misiniz?’ bakışları attıktan sonra eliyle kusar gibi yaptı. “dişli kadın seviyorum ben. Yalvaranıyla işim olmaz.”

Herkesin anladığından emin olduktan sonra devam etti, “araştırdığım bir projem var, bazı bilgiler için vampir krallığına gittim. Orada da Almila Valkyrie ile karşılaştık. Sohbet ettik sadece, bana yardımcı oldu. Orta da düşündüğünüz gibi bir durum yok yani. Kalkıp ta seks için kendi krallığımdan çıkmam, mis gibi periler varken ne yapayım ben kan emen ruhsuzları?”

Sonunda bir kahkaha patlattım. Yaramı tutarak gülemeye devam ederken bizim ekipte gülmeye başlamıştı. Az önce fark etmiştim, Hun ve Mirza gülmüyordu. Diğerleri arada elbette gülüyordu ama o ikisi asla gülmüyordu. Hatta Hun bizden nefret eder gibi bakıyordu.

Bunun aydınlanmasıyla gülüşüm yavaşça soldu. Zar zor yutkunurken bakışlarım yine Mira ile kesişti, anlaşılan o da fark etmişti.

Faniler buradayken onların anlayamadığı kişiler ile ilgili konuşuyor ve eğleniyorduk. İkisi buraya uyum sağlayamıyordu. Kendimi birden çok kötü hissettim. Onları buraya zorla getirmiş olmalılardı ve biz, sanki onlar yokmuş gibi eğleniyorduk.

“neymiş bakalım vampir krallığına kadar gitmen gereken proje?” konuya bir yerden girmek gerekirdi.

Bakışlarımı gördüğünde ağzında gevelemeden konuya girdi. “ben bir şeylerden şüphelendim. Yani aslında imkânsız gibi duruyor ama…” eliyle ensesini kaşıdı. “ben şuan da burada fani olduğunu düşündüğümüz kişilerin kayıp soylular olduğunu düşünüyorum.”

Odada, ben ve Mira dışında ki herkesten “ne?” nidaları yükselirken Batın kısık gözleriyle beni izliyordu. Hun, sonunda dikkatini çeken bir konu bulmuş olmalı ki yerinde dikleşti, “daha açıklayıcı ol. Kayıp soylu ne demek?”

Konuyu açıklaması için Mira’ya elimle işaret ettim, “kayıp soylular bizim diyarımızda, yakutlar olarak da geçer. Bazı aileler kendi evlatlarını korumak amacıyla hafızalarını silip fani evrenine yollarlar. Fani dünyasına yollanan soyluların geçmişleri silindiği için yeniden bir hayata başlarlar. Yaşanmamış olan çocukluk anılarıyla size yeni bir geçmiş inşa ederler. Aslında amaçları sizi ölümcül taht oyunlarından korumaktır. Güçlerinizi, yapılan bir tılsımla korumaya alırlar. Siz de bir fani gibi her şeyden habersiz yaşamaya başlarsınız.”

Soluklanmak için biraz bekledi, Anka avcılarına dönerek eliyle beni işaret etti, “Gece, bir süredir bundan şüpheleniyordu. Öylesine bir fanileri korumak için bizi görevlendirmelerini hep garip bulmuştuk. Çünkü bunun için bir sürü imparatorluk örgütü vardı ancak en donanmalı olan bizi görevlendirmişlerdi.”

Buradan sonrasını anlatmaya ben devam ettim, “biz savaş örgütüyüz ama onlar bize çok kolay bir görev vermişlerdi, sorgulamamızın sebebi buydu.” Diyerek fanileri küçük görmediğimizi kayıp soylulara açıkladım. “sizlerle ilk tanıştığımda, üzerinizde olan tılsımları hissettim. Bunu sadece yönetim kurulunda olanlar hissedebilir, bu yüzden diğerlerinin hissedememesi normaldi. Konuyu Mira ile paylaşınca araştırmalara başladık, biz yeterli bilgilere erişene kadar bugünkü olay yaşandı.”

Bakışlarımı İzel’e çevirdim, “bugün geçirdiğin kriz tılsımının kendini imha etmesi yüzünden oluştu. Bakışlarında gördüğüm şey de tezimin doğru olduğunu bana kanıtladı.” Başımı omzuma doğru eğerek tebessüm ettim. “sen zaten bir şeyler hatırlıyor olmalısın ki bize olan tavrın ve bakışların değişti.”

İzel, sakladığı şeyin ortaya çıkması yüzünden gerilirken Opia bakışımla yanına gidip elini omzuna koydu, “gerilmene gerek yok, sen de içinde bulunduğun durumu anlamaya çalışıyordun sonuçta.” Diyerek onu sakinleştirdi. “ama neler hatırladığını söylersen sana yardımcı olabiliriz.”

Tırnaklarıyla oynarken bakışları halının üzerinde geziniyordu. “b-ben Gece’yi hatırlıyorum biraz. Yani o olduğundan tam emin değilim ama…” Bakışları hala halıdaydı, “…çocukken kaçırıldığımı hatırlıyorum, götürüldüğüm yerde siyah saçları ve aynı Gece gibi gözleri olan bir kız vardı.”

Kafasını kaldırıp bana baktığında yutkunmak zorunda kaldım. “vücudunda bazı izler vardı. Kötü izler. Tek çocuk o da değildi bir sürü çocuk vardı. Aradan geçen zamandan sonra anladım ki orada ki herkes zorla götürülmüş. Oraya zorla getirilmeyen tek kişi, mavi gözlü kızdı.” Ayakta durmakta zorluk çekince yanında ki siyah berjere oturdu ve bana bakmaya devam etti. “o mavi gözlü kız bana dokunmalarını engellemeye çalışıyordu, orada ki herkese dokunmalarını engellemeye çalışıyordu. Tam net değil ama bazı anlar var, vücuduma zorla iğne saplıyorlar. Acı çekiyorum. Sonra mavi gözlü kız geliyor, bana iğne yapan adamı engellemeye çalışıyor, başarısız oluyor. Adam ona vurup gözümün önünde dövmeye başlıyor, sonra bana yapılan iğnenin aynısından o kıza da yapılıyor. İğne yapıldıktan sonra kızın ağzından ve burnundan kan gelince ben çırpınmaya başlıyorum. Sonra kızı alıp tam karşıma zincirliyorlar. Sonra adamlar gidiyor…”

Hüngür hüngür ağlamaya başlayınca Opia sırtını sıvazlayarak destek olmaya çalıştı, bende hatırlamaya başlıyordum o anları. Ve acıtıyordu.

“…zincire takıldıktan sonra kız, baygın bakışlarla bana bir şeyler diyor ama ne dediğini hatırlamıyorum. Sonra vücudu o kadar çok titremeye başlıyor ki çığlık atmaya başlıyor. Boynunda siyah damarlar belirmeye başlıyor, gözleri geriye kaydığında o kadar korkunç görünüyordu ki ben daha çok ağlamaya ve yardım istemeye başlıyorum.”

Gerisini anlatmakta zorluk çeker gibi olunca Güneş, “sonra ne oluyor?” derken titriyordu.

“s-sonra iğneyi vuran adam odaya tekrar geliyor, kızın önünde diz çökünce ben zincirlerden kurtulmaya çalışıyorum ama başaramıyorum. Adamın dediği bazı şeyleri hatırlıyorum,” gözlerini sıkıca kapatıp dudaklarını araladı.

“benim kızım başkalarını korumaya çalışırken kendini ölümle itiyor, yazık. Sana acıyorum, bir babanın en büyük hatasısın, benim en büyük hatamsın. Eğer beni gururlandırmak istiyorsan sesini kes ve babana baş kaldırma, prenses.”

Sözleri onunla aynı anda söyledim.

“benim kızım başkalarını korumaya çalışırken kendini ölümle itiyor, yazık. Sana acıyorum, bir babanın en büyük hatasısın, benim en büyük hatamsın. Eğer beni gururlandırmak istiyorsan sesini kes ve babana baş kaldırma, prenses.”

İzel’in bakışları bana o kadar hızlı döndü ki boynunun acıdığına emindim, “sonrasında ne oluyor hatırlamıyorum ama bir başka zamandan daha anı var. Karnımda derin bir yaram var, bir odanın içinde yerde yatıyorum. Sonrasında odaya biri geliyor ama kafamı kaldırıp bakacak gücümün olmadığını hissediyorum. Gelen kişi önümde diz çökünce anlıyorum kim olduğunu, siyah saçları ve gri gözleri olan bir erkek çocuğu çıkartıyor beni o odadan.”

Batın bana bakarak “Tunak?” diye sorunca başımı salladım.

“evet! Çocuğun adı Tunak’tı. “deyince İzel, bu sefer başımı öne eğdim. Onu o gün oraya ben göndermiştim. Ölen arkadaşım Tunak.

“bana mavi gözlü kızın, onu buraya gönderdiğini söylemişti. Sonra beni nasıl açtıklarını bilmediğim havalandırmadan çıkardı. Ve sonra geri gitti. Bende saray gibi bir yere giderek kırmızı saçlı bir kadına sarılıyorum, bana benziyordu. Ondan sonrasını hatırlamıyorum, hepsi bu kadar.”

İzel susunca odada uzun süre sessizlik hâkim oldu. Sessizliğin beni içine çektiğini hissediyordum. Herkes öyle gerilmişti ki kimse konuşmuyordu. İzel’e o iğnelerin amacını anlatmam gerekliydi ama yapamıyordum. O gün oradan çıkarak ne kadar şanslı olduğunu ona anlatmam gerekirdi ama onu da yapamıyordum.

“ben oradan çıktıktan sonra ne oldu?” İşte gelmişti o cevaplamaya korktuğum soru. İçimde bir yerlerde cesaret kırıntısı aradım ama bulamıyordum. Derin bir nefes alarak karşımda ki duvara diktim bakışlarımı.

Bunu yapmalıyız, Lavin.

Biliyorum içses, ama korkuyorum.

Neyden?

Geçmişimden.

Gözlerimi duvardan çekebildiğimde Mirza’ya baktım. O da bana bakıyordum. Bakışlarında boşluk vardı. Öylece, sanki hiçbir şey umurunda değil gibi bakıyordu bana. İçimde yeşeren cesaret ile dudaklarımı aralayıp başımı tekrar karşımda ki duvara çevirdim.

“katliam çıktı. Bulunduğumuz binaya suikast düzenlendi, kaçmaya çalışan denekleri öldürdüler. Çok fazla yaralı vardı, kimsenin umurunda olmadık. Umurlarında olan tek şey bazı formüllerin yok olmuş olmasıydı. Kaybolan formüllerinin denendiği denekleri, artık işe yaramayacakları için öldürdüler. “ bacaklarımı kendime çekerek yerimde dikleştim.

“eğer seni, o gün oradan çıkarmamış olsaydık öldürülenler arasında sende olacaktın. Hepimizde olduğu gibi genetiğini mutasyona uğratıp, bugünkü Ruhdikenler gibi bir yaratığa dönüşecektin. Elimden geldiğince diğerlerini de kurtarmaya çalıştım ama…”

Devamını getiremedim. Derince yutkundum ancak bu, boğazımda ki yumruyu geçirmeye yetmedi. Milan kolumu okşayınca trense girdiğimi fark ederek irkildim. “çocuktun, Gece. Daha küçücük bir çocukken onları kurtarmaya çalışman bile büyük bir şey. Kendini suçlama.”

İzel anlattıklarımı düşünüyor gibiydi. Geçmişimi herkesin içinde konuşmayı sevmezdim. Hele de beni tanımayan kişilerin yanındayken asla. Diğerleri de geçmişlerini hatırlamaya çalışıyorlardı. Herkes sessizdi.

“orada tam olarak nasıl denekler yapılıyordu? Ne oldu da böyle bir şey yapmaya gerek duyuldu?” Belfü’nün sorusu beni gerdiği gibi diğerlerini de germişti. Bunu anlatmak benim için zorlayıcı olmayacak diye düşünüyordum ama sanırım yanılmıştım.

“diyarımızda taht kavgası vardı. İç savaş çıkmaya yakındı, her bir krallık sahibi güçlenmek için halkını kullanmaya başlamıştı.” Kendime çektiğim bacaklarıma daha sıkı sarıldım. “silahlarla güçlendiklerini düşünmemeye başlamışlardı, bunun için ortaya çıkan bir fikir vardı. Gen profesörü Simon, diyarın imparatoru olmak istiyordu.

Bunun için de çeşitli fikirler üretmeye başladı, eğer halkını diyarda ki tüm krallıkların kanlarına sahip oldurabilirse elinde büyük bir koz olacağını düşünüyordu. Bu sayede elinde tüm krallıklara karşı bir silah olacaktı. Bunun için denklere başladı. İblis krallığının halkına sahipti, yetişkinleri kaçırıp üzerlerinde deneyler yapamaya başladı ancak gelişimi tamamlamış birinin üzerinde fikri başarısız oldu. Bu sefer gelişim çağında ki çocuklara el koymaya başladı, onları denek haline getirip, işkenceye maruz bıraktı. İlk deneyi Morsana adında, 5 yaşında olan bir erkek çocuktu. Krallıklardan topladığı kanlarla ve kimyasal maddelerle çocuğun geniyle oynamaya başladı. Aylarca tevdi gördü. 8 ayın ardından Morsana tedavilere cevap verdi. Simon’un elinde artık üç kana sahip bir melez vardı.

Çocuğun psikolojisi zamanla bozulduğu için bazı şeyleri unutmaya başlamıştır. Adını unutan Morsana’ya Simon yeni bir ad verir ve bunu bileğine kazır. Çocuğun ismini denek bir koymuştur ve çocuğun bileğinde bir rakamı vardır. İblis, şeytan ve peri kanına sahip olmuş olan Morsana’nın bedeni, bir ay sonra işkenceleri kaldıramayacak duruma geldiğinde organları iflas eder ve beyin ölümü gerçekleşir.”

Sadece anlatmak ve kurtulmak istiyordum. Nasıl anlattığım umurumda bile değildi ki transa girmiş gibi konuştuğumun bende fakındaydım.

“ ölen çocukla birlikte Simon asla durmaz ve kendi krallığında ki çocukları kaçırıp deneyler yapmaya devam eder. Her çocuk farklı şekilde mutasyona uğruyor, farklı kanlara sahip oluyordur. Bu sırada çocuklara adlarını unutmalarını sadece bileklerinde yazılı olan sayıları kullanmalarını emreder. Çocuklara teker teker sayı vermek yerine adlarını sayılara çevirmeye karar verir. Her deneyin bileğinde sayılardan adları yazılıdır arık.

Bir gün profesöre ihanet eden bir hemşire, yapılan bu denekleri diyara yayar. Tüm diyar bu fikri kullanmaya başlar, herkes çocuklarına işkencelerle farklı DNA’lar kazandırmaya çalışır. Çoğu başarılı olur ancak bu sırada ölen çocuk sayısı gittikçe artmaktadır. Fakat bu kimsenin umurunda değildir. Bu sırada Simon, peri krallığından Luna adında bir kadından çocuk sahibi olur. Kendi çocuğunda bile deney yapmaya başlamıştır ancak amacı çok farklıdır.

Diğer çocuklar bir ya da iki farklı DNA’ya sahip olabiliyorken kendi çocuğunun tüm DNA’lara sahip olmasını ister, bu sayede elinde en büyük koz olacak ve İmparatorluk tahtına oturabilecektir. Düşündüğü gibi de olur çocuğu tüm farklı genlere çeşitli ilaç ve işkencelerle sahip olur ancak her şey planladığı gibi gitmez. Tedavileri uyguladığı binada bir patlama meydana gelir ve…” daha fazla devam edemeyeceğimi anlayınca, “bu kadar.” Diyerek sustum.

Duvarı izlemeye devam ediyordum, artık varlığına alıştığım sessizlik yine vardı. Herkes anlattıklarımı anlamaya ve sindirmeye çalışıyordu.

Aradan geçen yarım saatin ardından Mirza oturduğu yerden kalkarak bakışlarımı diktiğim duvara yaslanarak ona bakmamı sağladı. “sen bu kadar şeyi nasıl biliyorsun?” derince yutkunmak ve gözlerimi kırpıştırarak gözyaşlarımı engellemeye çalıştım. Başarılı oldum da fakat ellerimin titremesine engel olamamıştım.

Sağ bileğimi yukarı kaldırarak odada ki herkes görüş açısına doğrulttum.

8636. Gece. Lanetli çocuk. Kayıp prenses. Kraliçe Larossa.

Bu saydıklarımın hepsi bendim. Ama bir zamanlar sadece 8636’ydım.

Mirza’nın kaşları çatılırken anlamakta zorluk çekiyor gibi bir hali vardı. “sen? Hangisi-” sözlerini hışımla kestim, “ben o çocuğum, tüm genetiğe sahip olan denek. Denek 8636.”

Kayıp soyluların ağızları şaşkınlıkla aralanırken Anka avcıları ve İzel ifadesizdi. Bunu tahmin etmiş olmalıydı zaten.

“annene ne oldu?” diye soran Belfü’ye net ve hızlı bir cevap verdim. “öldü.”

Yani bildiğim bu yöndeydi. Sürpriz yumurtadan çıkan kardeşim gibi bir de annem çıkarsa meydana artık şaşırmazdım doğrusu. Babamın bana miras olarak bıraktığı sürprizler oldukça şaşırtıcıydı.

Mirza yavaş yavaş anlamaya başlıyordu, “sen Ruhdikenlere melez kraliçe derken bundan bahsediyordun. Arkadaşlarının bize anlattığı, babandan gördüğün şiddet de buydu.” Kurduğu cümleyle bakışlarım o kadar hızlı bir şekilde Larin’e döndü ki gözlerim sızlamıştı.

Larin bana değil Aren’e bakıyordu. Daha kim bilir ne anlatmışlardı.

Of!

Sakin.

Kes, içses.

İzel’in titreyen sesini duyduğum ilgim ona döndü. “öğrendiğimiz kadarıyla Tunak… Tunak öldü demiştiniz. O g-gerçekten öldü mü?” keşke bundan bende emin olabilseydim.

Ben bu soruyu cevapsız bırakmaya kararlıydım ancak Marsel değildi anlaşılan, “emin değiliz.”

“o da kurtuldu mu oradan?”

Bunu cevaplaması gereken bendim, “ejderhanın ruhu vardı onun içinde. Özgür olmak en büyük hayaliydi. Ben ona söz vermiştim ama onu oradan kurtaramadım. O imparatorluğa çalıştı. Ben karşıtı oldum o yanlısı. O ejderhanın ruhunu taşıyan birisiydi, ben ise ölü bir cesedin.”

“aslında…” diyen Alpay ile yerimde dikleştim. “ejderhanın ruhunu taşıyan ölmemiş.” Bana doğru yaklaşarak devam etti, “Tunak yaşıyor, ölmemiş. “

Siktir!

Şükürler olsun.

Derin bir nefes aldım. İçimden derin bir yük kalkmış gibi hissediyorum.

Ejderha ruhlu şövalye yaşıyor.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.