“Kimin için öldüyseniz ödülünüzü bekleyin.”
Larin Shadofury
Bazen sadece bir satranç tahtası olmak istersin. Herkes senin oyununun kurallarına göre yaşasın ve sensiz bir hiç olsun. Her şeyin temelinde sen ol, her şey senin üzerine kurulu bir düzende yaşam bulsun. Tıpkı taşları olsa bile tahtası olmayınca oynanamayan satranç gibi…
Mutluyum. Gerçekten mutluyum.
Etrafım gerçekten mutsuz insanlarla sarılı olunca, ben gerçekten mutluyum.
Çocukluğumun geçtiği arkadaşımın, günlerce nasıl eridiğine şahit olmuş biriyim. O neşeli, heyecanlı, renk dolu Lavin’in, günler geçtikçe nasıl renklerinin söndüğüne, mutsuzluğun her santimini sardığına, heyecanın yerini öfke aldığında, nasıl çöktüğüne şahit olan biriyim.
Ben, Larin. Su perisi. Annesini ve küçük kız kardeşini ölümün sıcak, tutkulu olan kollarına teslim ettikten sonra kendi kendini büyütmüş insan. Hayatının çoğu anı mücadele etmekle geçirmiş, kimsenin kuklası olmamak için çaba göstermiş ama yine de sevgiden mahrum kalmış bir insanım.
Kahrolası bu dünyada türlü işkencelere dayanmaya çalışmak, beni güçlü yapan tek şeydi.
Varoluşum sudandır. Yok, oluşum buzdandır. Suyum, buzum, sararmış birer yaprağım. Ben kendi hayatımın satranç tahtasıyım. Ve bir gün, bu satranç oyununun taşları kaybolduğunda geriye kalan tek şey…
Kollarımda baygın bir şekilde yatan kişi, benim hayatımın en değerlilerinden biriydi. Kaçıncı kez kollarımda bilinci kapalı bir şekilde yatıyordu? 8? 12? 24?..
“kayıp soylular.” Burnundan kan akarken bile fanileri düşünüyordu. “İzel,” gözleri geriye kaymaya başlamıştı. “Larin, ruhum…” dediklerini zar zor anlayabiliyordum fakat son dediğini net bir şekilde anlamıştım. Bayıldığında, Mirza son andan elini başının altına koyarak çarpmasını engellemişti.
“Gece!” yanağına yavaşça vurarak kendine getirmeye çalışıyordum fakat nafileydi. “zehir vücuduna yayılmaya başlıyor.”
Gözlerimiz Batın ile kesişti, ne demek istediğimi anladığında ortadan kayboldu. Arkasından kalan boşluğa bakarken, ellerim titremeye başlamıştı. Titreyen ellerimi nabzına götürerek içimden saymaya başladım. Bu, Güneş’ten öğrendiğim bir şeydi.
İzel, paytak adımlarla yanımıza gelerek yere oturdu, “ölecek mi?” ellerini ona uzatmak istediğinde, kendimle birlikte kucağımda ki canı geriye çektim. Bu gözlerinin dolup, kaşlarına çatmasına sebep olmuştu. “şimdi sen mi onu, benden koruyorsun?” kaşlarım yavaşça çatılırken dediklerini anlamaya çalışıyordum.
“boş boş konuşma, senin hayatını kurtaran kıza nefret besleyen sendin!”
Herkesin bakışları birbirine dönerken ben, gözlerimi İzel’e kilitlemiş, Gece’yi daha da sarıp sarmalıyordum. “Larin, nefes alamayacak.” Mirza kucağımdaki bedene garip duygularla bakıyordu.
“anlamadım?” elleriyle Gece’yi gösterdiğinde ancak idrak edebildim. Öyle bir sarılmıştım ki canıma, nefes almasını zorlaştırıyordum. “Alkım, şey Gece2nin yarasına bir bakabilir misin, belki anlamazsın ama en azından kanamasını durdurmayı denesen?” öyle zor durumdaydık ki, canımı iyileştirebilmek için, fanilerden medet umar olmuştum.
“bakabilirim, ama bize gerçekleri anlatmanız karşılığında.” Kafamı hızlıca aşağı yukarı sallayarak onayladım. Unutacaklardı nasıl olsa.
Ayağa kalkarak yanımda diz çöktü, üzerindeki sweatshirt’ü çıkartarak yastık haline getirdi, kafasının altına yerleştirdikten sonra yarasına sardığımız ceketi çözdü. Yarasının üzerinden çıkan ceketle birlikte ne kadar kan kaybettiğiyle yüzleşmiş olduk.
Üzerinde ki kıyafeti yarasının görüleceği kadar sıyırdı, yarası berbat görünüyordu. Kaburgasında kocaman bir delik var gibiydi, yarasının etrafını siyah damarlar sarmıştı. Kar beyazı teninde, izleri geçmemiş diğer yaraları görünce içim sızladı. Mirza’nın, kanı durdurmak için kullandığımız ceketi elime tutuşturduğunda, cekette ki kanla derince bir nefes aldım.
Yarasını gözlemlemeye başlayınca hepimiz Alkım’a odaklandık, “telefonunuzdan ışık açar mısınız? Yaranın içine bakamıyorum.” Mirza, cebinden telefonunu çıkartıp, ışığını açarak Alkım’a uzattı. “yaranın içine tutar mısın?” Mirza, Alkım’ın dediğini yerine getirirken, Alkım yanında getirdiği çantasından hijyenik eldivenleri eline geçirdi.
Yaranın içini ışık yardımıyla incelemeye başladığında yüzünü buruşturdu, yanında ışık tutan Mirza’da yarayı üstten inceliyordu ve yüzünde acı çeken bir ifade vardı. Nedenini bilmiyordum.
“çok derin, öyle ki kemiklerini görebiliyorum. Nasıl çığlık atmadı bu yarayla, inanılmaz. Yaranın içinde bazı noktalarda siyah sıvılar var, sanırım kanı renk değiştirmeye başlamış.” Derin nefes alarak geri çekildi, “içinin temizlenmesi gerekli, belli ki içinde ki sıvı vücuduna zarar veriyor. Aynı zamanda yara kapatılmazsa, mikrop kapabilir. Geldiğiniz yerdeki doktorlara hızlı olmalarını söyleseniz iyi olur.”
Kahretsin!
Cebimdeki telefonum titremeye başladığında elimi cebime götürüp telefonumu çıkardım. Batın arıyordu. Telefonu açtığımda arka taraftan gelen koşuşturma sesleri ile kaşlarım derince çatıldı. Hun, “Hoparlörü aç, bizden gizli konuşmayacaksınız.” Deyince ellerim istemsizce yumruk oldu. Hoparlörü açarak Batın’ın diyeceklerine odaklanmaya başladım, “Gece iyi?” dedi öyle umarcasına.
“bilmiyorum, Alkım, yüzeysel bir şekilde kontrol etti. Anladığım kadarıyla zehir vücuduna yayılmaya başladı. Bilinci hala yerinde değil.” Derince soludum. “orada her ne bok yiyorsanız hızlı olun!”
“burada işler karışık, Gece yanımızdan gittiğinde buranın içine sıçmış. İmparator gelmiş bir ara, Tunak’ın ölümü, Gece’nin üzerine çok pis kalmış. Halk her yerde kraliçelerine sövüyor, en son herkes berbat halde odasına döndüğünü söyleyince kafalarda soru işareti oluşmuş ancak yine de halk ayakta.” Elimle yüzümü sıvazladım.
“Güneş iyiyse Milan buraya gelsin. Endüstride ki doktorlar da olur, ne olursa olsun buraya bir doktor gönder, Batın!”
“sorun da o ya! Doktor yok, imparatorluk binasında katliam çıkmış, oraya götürülmüşler. Güneş’in durumu da hala iyi değil, diğerlerine ulaşamıyorum.”
“hay sikeyim! Kumpas kurmuşlar yine. İmparator, Gece’yi öldürmek için her fırsatı değerlendirmeye devam ediyor!” bir ‘off’ çektim. Gece hareketsizce yerde yatmaya devam ediyordu. “Tunak’ın ölümü nasıl Gece’ye kalmış, herkes görevde olduğunu biliyordu. Sabah ölümden kurtardığı birini akşamına öldürecek biri mi Gece?”
“anlatılanlara göre, Gece yanımızdan ayrılınca hücrelere gitmiş. Herkes Tunak’ın hücresinin önünde olanları anlamaya çalışıyormuş. Gece, hücrenin korunmasını söylemiş muhafızlara. Baş muhafız anlattı hücre de olanları, hücrenin içi kan gölü olmuş, hücrenin ortasında Tunak’tan geriye kaldığı düşünülen küller varmış. Biri içeride işkence yapmış ona, öyle söylediler.”
“tamam, ama bu cinayetin sorumlusunun Gece olduğu anlamına gelm-“ gelen aydınlanmayla ağzım beş karış açık kaldı. “hücrenin içi kan gölü ve ortasında külden tepecik mi varmış dedin sen az önce?”
“tam olarak öyle.”
“lan bu kıza yavaş gelin artık. Gece’nin mahkûmlara yaptığı işkence tekniğiyle Tunak’ı öldürüp suçu kızın üzerine atmak nedir ya!”
“Gece, bizim yanımıza gelmeden önce, 3 saat sorgu yapmış Tunak’la. Hücreye gönderirken muhafızlara, “’ içeridekini diğer mahkûmdan uzak bir hücreye koyun. 27 gün sonra salın gitsin. Hücresini koruyun, başına bir iş gelmesin. Masum. Ancak ceza çekmesi gerek.”’ Diyerek gitmiş. İyi haşlamış zaten çocuğu, yüzünün berbat halde olduğunu söylediler. İşkence etmiş sanırım.”
“aklım almıyor, halk nereden duydu bunu?”
“biri sızdırmış orası belli. Olayı patlatan, muhafızlara masum dedikten sonra öldürdüğünü düşünmeleri, yoksa umursamazlardı. Peri kanına aykırı, masum bir canın haksız yere öldürülmesi. Gece’yi öldürmek isteyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.” Arkadan koşturma sesleri gelmeye devam ediyordu. “doktor bulmaya çalışacağım, şu kayıp soylu meselesini araştırıyoruz. Ölmez zaten, Gece’den bahsediyoruz. 232 kere intihar etti ölmedi kız, ufak bir yarayla ölmez.”
Faniler bana ve Gece’ye dehşetle bakarken, hoparlörü açtığıma pişman olmuştum bile.
Alkım, “yara baya bir büyük yalnız. Ve yara biraz daha temizlenip kapatılmazsa, arkadaşınız ölecek gibi duruyor. Gerçi ölebildiğinizden emin değilim ama…” diye söylenirken ben, Batın’ın nasıl bu kadar umursamazca Gece’ye bir şey olmayacağını söylemesini sindirmeye çalışıyordum.
“Batın, doktor bul!”
“deniyorum.” Deyip telefonu kapattığında, ellerim Gece’nin yüzünü buldu. Ellerim, alnında ve yanakların da gezindiğinde yüzümde ki endişeli ifade artıyordu.
“ateşi var, nerden baksan 39 derece.” Buradan gitmemiz lazımdı. “bana bir kerelik güvenmeyi tercih eder misiniz? Daha güvenli bir yere gitmemiz lazım.” Birbirleri ile bakışırken kararsız duruyorlardı. Ancak asla beklemediğim birinden yanıt geldi, “ben güveniyorum, siz bizi korumak için geldiniz.” İzel bana gülümserken ne yazık ki ben aynı tepkiyi veremiyordum.
--------------------------------------------------.)(.-------------------------------------------------------
Bazen, bizim gibi hayatı sadece mücadele etmekle geçenlerin de kafa dinlemeye ihtiyacı olabiliyor. Hepimiz kafa dinleme yeri diyarımızda yer alırken, Gece hepimizden bağımsız bir şekilde fani dünyasında kafa dinleyen biriydi. Öyle ki burada kendine ait bir evi bile vardı.
Az önce, o eve gelmiş Gece’nin ateşini düşürmeye çalışıyorduk. Alkım, evde bulunan ilk yardım malzemeleriyle elinden geldiğince yarayı temizlemiş, sargı beziyle sarmıştı. “içini iyice temizlemek için detaylı malzemelere ihtiyacım var, bunlar da elimizde yok. Yarayı iyice temizlemeden kapatamam. Şimdilik bu yaptıklarım iş görür.” Gibi bir durum olduğundan yarasını sadece sargı beziyle sarmıştı.
Tek temennim kanamasının durmuş olmasıydı.
Şimdi de Belfü mutfakta yemek hazırlıyor, Hun her zaman ki sizden nefret ediyorum bakışları atıyor, Alkım internette geziniyor, Aren ve İzel köşede kitap okuyor, Mirza ise kendini hepimizden soyutlayarak kulaklıklarını takmış müzik dinleyerek ayı izliyor. Ben ise Gece’nin kaldığı odanın kapsına yaslanarak, hem Gece’yi hem de içeridekileri kontrol ediyordum.
Belfü, gönüllü olarak yemek yapmak istediğini söyleyince kimse itiraz etmemişti. Ancak 2 saattir söylenmesine karşı herkesten bıkkınlık dolu sesler geliyordu, “ne zaman eve gidebilirim, bizi ne zaman salacaksınız, bir açıklama yapacak mısın, nerden geldiniz, sizden başkaları da var mı?”
Onu duymayan tek kişi Mirza’ydı. Geldiğimizde Gece’nin başında tedavi süresi boyunca beklemişti, işlem bitince pencerenin önüne oturmuştu hala oradaydı. Ağzını açıp tek kelime söylenmemesine şaşırıyordum. Deminden beri herkesten bir soru gelmişti ancak o hiç konuşmamıştı.
Adımlarımı ona yöneltip, oturduğu pencerenin pervazında karşısına oturdum. Bakışları saniyelik bana değdi ama hemen geri çekti. Elimi uzatıp kulaklığını kulağından çıkardım, yine tepki vermedi. “korkudan bir ara dilini yutup yutmadığında şüphe etmeye başladım.”
“merak etme başınıza bir tane daha bela açmam. Unutturacak şeylerin sayısı artmasın diye kulaklık takıyorum.”
Tek kaşım havaya kalktı, “hayatın hiç mi urunda değil senin? Belki sen kulaklığı taktığın sırada öldürme planlarımı anlatıyorum?”
Ufak bir kahkaha attı, gerçek olmadığı belli olan bir kahkahaydı. “gözleriniz siz istemeseniz de gerçekleri gösteriyor, özellikle içeride yatan arkadaşının gözleri çok şey anlatıyor.”
Alayla bakıp, “öyle mi, ne anlatıyormuş?” dedim. Karşılığında hissiz bir sırıtış aldım.
“ölüm. Çektiği acılardan sonra geriye kalan ölüm.” Gülümsemem yüzümde dondu. “belki siz gerçekten iyi oyuncularsınız ancak ben hukuk okuyan biri olarak her hareketinizden bir anlam çıkartabilirim. Mesleğim bu.”
“sen ne saçma-“ cümlelerim Gece’nin ağladığını ve bir şeyler sayıkladığını duymamla yarım kaldı. “Gece!” ayağa fırlayıp odaya daldığımda diğerleri de peşimden geliyordu.
Gece yatakta ter içerinde kalmıştı, elleri sıkıca çarşafı avuçluyordu. Gözlerinden akan yaşları gördüğümde yere eğilip, çarşafı sıkan avucunu ellerimle sardım, buz gibiydi. “kriz geçiriyor, Güneş’le aynı. Gece, aç gözlerini. Hadi canım,” ellerimden birini yüzünü okşamak için kullandım. Vücudu buz gibiydi, “Gece, lütfen aç gözlerini. Kâbus onlar sadece.”
Beni asla duymuyor olacak ki içli içli ağlamaya devam ediyor ve anlamsız mırıltılar çıkartıyordu. Öyle savunmasızdı ki, uzun zaman sonra onu ilk kez böyle görüyordum. “Gölge?” duyduğum isimle bakışlarım arkamdakilere döndü, “çıkın dışarı,” ayağa kalkarak kapıyı işaret ettim, “çıkın dışarı hemen!”
Yatakta hareketlilik olunca Gözlerim oraya döndü, elleriyle kendine zarar vermeye başlamıştı. “ölmedi! Hayır, ölmedi Gölge!” ellerim benden bağımsızca yumruk olmuştu, gözlerim tekrar diğerlerine döndü. “çıkın dışarı, sizi ilgilendiren bir durum yok.”
Zorla onları çıkarttığımda biri omzuma çarparak içeri girdi, “Mirza, dışarı çık!” kulaklıklarını gözlerimin içerisine bakarak kulağında yerleştirdi sonrasında açtığı son ses müzik ile adımlarını yatakta can çekişen arkadaşıma yönlendirdi. Bu, “sizi duymayacağım, tek amacım kendine zarar vermesini önlemek.” Demekti. Duymadığı sürece problem yoktu.
“Gölge’m? Ölmedi o, gitmedi o da benden, hayır!” elleriyle, Gece’nin kollarını sabitlerken yüzünde anlamaya çalışan bir ifade vardı Mirza’nın. Yatağın kenarına oturarak parmaklarımla Gece’nin saçlarını okşamaya başladım. Bunu hep ben ya da Göle yapardı, işkencelerden sonra girdiği krizleri için.
“bırak! Bırak, onun yanına gideceğim ben. Lütfen, bırak.” Gözlerimden akan yaşları artık durduramıyordum. Tek kelime etmeden saçlarını okşamaya devam ettim. Mirza, bir bana birde yatakta yatan canıma bakıyordu. “lütfen, yalnız değilim ben. Yalnız değilim!” zehir en büyük korkularını ona kâbus olarak sunuyordu. “babam değilim ben, onun kızı değilim. Ona benzemiyor bakışlarım, hayır!” artık öyle çok ağlıyordu ki ama sesi sadece fısıltı olarak çıkıyordu. “yeter, yalnız değilim.”
Saçlarını okşamaya ara vermeden devam ediyordum, “Ben, z-zamanın kayıp prensesi, sen ise k-kalbimde ki gölgelerin efendisi.” Kendi kendine şarkı mırıldanmaya başlayınca, yumruk yaptığım elimi ağzıma götürüp ısırdım, bilinci bir yandan açıktı, saçlarında ki elimi hissediyordu. Kendini, kâbustan ve iblisten kurtarmaya çalışıyordu. “Vardır, h-her gecenin pelerini. V-vardır, her insanın g-gölgesi. Vardır, her ay ışığının b-bir yansıması. Vardır, açılan her yaranın y-yara bandı. Güneşin, gündüzü olduğu gibi G-gecenin gölgesi var mıdır, peki?” ağladığı için sesi kesik kesik çıkıyordu.
Şarkıyı söylemeye dakikalarca devam etti ama hala uyanamıyordu. Mirza, sonunda kulaklığı çıkartıp, “neden hala uyanmadı?” diye sordu. Ona tereddütle bakarken ellerim hala Gece’nin saçlarındaydı.
“uyandırmak için bir fikrim var ama biraz kötü.” ‘Anlat’ dercesine bakınca devam ettim, “ellerinle saçlarını okşayacaksın ama sakın elini saçlarından çekme. Bende onun biraz canını yakacağım, bedeni şok yaşarsa belki uyanır, fiziksel bir acı yaşamak zorunda.”
Al dudağını dişleriyle ezerken tereddütte kalmış gibiydi, “canını yakmadan uyandıramaz mıyız?” hayır anlamında kafamı salladım. “tamam.” sağ eliyle, Gece’nin iki bileğini birden tuttu. Boşta kalan eliyle, nazikçe saçlarını okşamaya başladığında ellerimi çektim. Gözlerim üzerine giydirdiğim beyaz t-shirte döndü, elimi yarasına bastırdığımda altımda acıdan kasılan bedenini hissedebiliyordum. Tırnaklarımı yarasına bastırdığımda bedeni yay gibi havaya kalktı. “sıkı tut.”
“ç-çığlık yok, s-sözünü t-tut.” Acıdan konuşamıyordu bile ama hala verdiği sözün derdindeydi. “yapma! Bırakın, Gölge’me gideceğim ben!” bildiğiniz fısıldayarak bağırıyordu.
Artık dayanamıyordum, “Gece, uyan artık. Gerçekliğe dön, öldü işte Gölge. Zorlama daha fazla. Gölge senin yüzünden öldü!” gerçek olmayan ancak onun için gerçek olan şeyleri yüzüne vurduğumda, zaten kaskatı olan vücudu daha da kasıldı. “kendine gel arık! Kraliçeler düşemez, ayağın bile kayamaz senin! Uyan artık!”
“bilinçaltını sikiyorsun şuan resmen!” ellerim kan olmuşken ona ters ters baktım. “dediklerini duyuyorsa…” bana laf yetiştirirken, eli durmadan saçlarını okşamaya devam ediyordu.
“kes sesini, kulaklığını geri taksana sen! Gece, şuan da onu uyandırmak için bunları dediğimi biliyor.” Gece’nin vücudu hala titriyordu, kısık inlemeleri devam ediyordu.
“madem biliyor, bildiği şey ona acı veremez. Gerçekten acı verecek şeyleri söylemelisin, onun bilmediği bir şeyler.” Ne yazık ki haklıydı. Ona geçmişteki en kötü anılarını hatırlatmam gerekliydi. Bunu da yapmak istemiyordum, çünkü çok kötüydü.
Göz temasımızı bozarak, “kulaklığını tak.” Dedim. Beni ikiletmeden saçlarındaki ellerini çekerek kulaklıklarını geri taktı. Belki sadece 3 saniye sürmüştü ancak bu bile Gece’nin krize girmesi için yeterliydi. Burnundan gelen kanla beraber, yarasında ki elimi sıkılaştırdım.
İçimden küfür ederken, “baban seni hiç sevmedi. Sen onun hep oyuncak bir kuklasıydın. Seni sadece çıkarları için kullandı. Seni sadece kötülüğünün tohumu olarak gördü, sen onun için sadece tahta çıkan merdivenden ibarettin.” Demek durumunda kaldım. “işi bittiğinde seni öldürerek, öylece savuracaktı. Sen sevgiye aç kalan bir prensestin, bedeninde ki binlerce izle beraber sen zamanın kayıp prensesisin. Senin şeytanların hastalıklı, senin ruhun ölü, senin bedenin sadece bir denek parçası, senin adın sadece bir kara delik parçası.”
Kulağına yaklaşarak fısıldadım, “senin için bomboş, sen zamanın içine hapsolmuş bir boşluksun sadece.” Acılarına şahit olduğunuz hatta bazılarına ortak olduğunuz birine bunları hatırlatmak acı veriyordu.
Vücudu yavaşça normale dönmeye başlıyordu. Komodinden peçete alarak burnunda ki anı temizledim. Gözlerini yavaşça aralamaya başladığında, elimi hızlıca Mirza’nın eline uzatıp saçlarından uzaklaştırıp geri çekildim. Uyandığı dakika sinir krizi yaşasın istemezdik sonuçta.
Mirza kulaklığını çıkartırken tedirgin duruyordu, aynı benim gibi.
“öldüm mü, cehennemde miyim?”
Dudaklarımdan kaçan kıkırtıya engel olamadım. “o şerefe nail olmana daha var be canım. Bir dahakine haber ver tabutunu hazırlayayım.”
Canımın dudaklarındaki gerçek ama kırık olan tebessüme takıldı gözlerim. Ayakta dikilen bedende oraya bakıyordu. Sanırım fark etmişti, daha öncekilerin sahte olduğunu.
“püf ya, yine olmadı görüyor musun? Şansımın…” cümlesini tamamlayamadan gözleri Mirza’yı buldu. Kaşları hızla çatılarak bana döndüğünde çok şey anlıyordum bakışlarından. Dudaklarını bana kızmak için aralayacakken, bulunduğumuz odanın kapısı hızla açıldı. Kapıyı açan Alpay’a daha sonra bolca teşekkür etmeyi aklıma not ettim.
“ben kör değilim ve sen ölmedin değil mi?” diyen mini boy erkeğe –gruptaki en kısa erkekti- gözlerimi devirdim.
Gece, uyanmasının üzerine bir dakika geçmeden Alpay ile uğraşmak istemediği için, “yok be çocuk, öldüm de dirildim.” Diyerek Alpay’ı derin bir düşünme sessizliğine gömdü. Uğraşsın dursun artık.
İçeriye bodoslama dalan Serein ile bakışlar ona döndü, “oha! Ölmemiş.” Canımın içinden sıraladığı sabır dileklerini tahmin edebiliyor, ona hak veriyordum.
“gerçekten öldüğümde ne yapacaksınız çok merak ediyorum. Kesin tabutun başında dirilecek birazdan diye bahse girerler.”
“Batın, durumu ciddi deyince…” Serein’in sözünü odaya peşi sıra giren Mira kesti. “durumu ciddi diye hemen aklınıza ölüm mü geliyor?”
Mira’nın arkasından giren Mehlika, “yani… Gece’den bahsediyoruz şimdi dürüst olalım, kendisi ölüme kafa atmayı çok seven biri.” Deyince odada kısa bir kahkaha tufanı koptu. Aramızda ki tek gülmeyenler Gece ve Mirza’ydı.
Gözler onlara dönünce ve Gece, “komik bir şey mi var?” deyince odaya sessizlik hakim oldu. Mirza kulaklığını tekrardan takarak pencerenin pervazına oturdu ve dışarıyı izlemeye başladı. Gece’nin ona olan sorgulayıcı bakışlarını görünce kolunu dürttüm. Bana dönüne iki gözümü kırparak, “sorun yok.” Dedim.
Odada oluşan ani kalabalık ile suratım buruştu. Tüm ekip gelmişti, odaya zıplayarak giren Güneş’in gözeri, Gece’yi bulunca kocaman sırıttı. Ancak biraz aşağı kayan bakışları yarasını bulunca aniden yüzü soldu. “kara cadı…” Opia ve Milan, canımın yarasıyla ilgilenirken kimseden çıt çıkmamış, hatta Mirza bile odağını burayı vermişti.
“benim kara cadımı deşmişler.” Diye homurdanan Güneş’le acısını gizlemeye çalışan canımdan kahkaha koptu. “Evet, yanık platin. Ablanın karnında artık bir delik var. Bence lakabımın hakkını gerçekten veriyorum artık.”
Kara delik.
Dudaklarımdan engel olamadığım bir kahkaha döküldü. Suratı buruşan civcivimden, “kıçımın deliği.” diye çıkan homurtu ile herkes güldü, suratsız Mirza bile! Sadece birkaç saat önce yaşadığımız onlarca talihsiz olay, şuanda gülmemize engel olamıyordu. Ve bunu mimarı, okyanus kaçakçısı olan civcivimdi. Bana, arkadaşlarım Su derdi, annem Okyanus. Babam ne derdi, kimdi onu hatırlamıyordum. Hafızamdan sildiğim anılardan birsiydi kendisi. Gözlerimden aldığım bu iki lakap sayesinde su perisiydim ben.
Larin. Su perisi.
Lavin. Beyaz ölüm.
Gece ile aramda sadece tek bir harf vardı eskiden. Lavin, diri diri gömüldü. Larin kendi okyanusunda susuz kaldı. Ta ki sapsarı saçları, okyanus turkuazı gözlere sahip bir civciv hayatlarına girene kadar. Gece belki hep karamsar kaldı, ama civciv onu karamsar bir ışık yaptı.
Gözlerimiz çok benziyordu, onunla. Okyanus gibiydi bakışları. Bende ona okyanus kaçakçısı derdim. Onunda hoşuna gidiyordu, emindim.
Dudaklarını birbirine sıkıca bastırarak kendine işkence yapan canıma ters bakışlar atıyordum. Sözlerine bağlı biriydi, maalesef. “kendini çok sıkıyorsun, rahatla. Dikiş atamıyorum.” Milan’ın yakarışına Opia kafa sallayarak onay verdi.
“deniyorum zaten.” Dedi yıldız surat. Çilleri, yıldızlar gibi dağılıyordu yüzüne. En çok utandığında kendini belli ediyordu çilleri. Şuan tüm ilginin onun üzerinde olmasından oldukça rahatsızdı. Utandığının bir başka göstergesi ise renginin oldukça açıldığı, turkuaz ve yeşilin tonlarını barındıran gözleriydi. Tanrıça gibiydi, gerçekten tüm evreni taşıyordu bedeninde.
Çilleri yıldız, gözleri gökyüzünün tüm renkleri, bembeyaz teni ay, simsiyah saçları gece, kokusu doğa, vücut yapısı bir savaşçıyı andırıyordu.
Ben ise su altında barınan nadir türlü bir denizkızıydım onlar için. Bu iyi bir şey miydi kötü bir şey miydi hala emin olamıyordum. Denizkızları küstah ve sahtekârlardır. Ellerine düşen erkeği oyuna getirmeyi çok severler. Kalplerinin anahtarını veriyor gibi yaparak insanları oyuna getirmeyi çok severler.
Oysaki benim kalbimin verilecek bir anahtarı yok. Kırık, paslanmış, yok olmaya yüz tutmuş bir anahtarı kim ne yapar ki? Benim kalbimin kırık anahtarını kim ne yapar ki?
Su perisi. Denizkızı. İkisi aynı şey değil mi zaten?