İçeriğe geç

ilk dolunay

Bölüm 10 · 20 dk okuma

ilk dolunay

Bölüm 10

Ruhuma kalmayan sözcükler

“neyi feda edersen, o sana ihsan edilir. Neye kıyamazsan onunla sınanırsın.”

Gece Larossa

Gök, siyah kadife gibi göğsünü yıldızsız bir boşlukla kapatmıştı. Sessiz çürümüş bir dua gibi havada asılıydı. Rüzgâr esmeye cesaret edemiyor, yapraklar bile soluk almayı unutmuş gibiydi. Göl kenarında, ayın suya düşen silueti titreyerek yitiyor, yerine, varlığıyla zamanı eğip büken bir varlık beliriyordu.

Toprağın altında gizli büyüler uyanmış, kadim dillerde fısıldayan sesler, rüzgârın kulaklarına şarkılar mırıldanmıştı. Ortada yükselen siyah taş sütunlar, sanki kanla mühürlenmiş yeminlerin taşıyıcısıydı. Her bir taş, geçmişin lanetiyle çatlamış, içlerinden solgun mor ışıklar sızıyordu.

Ve o geldi.

Adımları sessiz ama yankılıydı, sanki dünya bile onun ağırlığını tanıyor, eğiliyordu. Siyah pelerininin ucunda zaman kıvrılıyor, hava kararın daha da koyusuna bulunuyordu. Gözlerinde gece vardı; yıldızsız, umutsuz, ama bir şekilde büyüleyici. Elinde tuttuğu büyü kitabının sayfaları kendi kendine dönüyor, her yaprakta kadim bir sır yeniden nefes alıyordu.

Gecenin ortasında, hayat ile ölüm arasında ki o ince çizgide durmuştu. Orası artık ona aitti. Ve her adımında karanlık biraz daha büyüyordu…

Yalnızdım… Şuan tam olarak böyle hissediyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyor, öylece ellerimle oynuyordum. İç sesim bile küsmüştü sanki bana.

Kafamın içindekileri susturamıyordum.

“Boşuna ölümü dileme, ölemezsin sen. Çünkü ölmek için fazla ölüsün!”

“Her ölümden sonra bu kadar ölmesine rağmen insan neden en son ölümü kendine ayırdığını zanneder…”

“Unutmuyorsun, alışıyorsun.”

Yatak odamın kapısı, şifresi girilerek sertçe açılınca bile yerimden kıpırdayamadım. Gözlerim ellerimden asla ayrılmıyordu. Öyle ki tırnaklarımda deştiğim elimden artık kan akıyordu.

Birisi yatağımın yanında yere çökmüştü ancak kim olduğuna kafamı kaldırıp bakamıyordum. Ellerime bir el dokununca irkilerek kendimi geri çekmeye çalıştım, bakışlarımı kaldırınca Larin’le bakışlarımız kesişti. Dudakları oynuyor bana bir şeyler anlatıyordu ama anlayamıyordum.

Kafamın içinde koca bir çınlama vardı. Elerlini gözlerime kapattı,

Birden gözlerim geriye kaydı, kendimi olmadığım bir anının içinde buldum.

Güneş, ara sokağın birinde yerde oturmuş hıçkırarak ağlıyordu. Öyle bir dağılmış görünüyordu ki kendimi parçalanmış hissediyordum. Gözlerinin içi kan çanağı olmuşken hıçkırıkları asla kesilmiyordu.

Sokağın başında gördüğüm canlıyla nefesimin kesildiğimi hissettim.

4 kolu olan canlının derisi buruşmuştu, vücudun da tüy ya da saç namına hiçbir şey olmaması gibi çırılçıplaktı. Başka bir diyardan olduğu oldukça belliydi.

Ve savunmasızca ağlayan kardeşime doğru emin adımlarla yürüyordu. Siktir!

Güneş, onun geldiğini fark etmeden içli içli ağlamaya devam ediyor ve asla kafasını kaldırıp etrafına bakmıyordu. Canı acıyordu ve daha da acıyacaktı. Garip canlı kardeşime yaklaşmaya devam ederken gözlerinin beyazını yeni fark etmiştim. Bu nerden geldiği belli olmayan iguana tipli yaratığın gözleri bile yoktu!

Bu değişik canlı sanırım bir Ruhdikendi. Adı gibi karşısındakinin ruhuna dikenlerini batırır, o dikenleri teker teker ruhuna dikerdi. Ama onlar tutsaktı. Öyle ki onların tutsak olduğu ruhdiken ormanına giriş kesinlikle yasaktı. Bu ruhdiken ormandan kaçmıştı ve sırada ki hedefi kardeşimdi!

Ruhdiken kardeşimin tam karşısında durduğunda, Güneş kafasını kaldırdığında şoka girdi. Büyü yapmaya çalıştı ancak her şey için çok geçti. Ruhdiken, ellerinden biriyle kardeşimin boynunu sarıp onu baymaya başladığı an nefesim kesildi.

Ruhdiken, onun ruhunu çalıyordu. Herkesten sakındığım kardeşimin, ruhunu alıyordu.

Güneş, onun ellerinden kendini çırpınarak kurtarmaya çalışıyordu ancak başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Eğer başaramazsa saniyeler içinde ruhu bedeninden ayrılacak, nefesi kesilecekti. Ruhdiken bir diğer elini daha kaldırıp kardeşimin yüzüne tırnaklarının yüzüne batacağı şekilde, kafes halinde tuttu. Ruhunu emiyordu. Güneş’in gözleri geriye doğru kaymaya başlıyordu.

Anının içinden kurtulmak için çok çabalıyordum ancak olmuyordu. Zorla bu anı görmem isteniliyordu.

Güneş, son anlarındayken sokağın başında bir hareketlilik oldu. Gözlerim oraya kaydığında asla görmek istemediğim kişileri gördüm. Mirza, İzel, Aren, Belfü ve Alkım. Faniler. Bu hayatı görmemesi gereken kişiler.

En önde olan Aren, kardeşimi bu halde görünce koşarak yanlarına gitti. Arkada kalanlar şok içerisinde karşılarında ki görsele bakıyorlardı. Aren, Ruhdikenin önüne gelince ellerini kaldırarak ateş büyüsünü kullandı. Şeytan krallığı.

Hassiktir! Neden fani sandığım herkes Aurora diyarının üyesi çıkıyordu amına koyayım?

Ruhdiken kül olup yere dökülünce Güneş, büyünün etkisinden kurtulup sertçe yere düştü. Kafasını son anda Aren tutarak yere çarpmasına engel oldu. “Güneş! Güneş, aç gözlerini aç. Güneş, iyi misin?” Aren o kadar dehşet içinde gözüküyordu ki neden bu kadar tepki verdiyle alakalı kafamda soru işaretleri oluşmuştu.

Aren’in vücudunda beliren mühürlerle nefesim bilmem kaçıncı kez tekrar kesildi. O bir İs’ti. İs ruhdiken ormanının şövalyelerine verilen addır. Ve bir Ruhdikeni sadece o ormanın şövalyesi kullanabilir. Vücudunda ki mühürler de o ormanın şövalyesi olduğunun kanıtıydı.

Güneş, dudaklarını zorlukla araladığında Aren onu daha rahat duyabilmek için dudaklarına yaklaştı. “G-Gece, “ yutkunmaya çalışıyordu ama zorlanıyordu, arkada kalan ekipte yanlarına gelmiş Güneş’in dudaklarını aralamasını bekliyordu. “o da gitmesin. S-sadece o kaldı o da ölmesin. Büyülerimi bile alsınlar benden ama o da ö-ölmesin.” Bunların hepsini bilinç dışı söylüyordu ancak bunların hepsi başımıza büyük dertler açıyordu. Gitmek konusu ise…

“ablan ve sen kimsiniz” Hun’un sorusu herkesin sinirlenmesine neden olmuştu, öyle ki Aren kendini tutamayarak cevapladı, “konumuz bu mu sence? Kız ölüyordu, Hun!”

Güneş o sırada mırıldanmaya devam ediyordu, “ç-çok acı çekmiş zaten o, rahat bırakın onu. Melez o-olmayı o seçmedi. Onu da almayın benden. Y-yaşamak istemiyor zaten, onu daha kaç kez intihara s-sürükleyeceksiniz.” Ağlamaktan kekeliyor, konuşmakta zorlanıyordu.

Hun, “kimsiniz siz, ne istiyorsunuz bizden?” diyerek Aren’i asla dinlemedi. Kardeşimin savunmasızlığını kullanıyorlardı. “bu soru senin için de geçerli, Aren. Kimsiniz?”

“Aurora diyarının soyluları, başka bir diyardanız. Sizi korumak için geldik. Oldu mu?” Aren!

“ne?” hepsinin ağzından koro halinde çıkan soru, tekrardan arkan gelen seslerle cevapsız kaldı. Güneş’in vücudu titremeye başlarken Alkım, tıp okumanın getirdiği bilgilerle yardım etmeye çalışıyordu ancak imkânsızdı. Asla onun anlamadığı bir kriz geçiriyordu, Güneş.

Ruhdikenlerin oluşturduğu sürü sokağa giriş yapınca içimden koca bir siktir çektim. Tam o anda anıdan kurtuldum.

Gözlerimi gerçekliğe açtığımda nefes alamıyordum. Gözlerim Larin’le kesiştiğinde bana anıyı gösteren o olduğu için neler gördüğümü biliyordu. Yerimden hızla kalktığımda anlık bir baş dönmesiyle Larin’e tutundum. “g-gitmemiz lazım. Hemen. Başları dertte. Aren, hepsine yetişemez. G-gidelim.” Korku her yanımı öyle çok sarmıştı ki konuşamıyor, ne dediğimi bilmiyordum.

Larin başını sallayarak tılsımını çıkarttığında benimki zaten elimdeydi. Portalı açarak ışınlandık.

--------------------------------------------------.)(.-------------------------------------------------------

Fani dünyasına gelmemizle birlikte kendimizi çatışma halinde bulmamızı, normal karşıladım. Güneş’i yerde duvara yaslanmış bir şekilde otururken bulunca, adımlarım hızla ona ilerledi. Ben kardeşimle ilgilenirken Anka ekibi, fanileri korumakla ilgileniyor aynı zamanda Ruhdikenlerle savaşıyorlardı.

Hızla koşarak bacaklarımın üzerine düşürdüm kendimi. Bacaklarım sürünmenin etkisiyle soyulmuştu. Sürünerek kardeşime ulaştığımda ellerim hemen yüzünü buldu. Gözleri kapalıydı, yüksek ihtimalle bayılmıştı. Bileğinde olan ay ve güneş karışımı olan dövme tılsımının üzerine sol elimi kapatarak içimden sihirli sözlerimi fısıldadım. Gözlerimden birden yaşlar akmaya başladığında gözlerimi kapatarak enerjimi ona aktardım. Bu benim için zararlıydı ancak ona güç verecekti.

Güneş, anlamsız mırıltılar çıkartarak uyanmaya başladığında derin bir nefes aldım. “ablam,” sıkıca elini tuttum. “bebeğim, iyi misin?” kafasını sallayarak yerinde dikleşmeye çalıştı. Engel olarak kafamı arkaya çevirdim, ilk karşılaştığım Milan’ı yanıma çağırırken Güneş’in gerçekten iyi olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Milan yanıma geldiğinde ondan, kardeşimi diyara götürmesini istedim. Hemen ortadan kaybolan kardeşim ve Milan’ın arkasından derin bir nefes aldım.

Aklıma gelen fanilerle hemen kafam arkaya dönerek etrafı incelemeye başladı. Opia ve Larin ellerinden geldiğince Ruhdikenleri, sihirle geri püskürtmeye çalışıyordu. Aren, Serein, Alpay ve Batın dövüşerek alt etmeye çalışıyorlardı. Mira bir köşede açtığı portalla gelen Ruhdikenleri, kendi diyarlarına geri gönderiyordu. Marsel ile Mehlika ise kılıçla savaşıyorlardı.

Faniler, –Hun, Mirza, Belfü, Alkım, İzel- hemen yan tarafımda dehşetle etrafa bakıyorlardı. Güneş’le ilgilenirken bunun farkına varamamıştım. Az önce yaptığım büyüyü görmüş olmalılardı.

Kahretsin!

Daha fazla oyalanmadan ayağa kalkarak sihirle elime kılıcımı oluşturdum. Mehlika ve Marsel’e yardım etmeye başlarken oldukça soğukkanlı davranmaya çalışıyordum. Önüme çıkan değişik yaratığın karnına kılıcımı geçirdim ancak bu yaratığı öldürmeye yetmedi.

Siktir ki ateş lazımdı ve benim ekibimde, sadece 3 tane şeytan kanına sahip melez vardı. Ben, Serein ve Milan. Milan’ı az önce kardeşimle göndermiştim, ateş sadece iki kişide vardı. Yetersizdi.

Yapacak bir şey yoktu, “Serein! Ateş lazım. Ekip, siz fanilerin etrafına çember yapın. Buralar biraz yanacak.” Aren, yardım edebileceğini söylemeye kalkacaktı ki onu susturdum, “kes sesini, İs. senin burada olman bile suç.” Aren yerinde kaskatı kesilirken diğerleri dediğimi yerine getiriyordu.

Ortaya geçtiğimde karşımda kocaman bir Ruhdiken ordusu kalmıştı. Ellerimi avuç içim göğe bakacak şekilde iki yanımda tuttum. Avuçlarıma ateş doğarken gözlerimi kapattım ateşin büyümesini istediğimde, Serein’de sırtını bana yaslayarak aynı şeyi yapıyordu. Gözlerimi açmamla ellerimi öne ittirerek ateşi yönlendirdim. Ateş, Ruhdikenlere saldırırken dudaklarımı sinirle araladım, “konuş, ne işin var senin burada? Benim alanımdasın Şövalye, istesem seni idam edebilirim.” Tabi ki bunu yapmayacaktım, kardeşimi kurtarmıştı sonuçta.

Bu sırada önüme geleni ateşimle küle çeviriyordum. “Gece,” gözlerimi üzerine mıhlarken ateş gittikçe büyüyordu, “ben sadece ya-” sözlerini sinirle kestim, “sen sadece ne, yeni oyun alanın burası mı? İznim olmadan nasıl görev yerine girip benden biri gibi davranırsın?”

Açık olmamı mı istiyorsunuz, tamam. Bu herifin burada olması beni zerre bozmuyor çünkü işime yaradı. Ama kraliçe(!) şartları şuan bunu yapmamı gerektiriyordu.

Gerçekten ikiyüzlüyüz, Lavin.

Zorunluluktan içses, ayrıca sen nerdeydin?

Ufak bir tatilde.

Ne tatili?

Kafa tatili

İyiymiş.

“ izinsiz olarak birde büyü yapıyorsun, hem de 5 tane savunmasız faninin önünde! Çok iç açıcı bir sicilin olacak, İs” Serein’le etrafımızı ateşten bir çemberin içine aldım. Bu bizi de güvende tutacaktı. Ellerimi esefle iki yana açarak Aren’e döndüm, “ayrıca benden kimliğini gizliyorsun, senin kanını hissetmemem için tılsım kullanmana ne demeliyim?”

“buraya geldiğimden krallığım ve imparatorluğun haberi var.” Ağzımdan ‘ciddi misin?’ dercesine bir nida döküldü. Ellerimi kaldırarak ateşimi kullanmaya devam ettim.

“vay anasını, sıçtığımın imparatorluğunun fanilerin önünde büyü yaptığından haberi var mı peki, sayın lordum?” mora dönen gözlerim ona tehditkâr bakışlar atıyordu.

‘Lordum’ deyince o da saygı çerçevesine girmek zorunda kaldı, “kraliçem, bu halledilemeyecek bir durum değil, hafıza silinebilen bir şey sonuçta.” Ellerini arkada birleştirerek şeytan krallığına özgü reveransı yaptı.

“ciddi misin? Ben bilmiyordum çünkü bunu. Geri zekâlı insan, bunu yapmak için onları diyara götürmemiz gerekecek. Gördükleri şeylerin fazlalığı ve büyüklüğü her geçen dakika artıyor. Bunu burada yapmayız, sihir yetmez.” Fani dünyasında yapabildiğimiz büyülerin bazı sınırları vardı. “ki bu, senin benim bölgeme izinsiz girerek, benden kimliğini sakladığın gerçeğini değiştirmiyor.”

“tamam, götürelim. Peri krallığı oldukça misafirperver sonuçta,”

“bana bak, senin rahatlığına sıçarım çocuk.” Sabır dolu bir nefes çektim.

“kraliçem kendi sarayınıza istediğinizi yapabilirsiniz sanıyordum.”

“imparatorluk karşıtıyım ben! Krallığım her dakika kontrolden geçiyor.” Bu gurumu yerle bir eden bir gerçekti maalesef ki.

Bunu dememle susması bir oldu. Şeytan krallığına sokamazdı çünkü krala, krallığına yabancı biri girdiği an bildirim gidiyordu. Bu da Aren’in sonu olurdu. Benim krallığıma götürebilirdik ancak imparatorluğun geldiği an biterdik.

Kendi tarafımda kalan son Ruhdikenlerini ateşimle yok ettim. Serein’de kendi tarafındakileri öldürdüğünde işimiz bitmişti. Etrafta inanılmaz derce yanık kokusu vardı. Her yer kül olmuştu.

Serein eliyle çenesini kaşıyarak bana döndü, “sıçtık desenize o zaman. Bu imparatorluğun kulağına giderse Gece’nin başı yanabilir. Birde üstüne diyarda bir şey daha olmuştu, onun üstüne de bu… Ne oldu diyarda?”

Gözlerim fanilere döndü, İzel ve Belfü, transa girmiş bir şekilde küllere bakıyorlardı. Hun, tek kaşı havada beni izliyordu. Alkım, köşeye sinmiş bir şekilde yeri izliyordu. Mirza’nın bakışları ise ben ve küller arasında mekik okuyordu.

“mahzendeki bugün getirilen mahkûm öldürülmüş, benim tekniğim olan bir öldürüm tekniğiyle. Ölen kişi, masumdu. Ben sadece akıllanması için onu oraya gönderdim.”

“ölen kişinin, seninle bir bağı mı vardı?”

Gözlerim boşlukta takılı kaldı, “geçmiştendi. Acıtan geçmiştendi. Çocukluğumdu.” Diye mırıldandım ancak beni duymadıklarına eminim. Hızla kendime gelip ellerime önüme gelen perçemlerimi geriye attım. “neyse, şu fanileri halledelim. Ben ona bir çare bulurum.”

“bitti mi bunların hepsi, emin miyiz” Marsel, elleriyle yerdeki külleri gösterirken yüzünde emin olamayan bir ifade vardı. “iğrençtiler, midem havalarda uçuyor amına koyayım.”

Emin değildim, aslında bir süre daha burada kalmamız lazımdı çünkü tekrar gelirlerse diğer fanilere zarar verebilirlerdi, geldikleri bize geç haber verilirse geç kalabilirdik. Zaten tonla hafızası silinmesi gereken insan varken bir de bununla uğraşamazdık.

Mehlika’da benimle aynı şeyi düşünmüş olacak ki, “biraz daha beklemeliyiz bence, burada bir geçit var ki fani dünyasına gelebiliyorlar.” Dedi kollarını birbirine kenetleyerek. “diğer fanilerde görürse, hafızası silinmesi gerekenlerin sayısı artar. Daha fazla sorun çıkarmış oluruz.”

Gözlerim İzel’e kaydı, o da bana bakıyordu. Duyduklarımla dudaklarım aralandı, “sizi öldürmek için değil, korumak için buradayız, İzel. Korkmanı gerektirecek bir şey yok.”

Gözlerini kaçırarak Alkım’ın yanına oturdu. En mantıklı olanı yapmaya karar vererek, “Serein, sen gidip şeytan krallığına ziyarette bulun, sebebini sorarlarsa ailemi ziyaret edeceğim de geç.” Gözlerim Marsel’e döndü, “sende onunla birlikte git, birlikte Ruhdiken muhafızlarına giderek durumdan haberdar edin.”

Yanımızda Aren’in olmasından dolayı, “emredersiniz, Kraliçem.” Dediler. Kafamı sallayarak bu sefer gözlerimi Opia’ya çevirdim, “panzehir, Güneş için lazım olan panzehir sende.” Hemen kafasını sallayarak onayladı. “Alpay ve Mira, siz fanileri diyara götürebilmek için bir şeyler araştırın.”

“biz?” dedi Larin soru soran bir tonda. “Batın ve sen, benimle beraber burada fanilerle nöbet tutacaksınız.” Diyerek cevapladım sorusunu. “canları biraz sıkılacak çünkü.”

“tekrar gelirlerse tek başına ateşinle öldürebilir misin?” Batın, kafasını sallayarak Larin’in sorusuna katıldığını belirtti.

“ Mecburum. Serein, şeytan krallığına girmek için tek koz. Ben daha geçen gün krallık dışı seyahat gerçekleştirdim, imparatorluk bana izin vermez.”

“Milan’ı göndersek?”

“kardeşimi iyileştirebilecek tek kişi o şuan, Marsel.” Başını sallayarak anladığını belirtti. Ellerimi hadisenize dercesine salladım. Hareketimi teyit edercesine, “hadi,” dedim. Diğerleri ortadan kaybolurken adımlarımı İzel’e yönlendirdim. Önünde dizlerimin üzerine çöktüğümde dizlerinin üzerine yasladığı başını kaldırarak, dolu gözlerle gözlerime baktı. Suratı kıpkırmızı olmuştu.

“belki korkunç ve ruhsuz görünüyor olabilirim ama size zarar vermem” kafamı omzuma doğru hafifçe eğdim, “kızıl surat, emin ol fazla masumsun ve sana kimse kıyamaz.” Larin arkamdan omzuma dokununca omzumun üzerinden ona baktım.

Gözleriyle vücudumu gösterince kaşlarım çatıldı, gözlerim üzerim dönünce demek istediğini anladım. Üzerimde, az önce kılıçla öldürmeye çalıştığım Ruhdikenin siyah kanları vardı. Üzerimde ki siyah-lacivert takımda yer yer kanlar vardı. Fani dünyasına gelirken gizlenilen dövmelerim gücümü kullanmamla ortaya çıkmıştı. Sağ omzumdan başlayarak gerdanımın sağ tarafını komple kaplayan küçük galaksilerin oluşturduğu içinde hilal ve güneşin bulunduğu dövmem, kıyafetimin açıkta bıraktığı dövmelerimden biriydi. Kulağımın arkasında olan, kutup yıldızının ortada olduğu, dik bir şekilde ufak şekilleri olan en ucunda da küçük bir hilal olan dövmemin de ortaya çıktığına emindim. Sol kolumun iç kısmında uzun bir çizginin içinden geçtiği yarım, kraterleri olan hilalin etrafından çapraz bir ince yarım daire geçiyordu. Uzun çizginin bir kısmını kesen küçük Satürn gibi, küçük kutup yıldızları dövmenin etrafında yer ediniyordu. Gözüken son dövmem, kalbimin üzerinde, çapraz duran kraliçe tacıydı.

Bunların dışında ki dövmelerim, omurgamı boylu boyunca kaplayan bir dövmem ve sol baldırımda, ayak bileğimin biraz üzerinde yer alan Anka kuşuydu.

İzel’in gözleri ise 8636 yazısındaydı. Nedenini bilmiyordum –bilmek istemiyordum- ama kaşları çatılmış bir şekilde dövmeme inanılmaz odaklanmıştı. Elimle çenesine dokunarak bana bakmasını sağladığımda gözlerinde ki saniyelik gelen kızıllığa dikkat kesildim. Normalde gözleri bal rengiydi ancak o saliselik kızıllık gözümden kaçmamıştı.

“iyi misin?” gözlerinin beyazını görmeye başladığımda endişelerim kat ve kat arttı. “Larin,” elimi arkaya uzattım, “kapsüllerden birini ver, hemen!” Larin’in hızla elime tutuşturduğu kapsül ve şırıngayı titreyen ellerle tutum. Benim yüzümden, benim kollarımda bir fani daha ölmemeliydi.

Şırınganın içine kapsüldeki sıvıyı çektiğimde, ilacı İzel’e enjekte edeceğim sırada bileğime hızla bir el tutundu. Gözlerim ellerin sahibi olan Alkım’la kesişince ellerimi çekmeye çalıştım. Ancak o çok başka bir kafadaydı, “o elinde ki her neyse onu enjekte etmene izin vermeyeceğim. Senden gelenin zehir olup olmadığını bile bilmiyorken, sakın ona dokunmaya kalkma!”

Sikeceğim artık, burada kızın hayatını kurtarmaya çalışıyordum.

“emin ol senin kaprislerin yüzünden bir faniyi daha kaybetmeyeceğim. Sesini kes, köşene gidip zırlamaya devam et.” Ellerimi hırsla bileğinden çekmemle bedeninin geri savrulması bir oldu. Şırıngayı sertçe İzel’in koluna saplayıp, sıvıyı enjekte ettim. Sıvıyı enjekte ederken kızın bedeni daha çok titremeye başlamıştı ve o titreme, hala devam ediyordu.

Larin yanımda yere çöktü, “bu kriz, umarım düşündüğüm şey değildir.” Diyerek, duygularıma tercüman oldu. Aren’de olayı yeni kavramış olacak ki, “umarım,” dedi. İzel’in titremeleri yavaşlarken farkında olmadan derin bir nefes aldım. Tam sorunun ne olduğunu tekrar kontrol edecekken Batın, “Gece, geldiler.” Diyerek eylemimi çöpe atmış bulundu.

Hızla yerimden kalkıp gelenleri kontrol ettim. 18 kişilik bir orduyla, Ruhdikenler gelmişti. Onlara en yakın olan Mirza’yı hızla elinden tutup Batın’a doğru, deyim yerindeyse fırlattım. Sihir gücümü kullanarak, ellerimi kaldırıp fanileri ve arkadaşlarımı kalkan içine aldım. Larin bu yaptığıma kaşlarını çatarken sorgulama fırsatı bırakmadan, kılıcımı tekrar yarattım.

Kılıcımı havada bir tur döndürürken, yüzümde sahte olduğu her halden belli olan bir sırıtış vardı. “hoş geldiniz, efenim.” Salık olan saçlarımı atkuyruğu yapmakla meşguldüm, “nedir sizi buralara kadar yoran?” saçlarımla işim bitince, saçımı toplamak için yere sapladığım kılıcımı alıp, arkama götürerek sabit tuttum. Bu peri dilinde, “savaşmak istemiyorum, ama zorlarsan karşılık vermekten çekinmem.” Demekti.

Öyle de güzel yaratıklarız işte, Lavin.

Ne demezsin içses.

Tilki gibi kabaran kulaklarım arkada ki seslere de odaklıydı ki, Mirza’nın sorusunu rahatlıkla duyabiliyordum. “bu hareket ne anlama geliyor, savaş anında kılıç önde durmaz mı?” haklılık payı vardı, zaten hukuk öğrencisi olan bir çocuktan meraklı olmamasını beklemek benim hatamdı.

Batın, Mirza’yı yanıtsız bırakmayarak, “krallığımızda, ‘savaşmak istemiyorum, ama zorlarsan karşılık vermekten çekinmem.’ Demek.” Gözleri beni buldu, “ateşkes gibi bir şey aslında, krallığımızın saygı göstergesi. Gece için önemlidir, karşısında ki düşmanı dahi olsa yine de savaşmadan önce, son bir şans sunar.”

Tamam, ne gerek vardı bu kadar detaya? Ne yapsın çocuk bu bilgileri, götüne mi soksun? Sabır… Tamam, merak etmek hakkı ama unutacak zaten. Neyine anlatıyoruz. Oldu ki her şey ters giderse, bu kadar şeyi bilmeleri tehlikeli olabilir.

Neden kötüyü çağırıyorsun, Lavin.

Tüm seçenekleri göz önünde bulunduruyorum, içses.

Çığlık atar gibi konuşan kişiye gözlerim, şaşkınlıkla döndü, “seni ilgilendirmez, çekil şuradan! Başımıza ne geldiyse, siz periler yüzünden geldi zaten.” Ruhdikenlerin sesi, neden bu kadar kötü olmak zorundaydı ki? Ayrıca periler yüzünden derken?

“anlamadım, periler yüzünden derken? Siz iblis krallığı yüzünden tutsak edilmiştiniz.” Batın krallığını korurken oldukça savunmacıydı. Fanilerin arasında, bu kadar şey konuşmaya cidden gerek var mıydı? Hafızlarını silmek, giderek zorlaşıyordu.

“imparatorluğun bize verdiği bilgiler ve kanıtlar öyle demiyor ama?” hay sıçayım size de, imparatorluğunuza da.

“burada konuşmamız gereken son şey, bu konu. Sizi öldürmek istemiyoruz, lütfen geldiğiniz yere geri dönün.” Batın, boşuna konuşuyorsun oğlum. Bu ibneler anlamıyor kibarlıktan.

Ruhdiken, düşüncelerimi kanıtlamak istercesine, “sizinle bir işimiz yok, yemek için buradayız.” Sanırım liderleriydi, “yemek için sizden izin almayacağız!”

Boşa konuştuğumuzun farkına vararak, “o sikik imparatorluğunuzun ne dediği zerre umurumda değil. Burası benim bölgem ve ben size yemek için fanileri kullanmanızı onaylamıyorum.” Dedim. Histerik bir gülüş çıktı ağzımdan, “uzun zamandır avlanmaya çıkmıyordum. İyi oldu, madem canınız savaşmak istiyor,” kollarımı iki yana açarak, “buyurun.” dedim.

4 kolları olan, bu olağan üstü yaratıkların hepsiyle baş etmek zor olacaktı, yapacak bir şey yoktu. Üzerime doğru yürümeye başladıklarında yerimde hiç kıpırdaman, yere sabitlediğim kılıcıma yaslanarak bekledim. Etrafımda çember oluşturarak gelen, 8 kişiyi keyifle bekledim.

En son beni kıstırmaya başladıklarını düşünüp üzerime atlıyorlardı ki zihnimde yönettiğim ateş, birden etrafımda çember oluşturarak, Ruhdikenleri küle çevirdi. Kılımı kıpırdatmadan öldürdüğüm Ruhdikenlerin küllerine alayla bakıp gözlerimi diğer kalan 10 kişiye çevirdim.

Az önce bana racon kesen arkadaş, “sen peri değil misin, nasıl yaptın bunu? Bu yaptığını yanına bırakacağımızı mı sanıyorsun?” Dedi yerdeki küllere öfkeyle bakıp.

Gözlerimi devirerek bir adım öne çıkıp reverans yaptım. Kraliçelere özgü bu hareketim liderleri olduğunu düşündüğüm şahıs tarafından alayla karşılandı. “namım, sizin ormanınıza pek yayılmamış anlaşılan. Gece, ben.” Gözlerimi, sadece beyazı gözüken gözlerine dikerek zihnine sızdım. “melez kraliçe, Gece Larossa. Tanıştığımıza memnun oldum.”

Zihnine sızınca yönettiğim, beyin hücreleri ile yere düşerek ağzından –ağız demeye dilim varmayan yerinden- kan gelmeye başladı. Bu hareketi, sadece düşmanlarıma yapardım. Kimse bunu nasıl yaptığımı bilmiyordu. Zaten asıl korkulan kişinin ben olmasının nedeni, vücutlarına sızarak bu kadar kolay öldürebilmemdi. Şeytan kanıyla karıştırdığım özel gücümle yapıyordum her şeyi.

Bu hareketimle orduda ki diğer kişiler, bir adım geri kaçtı. Bende yerde yatan şâhısa yaklaştım ve yanına diz çökerek, başımı omzuma doğru eğdim. Yüzümde ki küçümseyen ifadeden tiksiniyordum ancak, mecburdum. “küçümsemen gereken son insan benim yani,” kılıcımı hava kaldırarak kalbine doğru kaldırdım. “zorladığının tüm o sınırların çizgisini senin üzerinden tekrar geçerim. Ancak sen o sınırın için kalırsan ama o sınırdan sağ çıkamazsın.” Avucumda ki ateşle tutuşan kılıcı, kalbine saplayarak en derine kadar çevirdim.

Şunu öğrenmiş olduk, Ruhdikenlerden de kan fışkırabiliyormuş.

Yüzüme ve üstüme fışkıran kanlara tiksinerek bakarken, kılıcımı çekip çıkardım. Küle dönüşen bedene bakarken üzerimde ki sinirimi atabilmiş değildim. Kılıcımdan yere kan damlıyordu, vahşice göründüğümü biliyordum. Gözlerim diğerlerine döndüğünde, bana öfkeyle bakan Ruhdikenleri normal karşıladım.

“eee, sıra size geldi. Nasıl istersiniz, ateş mi yoksa kan mı?” gözlerimi bilerek fanilere çeviremiyordum. Korkutucu göründüğüme emindim ama…

Hızla üzerime doğru gelmeye başladıklarında kılıcımı kaldırarak pozisyon aldım, bana doğru en önde atılan Ruhdikene kılıcımı savurarak kafasını kökünden kestim. Kestiğim kafa savrularak yok olurken, karşımda ki Ruhdikene dehşetle bakıyordum. Çünkü kafası bildiğiniz, üremişti. Kopan kafanın yerine tekrar bir kafa çıkmıştı.

Ne! Bu nasıl algoritma lan!

Şaşkınlığımın göstergesi olarak, “o ne lan öyle? Kafası üreyen canlıyı ilk kez gördüm.” Demekten kendimi alamadım. “ilgi çekici.” Beni tanıyan herkes üzerimde ki siniri atmak için saçmalığımı bilirdi. Arkamda kalan, Larin ve Batın gibi.

Hepsini bir kere de ateşle öldürmek beni güçsüz düşürecekti, bu yüzden kılıcımı ateşe vererek saldırıyordum. Önüme geleni kılıcımla küle çevirirken bedenen yorgun düşmeye başlamıştım bile. İlgimi çeken şeylerden biri ise Ruhdikenlerin, kollarından ikisinin ucunu epey sivri mızraklara çevirebilmeleriydi. Tam bunu düşünürken üzerime gelen sivri kola, ters bakışlar atarak saldırdım.

Son anda kendimi geri çekerek kurtulduğum mızrağa yandan bir bakış atarak küle çevirdim. Koldan itibaren tüm vücudu yanarak küle dönüşmeye başlayanla birlikte, geriye sadece 3 kişi kalmıştı. 15 tanesini rahatlıkla öldürmüştüm ancak ataklarından fark ettiğimle kalan son üçü oldukça güçlü, atik ve zekice hareket ediyordu. Aralarında az önce kafası üreyen de vardı.

Nefes nefese arkama baktığımda, Larin ve Batın dışındakilerin bana dehşetle ve korkuyla baktıklarını fark ettim. Mirza, dudaklarını kıpırdatarak bana bir şeyler söylediğinde, gözlerim dudaklarına odaklandı, “korkutucu olup aynı zamanda seksi olmak, nasıl yapabiliyorsun aklım almıyor ama oldukça ilgi çekici.” Gözlerine baktığımda birden korkuyu gördüm, kaşlarımı çatarak baktığı yere bakacaktım ki kaburgamda hissettiğim sızıyla gözlerimi yumdum.

En ufak bir dikkat dağınıklığım pahalıya patlamıştı. Hissettiğim acıyla gözlerimi daha sıkı kapatırken dudaklarımı inlememek için birbirine sıkıca bastırdım.

Larin’in arkamdan acı dolu haykırışını duyunca bedenim kaskatı kesildi, “Lavin!” bu adı yasaklamışken, Larin’in bana onunla seslenmesi sinirlenmeme neden oldu.

Hırsla üzerine atladım, “koluna sokayım senin!” koluna elimi sarmamla küle dönüşürken vücudunun da küle dönüşmesi gereken yerde sadece kolu gitmişti. Kılıcımı karnına sapladığım zaman sadece koca bir delik açılıyor vücudu yine küle dönüşmüyordu. İşte anlamadığım şeyde buydu, diğerleri tekte ölürken, bunlar niye dokuz canlı kediler gibiydi?

Hırslanarak, ayakkabım ve pantolonum arasına gizlediğim hançerimi çıkardım. Diğerlerinin zihinlerine sızarak etkisiz hale getirmiştim ancak bu bile onları öldürmeye yetmiyordu. Karşımda ki Ruhdikenin zihnine erişerek gözlerini patlattım, iğrenç sesiyle acı dolu bir çığlık kopardı. Yüzüme sıçrayan kanlara aldırış edemedim çünkü yaramdan zaten yeterince kan akıyordu. Elimin birini oraya bastırdım elime gelen kırmızı kanımı görünce yüzümü buruşturdum.

Acıya karşı dayanıklı olabilirdim ancak şuan vücuduma zehir yayılırken zorlanıyordum.

Ateşimle parlayan kılıcımı hızla fırlatarak yan yana duran Ruhdikenleri birbirine kenetledim, karınlarından geçerek sabit kalan kılıcım, ateş yaymaya devam ediyordu. Eğer kılıç içlerindeyken hareket ederlerse ateşle yanacaklardı çünkü en ufak bir hareket ateşi yayarak küle çevirecekti. Onları beklemeye alırken gözlerim önümdeki soysuza döndü. Hançerimi de ateş altında bırakarak üzerine saldırdım, gözleri görmüyordu ancak kulakları duyuyordu. Geldiğimi ayak seslerimden anlayarak savunmaya geçti. Kollarını rastgele kıpırdatırken, hançerimi sıkıca kavrayarak saldırma pozisyonumu bozmadım.

Aramızda ki mesafeyi hızla kapatıp üzerine atladım, önce kafasına sonra karnına ve sırtına hançerimi saplayarak yarıklar açtım. Buda yeterli olmadı, geriye adımlayarak, ellerimde ki kanı üstüme sildim. Yeterince mesafe açılınca, hızla koşarak son anda kendimi yere attım. Dizlerimin üzerinde tekrar sürünerek, açık olan bacaklarının arasına girdim. Ellerimi hızla kaldırarak avuçlarımda ki ateşi serbest bıraktım. Ateş, bedeninin tamamını sarmıştı.

Bedenini alttan saran ateş, yükselerek tümüne yayıldı. Hızla savrularak uzaklaştığım saniye, tüm vücudu küle döndü. “iğrenç yaratıklar olduğunuzu söylemiş miydim?”

Gözlerim diğerlerine döndü, hala bıraktığım gibi duruyorlardı. Yanlarına ilerleyerek kılıcımı tuttum. Gözlerimi sıkıca yumarak kılıcı hızla bir aşağı bir yukarı hareket ettirdim. Hızlı hareket etmem saldırmalarını engellemişti. Ateşin hızla yayılması sonu, vücutları küle döndü.

Ancak bu sırada ben, kaburgamdaki acıyla baş etmeye çalışıyordum. Hızlı hareket edince yaramda ki sızlama artmıştı. Gözlerim hala yumuluyken, dişlerimi dudaklarıma geçirdim. Gözlerimi açıp, kalkanı kaldırmamla, Larin’in bana koşması bir olmuştu. Elinde gördüğüm ceketle gerildim. Ceketi hızla belimin etrafına dolayarak düğüm atmaya çalıştı, “kanaman çok fazla,” ilk düğümü sertçe attığında yumruğumu ağzıma alıp ısırdım.

Çığlık yok, çığlık yok. Sık kendini.

Dikkatimi dağıtma ihtiyacıyla gözlerim İzel’i aradı, yerde baygın bakışlarla bana baktığını görünce içime su serpildi. Ölmemişti. Larin ikinci düğümü attığında gözlerimi tekrar sıkıca yumdum.

“kızım, yavaş olsana. Bende ki de can.” Sövmemek için zor duruyordum.

“sus, dikkatini dağıtmadan önce düşünseydin.” Diyerek haklı bir çıkışta bulundu. Acımın biraz da olsa azalmasıyla gözlerimi açtım. Direk Mirza ile göz göze gelince hemen gözlerimi kaçırma ihtiyacıyla doldum ki kaçırdım da.

“iyi misin?” baş sallamakla yetindim. “ne yapalım şimdi bu fanilerle?” gözlerim yine İzel’i buldu, hala bana bakıyordu. Bedenimde ki acı birden tekrardan arttı.

“kayıp soylular.” Zorla konuşmuştum. Ruhum çekiliyormuş gibi geliyordu. Sanki damarlarımda ki zehir ruhumda ki sözcükleri eritiyordu.

“ne?” Larin ve Batın’dan aynı anda gelen tepkiye odaklanamıyordum. Zihnim çok bulanmıştı. Elimle başıma baskı uygulamaya başlamamla birinin koluma girmesi bir oldu, ancak kimin girdiğine bile odaklamıyordum.

“kayıp soylular.” Ne dediğimi bile bilmiyordum. “İzel,” dedim ancak devamı gelmedi, burnumdan akan sıvı ile sözlerim yarım kaldı. Yer kayıyordu, “Larin, ruhum…” gözlerimin geri kaydığını hatırlıyordum ancak gerisi yoktu. Hatırladığım son şey, biri son anda kafamı tutarak çarpmamı engellemişti.

Ruhuma kalmamış sözlerin olduğunu hissediyordum. Ruhumu çekiyorlardı, ruhum sönüyordu sanki…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.