İçeriğe geç

ilk dolunay

Bölüm 9 · 9 dk okuma

ilk dolunay

Bölüm 9

Küller, çiviler ve sırıtkan günahlar

“Bırak hakikat incitsin seni, bir yalan avutacağına.”

GÜNEŞ LAROSSA

Güneşin asla doğmadığı bir diyar burası. Zaman, gölgelerle akar; saatler değil, yıldızsız geceler ölçer günleri. Gökyüzü, mora çalan bir siyahla örtülüdür, ne karanlıktır tam anlamıyla, ne de aydınlık. Bir ara hâlidir burası: ne yaşamın tam içindedir ne de ölümün kucağında. Burası, Aurora diyarıdır. Yaralı ruhların, unutulmuş lanetlerin, susturulmuş büyülerin toprağı.

Toprak… Kanla yoğrulmuş değildir ama her adımda bir hatıra inler derinliklerinden. Ağaçlar yaprak yerine fısıltılar taşır dallarında; rüzgâr, içindeki eski çığlıkları savurur geceye. Ve o gece… Sonsuz gibi uzanır her yöne. Karanlık burada yalnızlık demek değildir. Bilakis, en kalabalık yankıların ev sahibidir.

Burada krallar tahta geçmez; acının içinden geçip hayatta kalanlar, kendi tahtlarını kurar. Kraliçeler gözyaşıyla mühürler yeminlerini ve her gözyaşı bir yıldız olur asılı gökyüzüne ama parlamaz, yalnızca izler.

Aurora diyarı büyü, kelimelerle değil, suskunlukla çağrılır. Çünkü burada en güçlü tılsım, en çok bastırılmış olandır. Bir çocuğun unutulmuş duası, bir annenin sessiz çöküşü, bir savaşçının ölmeden önce söylediği son kelime… Hepsi burada yankı bulur, şekil alır ve canlanır. Ve sen, bu topraklarda yürürken… kendi yansımanla karşılaşırsın. Ama aynada değil, gölgende. Çünkü burada her gölge, sahibinin taşıdığı geçmişin şeklidir. Kaçamazsın. Saklanamazsın. Ama eğer yeterince uzun yürürsen… kendini yeni baştan yazabilirsin.

Ben yeterince uzun yürüdüğünü düşünen biri olarak kendimi baştan yazabildim ya da yazmadım, ancak yazılan bir şey varsa o da kaderlerimiz. Her gün yeni kehanetler, yeni yollar, yeni başlangıçlar yazılıyor adımıza. Bazıları vardır ki, kaderinin yazılışını kabul etmeyen, hayatını yönetemediğini kabul etmek istemeyen…

Gece’nin gidişinin ardından içimde büyük bir karamsarlık oluşmuştu. Kalbime sancılar girerken hissiz bir şekilde oturmak çok zordu.

“ne kadar garip bir kardeşin var.” Diyen Aren’e bedenimi sertçe döndürdüm. “hepimizin, iki dakikada ağzına sıçtı, biraz yabani sanki.” Arkadaşlarına onay istercesine göz gezdirdi, “yanlış mıyım?”

“yok. Yanlış değil, çünkü kurduğun cümlede tek bir doğru yok.” Yüzümü yüzüne yaklaştırarak çenemi yukarı kaldırdım, “yargıladığın kişi benim kardeşim. Ve emin ol ablama kötü şeyler söyleyenlere ne yapacağımı bilmek dahi istemezsin, kas çocuk.” İnanılmaz kasları vardı, ister istemez ilgimi çekmeyi başarmıştı.

“öyle mi, ne yapabilirsin mesela? Annene mi şikâyet edersin, yoksa babana mı?”

Ellerim masanın altında yumruk oldu, tam ayağa kalkıp yüzüne sağlam bir yumruk geçirecektim ki Alpay konuya atladı, “insanları hayatı hakkında bilmeden konuşmaman gerektiğini kimse sana öğretmedi mi, ya da insanların neler yaşadığını bilmeden konuşmamayı? Emin ol yanında ki kız seni tek bir yumrukla hayattan koparır. O hakkında, ağzını yayarak konuştuğun kızın neler yapabileceğini bilmek bile istemezsin.”

Öyle ki bizim kim olduğumuzu bile bilmiyorlardı, işkence yöntemlerimizi bilmedikleri gibi.

“hmm,” Aren’in alaycı homurtusuna hepimiz –Anka avcıları- yüzümüzü buruşturduk. “niye, ablasının doğaüstü güçleri mi var, yoksa arkasına sığındığı bir baba parası mı?”

“Hah,” Larin, sonunda haklı olarak kendini tutamamıştı, “kendini ne sanıyorsun sen, kral mı? Ben sana söyleyeyim, sen kesinlikle soytarısın.”

Ayağa kalkarak masanın üzerinden Aren’e doğru eğilince masanın başında oturan Mirza’nın yerinde dikleştiğini fark ettim. “çok merak ediyorsan ben sana söyleyeyim, ağzını ortadan ikiye zevkle yırtacak olan iki arkadaşım da babasız büyüdüler. Hepimiz gibi,” derken bizim ekibi göstermişti. “ve Gece, babası tarafından sayısız şiddete uğrarken kendini büyütüyordu, aklını almayacak mücadeleler verdiği anlarda bile babasına sığınmadan kendini büyütüyordu.”

Alpay ayaklarını masanın üstüne uzatarak yayılırken oldukça rahattı, “kendisini doğururken kaybettiği annesinden beri yalnız başına o. Kardeşinin varlığından bile 18 yaşında haberdar oldu, ondan öncesinde de yalnızdı, gerisini bilmiyorum ancak bildiğim tek bir şey var senin yabani olarak nitelendirdiğin kız senden daha olgun ve daha başarılıdır.” Alpay’ın cümlelerine karşı baş sallayan Larin sakince yerine geri oturdu.

“büyüme şartlarının ona, sürekli olarak tehlikeye karşı hazırlıklı olması gerektiğini ya da herkese kolayca güven beslememesi gerektiğini öğretmesi onun suçu olmadığı gibi sen onun nasıl şeyler yaşadığını bilmeden, asla yargılayamazsın.” Gözlerini masadaki herkeste gezdirdi, “kimse yargılayamaz. Ve emin ol, neredeyse onunla büyüyen biri olarak söylüyorum, onun öyle bir temiz kalbi var ki, güvendiği kişiye karşı öyle bir korumacı ve sevgi doldur ki, arkasından ettiğin bu lafları sana çok güzel sokar.”

Valla ağzımı açmama gerek kalmadan Larin çok güzel nokta koymuştu.

“Ablamın sevdiğim, çok güzel bir sözü vardır,” diyerek, yerime keyifle gerisingeri yaslandım, “Etrafındakilerin çokluğu seni aldatmasın. Çünkü yalnız ölecek, yalnız dirilecek ve yalnız hesaba çekileceksin.” Gözlerim Aren’e dönerken dudaklarımda acılı bir tebessüm vardı, “öylesine ihanetlere uğrayan bir insan asla böyle düşünmez. Ve bu düşüncülere sahip bir insan kolay kolay asla güvenemez.”

İşaret parmağımla kendisini gösterdim, “senin şuan da kendini korumak için alaycı davranman gibi, o da aynısını yapıyor. Ama eğer canına gerçekten zarar verirsen bırak ağzına sıçmayı, senin hayata karşı olan sevgini öldürür.”

Aren, yerinde gerilirken Mirza masada duran biralardan biri daha açmaya koyulmuştu, “onu seviyorsunuz, öyle çok seviyorsunuz ki arkadaşınıza karşı edilen en ufak bir kötü söz edene, lafını geri sokmaktan zevk alıyorsunuz.” Birayı kafasına dikerken konuşması kesilmişti, birayı ağzından çekerken dudaklarında keyifli bir gülümseme vardı. “uzun zamandır sizinle birlikte olmalı, onu bu kadar iyi tanıyor olduğunuza göre.”

Vay anasını! Ciddi misin sen ya? Drakula surat. Kendince bizden laf alacaktı, Gece şuan burada olsa ‘sanane’ diye çocuğun burnundan getirirdi kesin, sevgili karamsar ışığım.

“evet,” Mira, tehditkâr bir tonda hepimiz adına söze başlamıştı, “uzun zamandır onunlayız, 7 yıldır. Fakat bu onu çok iyi tanıdığımız anlamına gelmez. Gece, içinde yaşar her şeyi. Sadece bilmememizi istediklerini biliriz. Aramızda onu en iyi tanıyan ve uzun yıllardır yanında olan tek kişi Larin’dir. Kardeşi olarak aynı şekilde Güneş’te onu en iyi bilendir.” Acı bir gerçek vardı ki, daha ablamın bana anlatmadığı derin bir geçmişinin olduğunu yeni öğrenmiştim.

Bu grup bize lazımdı, yoksa kimse, sorulmuş olan bu kadar soruya karşı sabırlı olmazdı. Okula geldiğimiz günden beri kendi grubumuz dışında kimseyle konuşmamış, dışarıdan bir arkadaş getirmemiştik. Bu artık dikkat çekmeye başlamıştı.

Milan konuyu dağıtıp, karamsar havayı yok etmek istercesine hevesle konuşmaya başlayınca herkesin gözleri ona döndü, “Eee Mirza aramızda en sessizimiz sensin, sen hangi bölümü okuyorsun?”

Yapma be Milan, yanlış sulardasın be aşkım. Ayrıca konu buraya kadar, nasıl ve hangi hızla geldi lan?

Mirza, tam olarak Milan’ın dikkatini çekecek türde olan biriydi. Siyah alnına dökülen saçlarının parlaklığı ve gürlüğü buradan bile dikkat çekiciydi. Kemikli yüz hatları ve dolgun elmacık kemikleri ona hem korkutucu bir hava katıyor hem de ciddi gösteriyordu. Bembeyaz olan teninde tek bir kusur bile yoktu. Orta kalınlıkta siyah kaşları çoğunlukla çatıktı. Dolgun kırmızı dudaklarını sıklıkla ıslatıyor ya da dişliyordu. Sert yüz hatlarının aksine yuvarlak ve tatlı bir burnu vardı. Yüzüne tatlılık katan –adam o kadar korkutucuydu ki- tek yer, yüzünde yer yer var olan çilleriydi.

Ama bakan herkesin dikkatini çeken şey kesinlikle yeşil gözleriydi. Göz bebeğinin etrafı normal göz renginden daha açık bir yeşildi. Açık renk gittikçe koyulaşıyor, gözlerini dikkat çekici kılıyordu. Sanırım gözlerinin rengi çağla yeşiliydi. Uzaktan tam emin olamıyordum. Ancak yakından anlaşılırdı. Gür ve kıvrık kirpiklerini her kırptığında, kısık bakışları daha da dikkat çekiyordu.

Şuan da fark ediyordum ki gözlerini saymazsak ablamın erkek hali gibiydi. İlginç.

“ilgimi çeken birileri olduğunda oldukça sesliyimdir.” Mirza’nın cevabı Milan’ın oldukça moralini bozmuş olmalıydı ki oldukça sessizdi. “hukuk bölümü son sınıf öğrencisiyim, 25 yaşındayım, Ekim’de 26 olacağım. Hakkımda bilmek istediğin başka bir şey?” dedi soru soran bir tavırla.

Milan ise her zaman ki yüzsüzlüğüyle cevap verdi, “26 mı? Biraz büyük kalmışsın sanki. Neyse ilgilendiğin biri olunca konuşursun.”

Ben az önce yanlış mı duydum yoksa Milan, Mirza’ya trip cümlesi mi kurdu? Rezil!

Ancak Mirza çok yerli bir tepki vererek –siklemeyerek- telefonuna odaklandı. Hatta cebinden kulaklığını çıkartarak kulağına yerleştirdi, buradan bile duyabileceğim kadar yüksek sesli olan bir şarkıyla.

Ancak benim asıl şaşırmama sebep olan duyduğum şarkıydı. Berkay Altunyay’ın Ay ve Deniz şarkısı. Yani eğer doğru anlıyorsam Mirza, Türkçe biliyor ve ya Türk… Bizim gibi.

Mirza’nın gözleri benimle kesişince içime huzursuzluk yayıldı. Kalbime giren sancıyla elim kalbime gidince onun kaşları çatılırken, Larin hızla masanın üstünde duran diğer elimi avucunun içine aldı, “iyi misin?”

Dudaklarımı zar zor aralamayı başardım, “Gece…” fısıltımla beraber okulun bahçe kapısından Mehlika’nın girmesi bir olmuştu. Gözler ona dönerken, Mirza bile umursamazlığını bir kenara bırakmış görünüyordu.

Mehlika’nın gözlerinde ki dehşeti görmemle kalbimin üzerinde ki elim sıkılaştı. “bir sorunumuz var,” kafamı iki yana salladım, bu bilincimin dışında olmuş bir hareketti. “sanırım…”

Gevelemesine daha fazla tahammül edemedim, “konuşsana artık! Bir şey mi oldu Gece’ye, neden yanında değilsin? Konuş ağabey!” içimde ki huzursuzluk git gide büyürken artık masada oturan kimse kalmamıştı. Kalbimde öyle büyük bir ağrı vardı ki, bu ağrının kaynağından dolayı gözlerim doluyordu. Gözlerimde ki yaşlar akmak için kendini zorlarken onları tutmakta artık zorlanıyordum.

“bu burada söyleyebileceğim bir şey değil, eve gidelim.” Bu demek oluyordu ki gerçekten kötü bir şey oldu, ablama bir şey oldu. Karamsar ışığımdan geriye kalan tek ışıkta söndüyse…

“Niye bizi insandan saymıyor musunuz? Gece’nin başına bir şey geldiyse bilmek bizim de hakkımız.” Şuan kesinlikle Mirza2nın dediklerini algılamıyordum.

Gözyaşlarımdan dolayı etrafı buğulu görürken titreyerek konuşmaya başladım, “yine mi yaptı, yine mi gidiyor. Hayır,” sesimi asla güçlü çıkartamıyordum. “tekrar yapmamıştır, kıyamaz ki artık. Seviyor, kabullendi beni.” Cümleler, ağzımdan bilincim dışında dökülüyordu. Ne dediğimden bile haberim yoktu. İçimde öyle bir öfke dolmuştu ki birden. Yerimde titremekten artık ayakta duramıyordum.

Sayısız kez ablasının intiharı ile karşı karşıya geldiğim zamandan beri, ne zaman başına bir iş geldiği söylenilse, aklıma sadece intihar ettiği düşüncesi geliyordu. Bu düşünce hiçbir zaman değişmeyecekti. Travmam haline gelmişti artık. Gece’nin bana armağan ettiği bu sancılar, onu bile derinden yaralamışken, bunun için bile kendinden vazgeçebileceğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum.

“hayır, öyle bir şey değil. O iyi, yani hâlâ öyle olduğunu umuyorum. Sadece, önümüze ufak bir pürüz çıktı o kadar.”

Mehlika, onu duymuyor olduğumu, sadece önümdeki masaya baktığımı fark edince koşarak yanıma gelip yüzünü elleri arasına aldı. Yanaklarımda ki yaşları silerken, “o iyi, Güneş. Sadece sinirli ve öfkeli, evde bir sorun var. Onu halletmesi gerekiyor. Bizimde yanında olmamız ve ona yardım etmemiz.” İçime dolan güven hissiyle sakinleşmeye başladım. “kendine zarar vermedi. Güven bana ağabeyim.” Gözlerimin içine bakarken gülmeye çalıştığını ama başaramadığını görebiliyordum.

“bizde gelsek sizinle, bekli bir yardımımız dokunur.” İzel, endişeyle Marsel’e sorarken ben masanın üzerinde ki çatmamı alıp okuldan hızla uzaklaşmaya başladım. Duyduğum son ses Opia’nın “bu aile meselesi, yine de desteğiniz için teşekkür ederiz. Yarın görüşürüz.” Deyişinin sesiydi.

Okuldan alelacele çıktıktan sonra hiç soluklanmadan uzunca bir süre koştum. Yeterince izimi kaybettiğim kanısına varınca ara sokaklardan birine girdim. Karanlıktı, kimse yoktu. İki apartmanın arasında ki boşlukta ilerleyerek en ıssız yerde sakince yere çökerek gözyaşlarımın akmasına izin verdim.

Vücudum sarsılarak titrerken hıçkırıklarım sessiz sokağı inletiyordu. Aslında ağlama sebebim mutsuz olduğumdan değildi. Hissettiğim acılardandı. Kardeşimle aynı şeyleri hissetmek beni boğuyordu.

Küller vardı hayatımda, mutlu anılarımdan geriye kalan küller.

Çiviler vardı. Hayatımda ki en değerlilerimi, kaybetmemek kullandığım çiviler.

Ama öyle bir günahım vardı ki. Hayatımın her anında yüzüme vuruluyor, sırıtarak bana kendini hatırlatıyordu. Ben bir günahtan dünyaya gelmiştim. Hatadan başka bir şey değildim.

Güler yüzümün yanında; küllerle kaplı, çivilerle delinmiş, sırıtarak bakan bir günah vardı.

Hayatım bundan ibaret olabilirdi; Küller, çiviler ve sırıtkan günahlar...

Bölüm sonu

1 yorum