“Güneş ne yaptığımı izliyor. Ay ise tüm sırlarımı gizliyor.”
Geçmiş
Gece, gökyüzüne sürülen kara bir mühür gibiydi. Ay ışığı bile toprağa dokunmaya çekiniyor, sanki bu toprakların üzerine düşen her ışık, bir günahı açığa çıkaracakmış gibi geri çekiliyordu. Rüzgâr, sarayın taş duvarlarına çarparken eski fısıltıları uyandırıyor; susturulanların çığlıkları, taşların arasından ince bir tül gibi sızıyordu. Hiçbir canlı adım atmıyordu, ama gölgeler birbirine karışarak sanki kendi hayatlarını sürüyordu. O an anlaşılıyordu ki, bu gece yalnızca krallar değil, efsaneler de uyanacaktı.
Gece, kaldığı sarayın arka bahçesinde ki ormana gelmiş her zaman ki yerine kurulmuştu. Karşısında ki gecenin karanlığında parlayan gölü ve yansımasının vurduğu dolunay manzarasını keyifle izliyordu. Boynunda ki hilal kolyesi parlamaya başladığında yerinde dikleşti ve arkasına döndü, ona yaklaşan beyefendiyi gördüğünde ayağa kalktı ve kendini onun kollarına bıraktı.
“dominus umrarum.” Gölgelerin efendisi.
“principissa temporis perdita.” Zamanın kayıp prensesi.
Birbirlerine sıkıca sarılıp özlemlerini gideren Lavin ve Gölge, mutluydular. Mutlu ve huzurluydular. Sonunda birbirlerinden ayrıldıklarında Gölge sevgilinsin dudaklarına ufak bir buse bahşetti. Gece’nin gözleri mutlulukla parlarken Gölge’nin elini tutup, onu az önce oturduğu yere oturtup sevgilisinin dizlerine uzandı. En sevdiği şeydi bunu yapmak, günün yorgunluğunu böyle atıyordu.
Gölge, Gece’nin bu hareketine gülümserken elini uzatıp saçlarını okşamaya başladı. Gece’nin gözleri ise Gölge’nin sol yanağında oluşan gamzeye takılmıştı. “çok merak ediyorum, bir insanın neden sadece sol yanağında gamzesi olur ki, diğer yanağının ne günahı varmış?”
Gölge, Lavin’in esprisine kocaman bir kahkaha atmıştı. “Şeftali, merak ettiğin şey gerçekten bu mu? Ona bakarsak seninde bir yanağında 32 diğer yanağında 26 çil var, ben neden bunu sorgulamıyorum?”
Gece gözlerini kocaman açarak yerinde doğruldu. “ciddi misin sen?” Gölge alayla gülüp, “hangi konuda?” diye karşılık verdi.
Gece tek kaşını kaldırıp, “çillerimi sayma konusunda. İşsiz misin prensçik, sıkılmadan çillerimi mi saydın yani?” dedi ve Gölge’nin yaslandığı ağaca o da yaslandı.
“güzelim, asıl sen ciddi misin? Dakikaları sayan sen gelip bana çillerimi mi saydın diyorsun. Bence ikimizde ödeştik şuan. Ayrıca neden tek gamzeli olduğumu bende bilmiyorum ne yazık ki.”
Gece sırıtıp başını Gölge’nin omzuna yasladı. Gölge, Gece’nin kucağındaki elini alıp parmaklarıyla oynamaya başlarken başını da Gece’nin başına yaslamıştı.
İkisinin de temas bağımlısı olması onları fazlasıyla zorluyordu. Ama şuan kimse rahatsız değil aksine memnundu.
İkisi de dolunayı ve denizi izlerken fazlasıyla huzurluydu. Fakat 12 gün sonra çıkacak olan savaş onların huzurunu alıp götürmekle kalmayacak aynı zamanda onları zamansız bir süreyle ayıracaktı.
Gece, huzurun sessizliğini alıp, “tahta benim oturmamı istiyorlar.” Diye mırıldandı. “babam ise oturmamam için elinden geleni yapıyor. Hem peri krallığına hem de diyarın tahtına sahip olmak istiyor, bu kadar doyumsuz olması inanılmaz!”
“asıl amacı senin elinden her şeyini almak. Bunu yaparak sözde seni evsiz bırakacağını falan düşünüyor herhalde.” Gölge bunları derken Gece’nin her şeyinin kendisi olduğunu bilmiyordu, öğrendiği zaman ise her şey için geç olacaktı. Gölge kendi yaşamından vazgeçecek, Gece her şeyini kaybedecekti.
Gece, başını kaldırıp gözlerini ay ışığında parlayan gözlere çevirdi. “o zaman çok yanlış yolda yürüyor desene.” Gölge eğilip dudaklarını Lavin’in dudakları ile buluştururken oldukça huzurluydu.
Ancak diyarın diğer ucunda işler oldukça farklı ilerliyordu. Güneş, bodrumda ki köhne odasında kollarında ki yaraları seyrederken bu hapishaneden nasıl kurtulacağının hayallerini etmeye devam ediyordu. Günlük zehirlerini almış, yatağında babasının gelmesini bekliyordu. Ona verilen zehirler bedeninin çürümesine hatta erimesine yol açıyordu. Platin sarısı saçları dökülmekten artık neredeyse kalmamıştı. Canavara benziyordu. Bugün sırtından çıkan kanatlar kendinden iğrenmesine neden olmuş ve midesinde ki her şeyi boşaltmasına sebep olmuştu.
Kapıdan gelen zincir seslerini duyduğunda babasının geldiğini anlamış fakat uzandığı yatakta kıpırdamamıştı. “Güneş, babanı böyle mi karşılıyorsun prensesim? Şöyle bir kalk ayağa da değişimini göreyim.” Güneş yatmaya devam etti. “Güneş, kalkman için son uyarım, yoksa seni bizzat ben kaldırırım.”
Güneş aldırış etmeden içinden saymaya devam etti; 86, 87, 88… babası gidene kadar saniyeleri saymaya devam edecekti. Saçlarında hissettiği ellerle birlikte dudaklarından acı dolu bir çığlık dökülmüştü. Babası saçlarını çekerek onu yattığı yerden kaldırmıştı. “aynı ablan gibi olmaya başladın, itaat etmen gerekiyor direnmen değil!”
Babası Güneş’in elinde kalan saçlarına iğrenerek bakarken Güneş’i kocaman bir şok dalgası sarmıştı. “ne?” Ablan mı demişti az önce o? Güneş içinden doğru duyduğuna dualar ederken babası kızının birebir kopyası olan ancak içinde hiçlik barından gözlerini odanın içinde gezdiriyordu.
“doğru duydun bir ablan var, senden iki yaş büyük. Şuanda da ayağıma takılmaktan başka bir bok yaptığı yok, sen onun umurunda bile değilsin.”
Güneş duyduklarına inanamıyordu, bir ablası mı vardı. Onun bir ablası vardı.
“adı ne, nereli, annesi kim?” heyecanla ablasının kim olduğunu öğrenmek isterken yerinde duramamış ve zıplamıştı, zıpladığında sırtında hissettiği acıyla inleyerek duvardan destek aldı. Babası ise Güneş’in sorularını gereksiz bulmuş ve kızının acı çekmesini umursamadan odadaki sandalyeye sanki bir tahta oturur gibi oturmuştu.
“kulağıma gelenlere göre bugün mutasyon geçirmişsin. Sırtında kanatlar çıktığını söyledi muhafızlar. Kendinde hissettiğin değişik bir duygu var mı? Kanatların çıktığı yeri görmek istiyorum soyun.”
Güneş derince yutkunarak başını iki yana sallamıştı. Babası onu sadece zehirlemiyor aynı zamanda fiziksel istismarda bulunuyordu. Bunu fark ettiğinde 6 yaşındaydı. Eve ara sıra uğrardı babası, uğradığı zamanlarda ise direkt Güneş’in odasına gelirdi. O zamanlar anlamazdı ama artık anlıyordu, 14 yaşına gelmişti ve bedenindeki hormonel farklılıklar anlamasına sebep olmuştu.
“göstermek istemiyorum.” Sesi o kadar az çıkmıştı ki duymak oldukça zordu. “çıktığı yerlerde sadece siyah damarlar var zaten.”
“sana fikrini sormadım, prensesim. Soyun diyorsam soyun!” kızına sertçe tepki veren adam bunu asla iyi niyetle istemiyordu. Güneş’te bunun farkında olarak tekrar başını iki yana salladı. Kızının inadının farkında olan babası bu sefer uzmanlaşmacı davranarak, “Kanatların çıktığı yerleri gösterirsen bende sana ablanla ilgili soruların cevabını veririm.” Dedi.
Ne uzlaşmaydı ama!
Güneş ise bunu değerlendirmeye almıştı. Çünkü bir ablası olduğunu öğrenmişti ve bu onun için kurtulmak demekti, aile olabilmek demekti, sevgi, özgürlük ve asla kavuşamadığı huzur demekti.
Ablası hakkında bilgi alabilmesi için bunu yapması gerekiyorsa yapardı. Üzerinde ki eski tişörtü tutup çıkardı, üstünde siyah bir südyenle kaldığında utandığını hissetti. Arkasını dönüp kanatların bıraktığı izleri babasına sundu.
Babası yerinden keyifle kalkıp kızına büyük adımlarla yaklaştı ve elini sırtında gezdirdi. İzler oldukça derindi, etrafında siyah damarlar ve çürükler vardı. Kolunu karnına sarıp daha da kendine çekti kızını, ona dokunmaktan zevk alıyordu.
Güneş iyice baktığına kanaat getirip hızla babasının kollarından sıyrıldı. “sorularımın cevapları?” kendi babasından nefret ediyor hatta annesinden de nefret ediyordu. Güneş doğduğunda annesi onu terk etmişti, annesini hatırlamıyordu bile. Gerçi hatırlaması için önce annesini görmesi gerekliydi. Diyarın falcılarına göre bebekler, anneleri onları emzirirken annelerini tanır, hisseder ve kabul ederlermiş. Ancak Güneş’in buna fırsatı bile olmamıştı çünkü annesi onu emzirmemişti bile.
“Ablanın ismi, Gece Lavin Larossa. Senin gibi melez kanına sahip olduğu için net bir krallık soyu taşımıyor. Bu yüzden nereleri olduğuna sen karar ver. Annesi ise ölen Peri krallığı Kraliçesi Luna Larossa, yani benim eski eşim.”
Hayatının en büyük şok anını şuanda yaşıyordu. Gece mi? Ne yani ablası karanlığı kendisi aydınlığı mı almıştı? Melez kanı… Ablasına da işkence yapmıştı. Oda onun gibiydi. Ablası da anormal biriydi.
Nerenin lanetiydi bu? Bir ablası vardı ama onu hiç istememişti. Annesi onu istememişti. Babası onu istememekle kalmamış işkencelere maruz bırakmıştı. Daha ne kadar kabul edilmeyecekti?
İçinde ki ses ablasının onun varlığından haberdar olmadığını ve babasının ona yalan söylediğini fısıldıyordu. O sese inanmak istedi. O sese inanmak ve yaşadığı bu eziyetten kurtulmak istedi.
Hemşirenin ona anlattığı efsaneyi hatırladı. Kimse tarafından kabul edilmeyen prenses, unutulmaya mahkûm olur. Unutulmanın diyarı Veloren’in tanrısı ALİANA, seni yanına alır ve sonsuzluğa mahkûm edermiş.
Güneş bunun olmasından korkuyordu. Ablasına kavuşamadan, onu bir kez bile göremeden ölmekten korkuyordu. Babası odadan çıktığında zorla çıkarıldığı yatağa kendi isteğiyle tekrar girdi. Gözlerini kapattı ve uyumadan önce bundan önce ki gecelerde de kurduğu cümleyi tekrarladı.
“Güneş ne yaptığımı izliyor. Ay ise tüm sırlarımı gizliyor. Gece karanlığa mahkûm ederken güneş aydınlığın huzurunda yaşamaya davet ediyor. Bir gün gecenin karanlığını sevmek ve bu hapishaneden kurtulmak dileğiyle…” ancak bu sefer bir cümle daha fazladan ekleyip, “…iyi geceler ablacığım, iyi geceler karanlığım.” Dedi ve gözlerini sıkıca yumup uykuya dalana kadar saydı.
İlk kez mutlulukla uyuyordu, ilk kez huzurla uyuyordu. Çünkü içinde bir umut ışığı yanmış ve etrafı aydınlığa boğmuştu…