Kapının açılmasıyla irkiliyorum. Saatlerdir pencerenin önündeyim. O boğuk sesi ya da cümlenin izdüşümünü yeniden duyabilmek adına tüm dikkatimi toplamışım. Kadın ya da erkek... kimin söylediğini kestiremedim, çünkü ses, sanki konuşan eliyle ağzını kapatmış gibi boğuktu. Kalın bir tonu vardı sanki, yani erkek olması muhtemel ama her kadın tiz sesli değil ya. Kalıplaşmış yargılarla işim yok, onlar insana sadece ayak bağı olur. Ben her olasılığa açık bir şekilde bu olayı didikleyeceğim. Tabii didikleyebilirsem.
"Selam pencere önü kuşu." Gelen yıllanmış ev arkadaşım Emircan Aşçı. Üniversitede aynı eve çıktığımızdan beri birlikte oturuyoruz. Benim maddi durumum her geçen yılla birlikte düzelmesine rağmen bu evden ayrılmayı hiç düşünmedim. Kutu gibi oluşu bana samimi bir his veriyor, üstelik iç tadilat ve şık bir dekorasyonla imrenilesi bir yuva haline geldi. Emircan ise iş konusunda oldukça şanssız biri. Bu yüzden artan kira fiyatlarını da düşününce bu evden istese de ayrılamaz. Evi tabii ki detaylıca anlatacağım ama oraya daha var. Önce şu Emircan'la ilgilenmeliyim. Bugünkü olayı bilmeli.
"Bomba bir haberim var." diyerek konuya bodoslama dalıyorum. Bu duruma neden bu kadar heyecanlandığımı sorguluyor olabilirsiniz ama hayatın olağan akışından sıyrılan her bir vaka benim için oldukça kıymetli. Kurguların insanıyım ben. Bir yazarım. Yani... sıra dışı bir olay varsa son sürat onun peşinden koşarım. Kafamın biraz farklı çalıştığını söyler çevrem. Bu dünyaya ayak uydurmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Sanırım bu yüzden tuhaf olaylar ilgimi çekiyor. Tuhaf olaylar ve karanlık aile sırları.
"Bu işin peşine düşmeyeceksin öyle değil mi Beren?" Emircan buruşuk bir yüzle bana bakıyor, suratını böyle yaptığında gerçekten de su aygırlarına benziyor.
"Neden olmasın?" Omuz silkiyorum.
"Çünkü yüz binlerce insanın yaşadığı bu şehirde o kişiyi tekrar duyman neredeyse imkânsız. Üstelik cümle sana da tehlikeli gelmedi mi biraz? Bir aile, sırlar ve hepsi karanlık." Emircan montunu tekli koltuğa fırlatıyor ve doğruca kahve demlemeye girişiyor. “Gerçi ülkenin yüzde yetmişi böyle.”
"Önce karnını doyur." diyerek kahveye önyargılı bir bakış atıyorum.
"Peki anne." Böyle giderse Emircan'ın suratı buruşuklukta sabit kalacak. Didişmeye bayılırız. O olmadan bu evde yalnız yaşadığımı hayal bile edemiyorum. Bir zamanlar üçüncümüz de vardı ama hayat koşulları onu başka bir şehre taşıdı. Neyse, konudan sapıyorum.
Pencereden uzaklaşıp kedi gibi Emircan'a sokuluyorum. "Bundan çok iyi kurgu çıkmaz mı sence de? Gerçek verilerle inşa edilen bir başyapıt." Ellerim manşet açar gibi savruluyor havada.
O ise istifini bozmadan evin her yanına dağılan kâğıt parçalarını tek tek toplamaya girişiyor. "Yeni bebeğin burada Beren, bu kağıtlarda. Haftalardır üstünde çalışıyorsun. Farklı bir tür denemek istediğini söylememiş miydin?"
"Evet ama olmuyor işte. Genel kurgu yazamıyorum ben, içim korkuyu arzuluyor. Anlamıyorsun."
"Seni en iyi ben anlıyorum, inan bana. Bu yüzden bu kağıtları gözünün önünde sallıyorum ya şu an. Bu işteki tutkun nerede, niye bilgisayarın başına geçmiyorsun? Neden saatlerce pencere önünde pinekliyorsun? Neden imkansızın peşinde koşuyorsun?"
Bu sorunun cevabı basit. Heyecanlı yenilikler için yaşıyorum ben. Evet o kağıttaki notlar yeni bir kurgunun taslağı ama haftalar geçti üstünden ve ben tıkandım. Şimdi yeni bir heyecan bulmuşken onun peşinden koşmayacak mıyım yani?
"Doyumsuz olma lütfen." Emircan başını esefle sallayıp kahve makinesine yöneliyor. Elime tutuşturduğu kağıtlara bakıyorum. En tepede 'Flörtün Hammaddesi' yazıyor. Yeni kurgum işte bununla ilgili, çağımızdaki yoğun flörtle ve hammaddesi de belli: Heyecan.
Kurgularla flört ettiğimi düşündüğüm an yüzüm buruşuyor. Evde artık iki tane su aygırı var.
