Yine o pencerenin altındayım. Herhangi bir konuşma yakalamaya çalışıyorum. Bu benim için oyun haline gelen bir rutin.
Evim... evimiz giriş katta, çok işlek bir caddenin yan yana dizilmiş apartmanlarından birinde. Arabalar vızır vızır geçtiği gibi insanlar da telaşla koşturuyor. Ağır botlar, ince topuklar, yumuşak adımlar... Hepsi kulağıma bir bulmacanın parçasıymış gibi ulaşıyor. O insanlar kim, nereye gidiyorlar, hangi evde yaşıyorlar, hayatlarına bomba gibi düşen olaylar ne... bilmek istiyorum.
Bazen kulağıma kesilip biçilmiş sözcükler de karışıyor. Anlamsız kelimeler yığını... Başı kaldırımın ucunda söylenmiş, bana sadece sonu ulaşan cümleler... Onları zihnimde tamamlamaya çalışıyorum. Bir şeyler kurguluyorum. Bu hoşuma gidiyor. Gitmekten ziyade bana çok şey katıyor.
Pencereye iyice sokuluyorum. Soğuktan buğulanmış cama yanağımı yaslıyorum. Herkes deniz, orman ya da göl; böyle bir manzarası olsun ister. Benim manzaram ise cıvıl cıvıl ve renkli dükkanlarla işte bu rengarenk insanlar. Takasa konu bile olamazlar. Hava soğuk olmasına rağmen pencerelerden biri yarı açık. Sesleri duymak bir zaruret. Ama vücudum salona dönük. Sesleri duymak istediğimde insanları görmemeyi tercih ediyorum. Tonlama ve sözcüklerle kafamda sıfırdan bir görüntünün oluşması, gölgenin ete ve kemiğe bürünmesi çok daha haz verici.
Bu yüzden duyduğum son şeyi kimin söylediğini ne yazık ki göremiyorum.
“Karanlık aile sırları mı? Komik olma, bir dizinin içinde yaşamıyoruz ama yine de haklısın, o kadını ortadan kaldırmalıyız.”
Kafamı hızla çeviriyorum. Pencereyi sonuna kadar açıp başımı bir zürafa edasında ileri uzatıyorum. Kaldırımdaki insanlar bana tuhaf bir şekilde bakıyor. Kelimenin tam anlamıyla burun burunayız onlarla çünkü. Yine de nafile. Cümleyi kim söyledi hiç bilmiyorum. Sarı ceketli adam olabilir mi? Ya da saçına yeni fön çektirmiş şu havai kadın... Derin bir nefes alıyorum. Kalbim hızla çarpıyor. Hayır korkmuyorum, hissettiğim tek şey heyecan.
Kucağıma kocaman bir soru işareti düştü ve bunun bir anlamı olduğunu biliyorum.

