İçeriğe geç

İlham

Bölüm 2 · 14 dk okuma

İlham

Bölüm 2

BÖLÜM 2: İLK ADIMLAR

Vapurun iskeleye yanaştığını haber veren o boğuk, uzun düdük sesi denizin üzerindeki sessiz sesleri bıçak gibi kesti.

Kız, geç kalmanın verdiği o tanıdık telaşla ama bu kez içinde uçuşan yepyeni, kıpır kıpır bir heyecanla hızla yerinden doğruldu.

Tam adımlarını hızlandırıp uzaklaşacaktı ki, adamın sesi onu durdurdu.

"Durun,"

dedi Attilâ, sesinde tatlı bir aciliyet vardı.

"Adınızı hâlâ söylemediniz."

Kız duraksadı. Omuzları üzerinden yavaşça geriye, adama doğru döndü. Yüzünde, o güne kadar kimsenin, belki kendisinin bile aynada görmediği kadar sahici, aydınlık bir tebessüm belirdi.

"Aşkın,"

dedi usulca.

Sonra bir an bile beklemeden, o taze mutluluğun verdiği hafiflikle önüne dönüp kalabalığın arasına karışarak iskeleden uzaklaştı. İçinde yıllardır biriken o katı buzlar erimiş, yerine taptaze bir umut filizlenmişti. O an, kendi kendine bir söz verdi. Hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyorken, her şey bu kadar zor ve karanlıkken, en azından bu aydınlığa, bu duyguya bir şans verecekti.

Konağa döndüğünde, sanki ayakları yere basmıyordu. O ağır demir kapıdan içeri girerken, normalde ruhunu daraltan o taş avlu bile gözüne bambaşka, aydınlık göründü. Midesinde dur durak bilmeyen, kanat çırpan kelebekler vardı, sanki göğüs kafesine bir ilkbahar sabahı sığdırılmıştı.

Pazar sabahı mutfağın o boğucu sıcağına inerken, ilk defa yüzünde silinmeyen bir gülümseme vardı. Kalfaların bitmek bilmeyen bağırışları, bakır tencerelerin kulak tırmalayan gürültüsü, ocağın yakan ateşi, taşıdığı ağır su kovaları... Hiçbiri ama hiçbiri artık ona eskisi kadar ağır gelmiyordu. Kalfalardan biri omuz atıp terslendiğinde bile, Aşkın sadece başını eğip o sırrını saklayan tebessümüyle işine devam etti.

Sanki etrafında görünmez bir zırh vardı artık. Attilâ'nın ona çizdiği o muazzam portre, yastığının altında sakladığı o güzel kelimeler onu konağın tüm acımasızlığından koruyordu. Herkesin ona 'hizmetçi' dediği, kaderinin altını çizdiği bu taş duvarların arasında, ilk defa ruhunun özgürleştiğini, kalbinin gerçekten yaşamaya başladığını hissediyordu.

Ama geceler... Geceler en zoruydu. Konağın tüm ışıkları sönüp herkes derin bir uykuya daldığında, Aşkın o müştemilata zar zor sığdığı, havasız odasında saatlerce uyanık kalıyordu. Ona bir teşekkür borçlu olduğunu hissediyordu. O büyüleyici portreye, ruhuna dokunan o incelikli şiirlere bir karşılık vermek, adamın da yaptığı gibi kendi içindeki bu duyguyu ona da somut bir şekilde hissettirmek istiyordu.

Kuytu bir köşede bulduğu bir mumun titrek, cılız ışığında, eline geçirdiği ufak bir kömür parçası ve yırtık bir kese kâğıdıyla masaya oturdu. Kalbinden geçenleri kelimelere dökmek, ona bir şiir yazmak istedi. "Gözlerin..." diye mırıldandı karanlığa doğru, ama devamı gelmedi. Kelimeler zihninde muhteşem bir melodi gibi uçuşuyor ama kâğıda dökülürken manasını yitiriyordu.

Sonra çizmeyi denedi. Onun denize bakan o keskin profilini, rüzgârda savrulan paltosunu resmetmek istedi. Saatlerce uğraştı, kömür karası parmaklarına bulaştı, gözleri yorgunluktan ve loş ışıktan sızladı. Ama ortaya çıkan sadece anlamsız, eğri büğrü çizgilerdi.

Günlerce, her gece o mumun ışığında inatla çabaladı. Olmuyor, yapamıyordu. Yeteneği yoktu.

O sadece bu hayatta elleri çamur ve hamur kokan, fırçayla kalemi tutmayı bilmeyen bir müştemilat kızıydı. Ortaya çıkan o karalanmış kâğıtlara baktıkça boğazına koca bir yumru oturdu. Yastığına kapanıp sessizce ağladığı, kendine kızdığı anlar oldu. Kendini o zarif, sanattan anlayan adama karşı ne kadar eksik hissettiğini anlatacak hiçbir şey bulamıyordu. O kadar değersiz hissediyordu ki, bu yeteneksizliği yüzünden aşkı bile eksik yaşayacağını sandı.

Cumartesi günü geldiğinde, içindeki o eksiklik hissi, yerini delice bir özleme ve gün saymanın verdiği o yakıcı heyecana bırakmıştı. Vakit geçmiyordu. Mutfaktaki saatin tik-takları beyninin içinde yankılanıyor, cumartesi gününün gelmesi için içten içe dualar ediyordu.

Ve nihayet beklenen hafta sonu geldiğinde, mutfağa yayılan o tatlı, sıcak koku her şeyi değiştirdi.

Tezgâhın üzerinde, konak ahalisi için yeni pişirilmiş, üzeri nar gibi kızarmış taptaze kurabiyeler duruyordu. Tereyağının ve tarçının o baş döndürücü kokusu bütün mutfağı sarmıştı.

Aklına aniden o delice fikir düştü. Kendi elleriyle bir kâğıt üzerinde hiçbir şey yaratamamıştı belki, ama ona hayatında en iyi bildiği yerden bir şey sunabilirdi. Bu düşünce bile ellerini titretmeye, kalbini boğazında attırmaya yetti. O kurabiyelerden birini bile izinsiz almak, kalfaların gözünde düpedüz hırsızlıktı. Yakalanırsa cezası ağır bir dayak, aşağılanmak ve belki de maaşından kesilmesiydi.

Ne kadar ikilemde kalırsa kalsın, korkudan dizleri ne kadar titrerse titresin, kalbi mantığını susturdu.

'Onun için...'

diye fısıldadı içinden. Hızla, mutfaktakilerin komple mutfaktan çıktığı anı, o küçücük anı, o kör noktayı kollayarak tepsiden alabildiği kadar kurabiyeyi kaptı ve çekmeceden çıkardığı temiz bir pakete sardı.

Tam paketin ucunu düğümlüyordu ki, tahta merdivenlerden inen sert, ağır ayak seslerini duydu.

Nefesi kesildi. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Paniğin verdiği o refleksle, elindeki küçük paketi tezgâhın en alt rafındaki yağ bidonunun ardına, kimsenin aklına gelmeyecek o karanlık, tozlu boşluğa itiverdi.

Saniyeler sonra mutfağa giren baş kalfa, kurabiyeye uzandığı anda eksikliği fark etmiş olacak ki kaşlarını çatabilidği kadar çatıp, şüpheyle tezgâhı süzdü.

"Nerede bu kurabiyelerin bir kısmı? Tepsiye kendi ellerimle, sayarak koydum!"

diye gürledi. Sesi mutfağın taş duvarlarında yankılandı.

Gözleri mutfakta fırıl fırıl dolandı ama köşede elinde bir bezle bekleyen, başı eğik, her zamanki o sessiz ve silik kızdan zerre kadar şüphelenmedi. "Yine hangi arsız dadandı buraya! Bulursam ellerini kıracağım!"

diye söylenerek, öfkeyle diğer kalfaları sorguya çekmek için mutfaktan hışımla çıktı.

Ondan şüphelenmezlerdi yıllardır konakta olsada bir hırsızlığı, göz koyması olmamıştı hiçbir şeye.

Kalfa gözden kaybolur kaybolmaz, Aşkın derin, titrek bir nefes aldı. Bacaklarının bağı çözülmüştü, kalbi göğsünü yaracakmış gibi atıyordu ama vakit kaybedemezdi. Yağ bidonunun arkasına sakladığı paketi hızla çekip çıkardı ve sıkıca tuttuğu hasır sepetine, alınacaklar listesinin altına gizledi.

...

Yol yürüdükçe görünen çarşı yolu ile karnında dolaşan garip hisle birlikte vapura bindi. Gözleri her köşe bucağı, her güverteyi, her gölgeyi taradı. Onu, o yakası kalkık paltolu adamı aradı ama bulamadı. Vapur boşlukta süzülürken içi bir anlığına sızladı.

Ama bu kez içine düşen o anlık korkuya, o tanıdık hayal kırıklığı ihtimaline rağmen umudunu kaybetmedi. Ona inanmayı seçmişti bir kere. Sepetini göğsüne bastırarak, o kurabiyelerin hafif sıcaklığını teninde hissederek iskeleden indi.

Çarşının o taşlı, kalabalık yollarına saptığında, kalbinin ritmi yeniden hızlandı. Ve beklediği an geldi.

Attilâ, nefes nefese, yüzünde o dünyaları aydınlatan, tanıdık gülümsemesiyle yanına kadar gelmişti.

Aşkın adımlarını durdurdu. Gözlerinin içine baktığında, adamın o nefes kesici, şefkatli bakışı oradaydı. Kız, tek kelime etmeden sepetinin derinliklerinden çıkardığı o küçük, kağıta sarılı paketi usulca adamın ellerine bıraktı. Yüzünde, tüm o haftanın yorgunluğunu, uykusuz gecelerinin kırgınlığını ve yetersizlik hissini silip atan, utangaç ama bir o kadar da gururlu, parlak bir gülümseme vardı.

Attilâ'nın o küçük, kağıda sarılı paketi aldığı an, iskeledeki tüm o koşturmaca Aşkın için durdu. Adam, paketi yavaşça açıp hâlâ sıcak olan kurabiyelerden birini aldı ve tadına baktı. Yüzündeki o ciddi ifade, yerini yavaşça yumuşak bir tebessüme bıraktı.

"Kendi ellerinizle mi yaptınız?"

diye sordu Attilâ, gözlerini kurabiyeden çekip Aşkın'a sabitleyerek.

Aşkın hafifçe belirsizce başını salladı.

"Evet... Yani aslında sadece yardım ettim çoğunu başkası yaptı. konak içindi. Kalfalar görmeden size de ayırmak istedim. Beğenmezsiniz diye korktum ama..."

"Hayatımda yediğim en güzel şey olabilir," diyerek sözünü kesti adam. "tarçın.. En sevdiğim şey. Bu inceliğiniz için teşekkür ederim, Aşkın."

Aşkın'ın dudaklarında gururlu ve utangaç bir gülümseme belirdi. Adamın bu içten tepkisi, sabahtan beri hissettiği tüm stresi silip süpürmüştü. Vapurun ilk uyarı düdüğü duyulduğunda Aşkın hafifçe irkildi.

"Benim artık dönmem gerek. Vapuru kaçırırsam işler aksar."

"Gelecek hafta yine aynı saatte burada olacak mısınız?"

diye sordu Attilâ hızlıca.

"cumartesi günleri hep çarşıya inerim,"

dedi Aşkın gülümseyerek ve hızla arkasını dönüp kalabalığa karıştı.

O günden sonraki birkaç hafta, ikisi için de iskeledeki o kısa anların beklentisiyle geçti. Aşkın, konağın mutfağında işini yaparken, kendi temiz ve düzgün kıyafetlerini haftasonu için özenle hazırlarken hep cumartesi gününü düşünüyordu. Cumartesi sabahları vapura binerken ayaküstü, sadece beş on dakikalık konuşmalar yapıyorlardı. Bazen Attilâ ona okuduğu yeni bir kitaptan bahsediyor, bazen Aşkın ona konakta o hafta olan komik ya da sinir bozucu bir olayı anlatıyordu.

Fakat üçüncü haftanın sonunda, vapurun kalkış düdüğü yine acı acı çaldığında Attilâ sıkıntıyla nefesini dışarı verdi.

"Her seferinde vapurun düdüğü sözümüzü kesiyor,"

dedi adam, yüzünde saklayamadığı bir bıkkınlıkla.

"Sizi sadece bu telaşın içinde, ayaküstü yarım saatliğine görmek bana yetmiyor artık. Cümlenin tam ortasında gitmek zorunda kalıyorsunuz."

Aşkın sepetini düzelterek omuz silkti.

"Benim elimde olan bir şey değil ki... Cumartesi benim tatil günüm değil

çarşı vakti kısıtlıdır."

"Hiç mi kendinize ait bir vaktiniz yok? Bir tatil gününüz?"

Aşkın Uzunca düşündü. Olması gerekiyordu ama onun yapacak hiçbir şeyi olmadığı için o zamanlarda da çalışıyordu hatta bu da maaşına yansıyordu.

"Var elbette,"

dedi Aşkın.

"Haftada bir gün, sanırım perşembe günleri tam gün iznim var. O gün konaktaki işlere karışmam, kendime vakit ayırırım. Ama hiç bir zaman bu iznimi kullanmamıştım. Unutmuşum kusuruma bakmayın."

Attilâ'nın gözlerinde aniden aydınlık bir parıltı belirdi.

"Hiç sorun değil. Anlayabiliyorum sizi, eğer sizin içinde uygunsa haftaya perşembe, bu perşembe, saat ikide Çiçekçiler Meydanı'ndaki saat kulesinin altında bekleyeceğim sizi. Koşturmadan, saat tutmadan konuşmak için."

Aşkın, bu doğrudan teklif karşısında heyecanlansa da bunu yüzüne yansıtmamaya çalıştı.

"Olabilir,"

dedi sakince.

Attilâ gülümseyerek paltosunun iç cebinden ince, zarif bir kağıda sarılı yassı bir paket çıkardı ve Aşkın'a uzattı. Aşkın şaşkınlıkla pakete baktı.

"Lütfen bu hediyemi yanlış anlamayın. Geçen gün bir vitrinde gördüm,"

diye açıkladı Attilâ, sesi hafifçe pürüzlü çıkmıştı.

"Rengi, bana ilk karşılaştığımız o sisli sabahı hatırlattı. Üzerinizde görmeyi çok isterim. Sadece küçük bir hediye, lütfen reddetmeyin."

Aşkın, adamın gözlerindeki o zarif beklentiyi görünce paketi nezaketle aldı. Eski kıyafetlerini veren konak sakinleri dışında hediye veren yoktu ona ne kadar mahçup hissetsede, hediyeyi kabul etmek zorunda hissetti kendisini.

"Teşekkür ederim,"

diyerek vapura doğru adımladı.

...

Çarşamba akşamı, konağın o bitmek bilmeyen telaşı nihayet durulmuş, koridorlara derin bir sessizlik çökmüştü. Aşkın, üzerindeki mutfak önlüğünü çıkarıp ellerini yıkadıktan sonra, derin bir nefes alarak üst kattaki çalışma odasına doğru adımladı. Konak sahibi Süreyya Hanım'ın kapısını hafifçe tıklattı.

"Gel,"

diyen o ince ve yumuşak sesi duyduğunda kapıyı aralayıp içeri girdi. Süreyya Hanım, okuma koltuğuna yerleşmiş, elindeki kalın kapaklı bir kitabı inceliyordu. Aşkın'ı görünce yüzüne sıcak, sevecen bir gülümseme yayıldı.

"Gel Aşkın, bir sorun mu var kızım?"

Aşkın ellerini önünde kibarca kavuşturarak yutkundu. Konak sahibi her zaman ona iyi davranıyordu.

"Rahatsız ettiğim için kusura bakmayın efendim. Sadece size bir hususu bildirmek istedim,"

diye söze başladı sakince.

"Biliyorsunuz, perşembe günleri benim resmi izin günüm. Ancak bugüne kadar genelde konakta kalıp işlere yardım ediyor, bunun karşılığında da ek yevmiye alıyordum.

Ben... artık perşembe günleri dışarı çıkacağım. Bu yüzden o günkü ek mesaimi maaşımdan kesmenizi söylemek istedim."

Aşkın konuşurken, gözleri Süreyya Hanım'ın kucağında tuttuğu kitaba kaydı. O an, nefesi boğazında düğümlenir gibi oldu. Kitabın lacivert kapağında, zarif harflerle basılmış o ismi gördü

Attilâ Kutlu

Attilâ.. İskelede tanıştığı ona şiir yazan adam olabilir miydi? Soyadını hiç sormamıştı aynı zamanda mesleğinde. Bu sadece bir tesadüf müydü?

Ya da o adam, bu kitabın kapağında adı yazan yazar Attilâ Kutlu olabilir miydi?

Aynı kişi olma ihtimali, kalbinde hem tuhaf bir gurur hem de tanımlayamadığı, bir his yarattı.

Süreyya Hanım'ın sesi, onu daldığı bu karmaşık düşüncelerden çekip çıkardı. Kadın, kitabı usulca yanındaki sehpaya bırakırken yüzündeki gülümseme daha da genişlemişti.

"Bunu gelip bana açıkça söylediğin için teşekkür ederim, Aşkın,"

dedi Süreyya Hanım, sesinde sahici bir memnuniyet vardı.

"Açıkçası buna çok sevindim. Bütün gençliğini bu taş duvarlar arasında, mutfakla kiler arasında harcıyorsun diye üzülüyordum. Nihayet kendine zaman ayırmana, genç bir kız gibi dışarı çıkıp nefes almana gerçekten çok mutlu oldum. Maaşından da hiçbir şey kesmiyorum, bu da benden sana küçük bir hediye olsun."

Aşkın, kadının bu anlayışlı ve nazik tavrı karşısında rahatlasa da, maaşından kesinti yapılmayacağını duymak onu aniden mahcup hissettirdi. Ve itiraz edercesine hızla konuştu.

​"Gerçekten teşekkür ederim efendim ama bana zaten çok yardımınız dokundu. Çok mahcup hissederim, hiç gerek yok."

​Süreyya Hanım, kızın bu naif ve gururlu duruşuna şefkatle gülümsedi.

"İtiraz istemiyorum Aşkın,"

dedi tatlı ama kararlı bir sesle.

"Sen küçüklükten beridir buradasın ve hiç nazlanmadan hep çalıştın ve konağın en çalışkan kızı oldun. O parayı sonuna kadar hak ediyorsun, lütfen beni kırma."

​Aşkın, hanımının bu tatlı ısrarı karşısında daha fazla direnemedi. Başını hafifçe eğerek,

"Çok teşekkür ederim efendim, sağ olun... İyi geceler dilerim," diye mırıldandı.

Odadan çıkıp kapıyı usulca kapattığında, sanırım bunca zamana karşılık bu iyiliklerle, bu güzelliklerle karşılaşacakmışım diye düşünürken

Konağın loş avlusunu geçip arka taraftaki müştemilata doğru yürüyordu.

Müştemilattaki küçük, sade odasına girdi. Üzerini değiştirip yatağına uzandığında, gözlerini tavana dikti. Yarın perşembeydi. Onu tekrar görecekti. O mavi elbiseyi giyecek, onunla buluşacaktı. İçini kaplayan o tatlı heyecan ve merakla yorganına sarıldı, dudaklarında hafif bir tebessümle uykuya daldı.

..

Perşembe günü geldiğinde, Aşkın izin gününün tadını çıkararak hazırlandı. Attilâ'nın verdiği paketi açtığında içinden çıkan açık mavi kirli beyaz karışımı, zarif kesimli elbiseye hayran kaldı. Bu elbisenin rengi gerçekten de adamın dediği gibi o anki atmosfere ve denizin o sabahki tonuyla uyumluydu. Elbiseyi giydi, saçlarını özenle tarayıp topuz yaptı. Aynadan kendine baktığında çok güzel göründüğünü fark etti. Belki de Attilâ hayatına hiç girmese güzel olduğunu fark etmeyi bırak bu duyguları hiç hissetmeyecekti.

Maaşından biriktirdiği paradan birazını yanına aldı. Çarşı kalabalıktı, İstanbul'un hırsızı yankesicisi boldu. Öyle cebine atıp da riske giremezdi. Parayı küçük bir mendile sarıp güvenli olsun diye sıkıca göğsünün yanına kolunun biraz altına yakın bir yere sıkıştırdı.

​Aynadaki aksine son bir kez bakarken kalbi pır pır ediyordu ama bu halini diğer çalışanların, o her şeye burnunu sokan kalfaların görmesini hiç istemiyordu. 'Nereye böyle süslenip püslendin?' diye sorguya çekilmeleri, o iğneleyici bakışları ve bitmek bilmez dedikoduları daha dışarı adımını atmadan gününün büyüsünü bozabilirdi.

​Bu yüzden, o zarif elbisenin üzerine biraz eski, ve simsiyah kabanını geçirdi. Düğmelerini boğazına kadar sıkıca ilikleyip, içindeki o heyecanlı ve güzel kızı o kaba kumaşın ardına tamamen sakladı. Kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak müştemilattan sessizce çıktı ve avluyu adeta bir gölge gibi geçip konağın büyük demir kapısından gizlice dışarı süzüldü. Sokakları dönüp de konak gözden kaybolana dek o siyah kabanın düğmelerini çözmedi.

..

Çiçekçiler Meydanı'na vardığında Attilâ saat kulesinin dibinde bekliyordu. Aşkın'ı o mavi elbisenin içinde, kendi etrafına yaydığı o havayla gördüğünde adamın nefesi kesildi.

"Tahmin ettiğimden bile daha çok yakışmış,"

dedi Attilâ, kızın yanına gittiğinde.

"Zevkli bir seçimmiş,"

Diye yanıtladı Aşkın yüzünde hafif bir tebessümle.

"Nereye gidiyoruz?"

"Burası çok kalabalık ve gürültülü. Size göstermek istediğim, rahatça konuşabileceğimiz bir yer var, tabii rahatsız olmazsanız."

"Benim için sorun olmaz,"

dedi Aşkın hafifçe başını sallayarak.

Ancak dudaklarından dökülen bu sakin cümlenin aksine, midesine belli belirsiz bir kramp girmiş, göğüs kafesinde ürkek bir kuş kanat çırpmaya başlamıştı. Yıllarca konağın o taş duvarları arasında, kalfaların katı kuralları ve korkutucu tembihleriyle büyümüş bir kız için, tam olarak tanımadığı bir adamla kalabalıktan kopup tenha bir yere gitmek, içgüdüsel bir tehlike çanıydı. Aklının bir köşesinde

'Acaba hata mı yapıyorum?'

diyen o temkinli ses usulca fısıldıyor, onu geri adım atmaya zorluyordu. Fakat Attilâ'nın duruşundaki o telaşsız sakinlik ve gözlerindeki o derin, yargısız saygı, Aşkın'ın içindeki bu korkuyu kısa sürede yatıştırdı. Derin bir nefes alıp içindeki o cılız şüpheyi susturmayı seçti. Zaten yıllardır korka korka yaşamamış mıydı? İlk defa kendi hayatı için bir kere daha cesaret gösterip, adamın peşinden yürümeye karar verdi.

Birlikte meydandan ayrıldılar. Merdivenli yokuşları çıkarken yol kenarındaki bir kestaneciden kestane aldılar. Yürürken, İstanbul'un sokakları hakkında, havadan sudan, günlük şeylerden bahsettiler. Aşkın artık eskisi kadar çekingen değildi, adamın yanında kendini rahat hissediyordu.

Sonunda yokuşun bittiği tepeye, o devasa çınar ağacının altına geldiklerinde manzara gerçekten büyüleyiciydi. Bütün şehir, çatılar ve boğaz ayaklarının altındaydı. Çimenlerin üzerine, ağacın gölgesine oturdular.

"Sonunda vapur düdüğü yok, acele etmek yok,"

dedi Attilâ denize bakarak. Sonra bakışlarını Aşkın'a çevirdi.

"Şimdi bana gerçekten kendinizden bahsedin Aşkın. Konaktaki hayatınızdan, oradakilerden değil... Kendi hayallerinizden."

Aşkın rüzgârda savrulan saçlarını kulağının arkasına aldı.

"Sıradan hayaller işte,"

dedi omuz silkerek.

"O duvarların arasından çıkıp kendi hayatımı kurmak. Kendi mutfağım, kendi evim olması. Sürekli birilerinin emri altında yaşamamak... Bazen o konak üzerime üzerime geliyor, nefes alamadığımı hissediyorum.

Ama şimdi, nedense burada... bu tepeden şehre bakarken sanki her şey mümkünmüş gibi geldi."

Attilâ kızın gözlerinin içine derin derin baktı.

"Mümkün zaten. Senin ruhun o taş duvarlara sığmayacak kadar geniş. Aslında etrafına o sert duvarları ören sensin, konak değil."

Aşkın hafifçe kaşlarını çattı.

"Siz çok kolay konuşuyorsunuz. Asıl siz anlatın. Sürekli bir şeyler karalıyorsunuz, o şiirleri nasıl yazıyorsunuz? Kelimeleri nasıl öyle kolayca bir araya getiriyorsunuz? Sanki dünyayı bizim gördüğümüzden çok daha farklı görüyorsunuz."

Attilâ gülümsedi.

"Kelimeleri bir araya getiren ben değilim aslında. Ben sadece gördüğüm güzelliği kağıda döküyorum. İlham, bazen beklemediğin bir anda, sisli bir iskelede karşına çıkan bir çift hüzünlü gözde gizlidir. Sen kendini sıradan sanıyorsun, ama bir yazar için asıl hikaye senin gibi suskunlukların ardında kopan fırtınalardadır."

Aşkın bu sözler karşısında hafifçe yutkundu.

"Yani ben sizin için sadece bir 'hikaye' miyim?" diye sordu, sesinde hem bir meydan okuma hem de gizli bir kırılganlık vardı.

Attilâ'nın yüz ifadesi ciddileşti. Elini uzatıp, çimenlerin üzerindeki Aşkın'ın eline hafifçe dokundu.

"Sen benim için, uzun zamandır okuduğum en güzel ve en gerçek şiirsin, Aşkın."

Aşkın elini çekmedi. İçindeki o mantıklı, kendini korumaya çalışan ses yavaş yavaş susarken, kalbi adamın bu afili kelimelerine çoktan teslim olmaya başlamıştı. Çınar ağacının altında, o mavi elbisenin içinde geçirdikleri bu uzun saatler, Aşkın'ın ona geri dönülemez bir şekilde aşık olacağı o sonu gelmez serüvenin asıl başlangıcıydı belkide.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.