İstanbul'un üzerindeki sis, bu sabah sanki her zamankinden daha ağır, daha griydi.
Vapurun bacasından göğe yükselen o yoğun, geniz yakan kara dumanlar, martıların çığlıklarıyla birbirine karışırken, genç kız iskelenin ahşap zeminine bastı.
Adımları her zamanki gibi sağlam, başı her zamanki gibi biraz öne eğikti ama ruhu...
Ruhu, tıpkı o sisin içinde kaybolan bir vapur gibi belirsizdi.
Konağın o bitmek bilmeyen işlerinden, bahçedeki toprağın parmak uçlarına dolan inatçı çamurundan ve mutfağın o hiç dinmeyen, boğucu sıcağından bir an olsun sıyrıldığı bu hafta sonları, onun tek gerçek nefes alma alanıydı.
Pazardan alınacak bahçe malzemeler, mutfak için gerekli ufak tefek erzak listesi zihninde bir düğüm gibiydi. Kalabalığın arasına karışıp sakin bir kenarda adımlarını yavaşlattı.
Ancak son birkaç haftadır bu kısa yolculuklara şimdiki gibi tuhaf bir huzursuzluk eşlik ediyordu. Üzerinde gezinen bir çift gözün ağırlığını hissediyor ama dönüp bakmaya cesaret edemiyordu.
Bugün farklı davranmak istemiş olacak ki,
İskelenin tenhalığına sığınan gölgelerin arasında, bakışlarını usulca, neredeyse bir suçlu arar gibi kolaçan etti. Ve gördü.
İskelenin en uç noktasında, denizin soğuk esintisine karşı yakası kalkık paltosuyla duran adam...
Elinde küçük, deri kaplı bir defter vardı. Bir şeyler karalıyor, kalemiyle bir şeyler çiziyor ve sonra başını kaldırıp doğrudan o kıza bakıyordu. Adam, bakışlarının fark edildiğini henüz idrak etmemişti. Genç kızın kalbi, göğüs kafesini zorlayan bir kuş gibi aniden tekledi. Önce korku, sonra yavaş yavaş göğsüne yayılan, o güne kadar hiç tatmadığı kadar sıcak, yoğun bir öfke hissetti.
Arkasını döndü. Kalabalığın olmadığı, iskelenin o kuytu, rüzgârın sesiyle uğuldayan köşesine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Beklediği gibi, adamın düzenli, ayak sesleri, onun aceleci adımlarını takip ediyordu. Tahtaların gıcırtısı birbirine karışıyordu. Aniden duraksadı, kaçmaya mecali kalmamış gibi titreyen dizleriyle usulca ona doğru döndü. İskelenin en dar, en karanlık köşesinde âdeta kendi köşesine sinmişti. Başını hafifçe kaldırdı, nefesi hızlanmıştı ve bakışlarında cesaretten ziyade ürkek bir çaresizlik vardı.
"Bana bakıyorsunuz, günlerdir peşimdesiniz, hissediyorum. "
dedi. Sesi, kendi kulaklarına bile cılız geldi.
"Ne istiyorsunuz?"
Sesi, olmasını umduğu gibi sert, gür değildi, aksine içinde belli belirsiz bir titreme vardı. Adam bir an duraksadı. Yüzünde en ufak bir suçluluk, bir inkar, bir kaçış belirtisi yoktu. Sadece... sadece izliyordu. Dudaklarının kenarına, sanki bu sahneyi önceden tasarlamış gibi nazik, son derece silahsızlandırıcı, neredeyse mahcup bir tebessüm yerleşti.
"Güzelliğiniz..."
dedi. Sesi, denizin uğultusuna rağmen pürüzsüz ve derindi.
"Güzelliğiniz beni öylesine büyüledi ki, gözlerimi sizden alamadım. Eğer sizi rahatsız ettiysem, lütfen hadsizliğimi bağışlayın."
Bu açık sözlülük, kızın zihninde bir yerleri yıktı geçti. Sertçe yutkundu, bakışlarını adamın gözlerinden kaçırıp iskelenin çürümüş tahtalarına çevirdi. Ne diyeceğini, nasıl savunacağını bilemiyordu.
"Bir daha beni takip etmeyin,"
diye mırıldanabildi sadece.
Sesi artık bir emir değil, bir rica gibiydi. Sepetini hızla koluna taktı, adamın yüzündeki o dingin ifadeyi daha fazla görmemek için koşar adımlarla kalabalığın içine daldı.
Vapurun güvertesinde, martıların çığlıklarını duymazdan gelerek, köşesine sindi. Zihni hâlâ o kısacık, sarsıcı anla meşguldü.
'Güzelliğiniz' demişti. Bu kelime, mutfakta ömrü geçen bir kızın kulağına, hiç duymadığı bir dilde söylenmiş yabancı bir şarkı gibi geliyordu.
..
İşlerini tamamlamış geri dönüş için tekrar vapura bindi genç kız.
Vapur her zamanki gibi kalabalıktı, insanların ter, nem ve ucuz tütün kokuları arasında ilerlerken, omzuna hafifçe birinin çarptığını hissetti.
İrkilerek dönüp baktığında, gördüğü tek şey kalabalığın içinde hızla uzaklaşan bir sırt, yavaşça gözden kaybolan bir vücud oldu. İçinde yükselen o garip heyecan yerini ani bir hayal kırıklığına bıraktı. Belki de o kadar nazik biri değildi, belki de sadece biriydi.
..
Konağa döndüğünde mutfak her zamanki telaşındaydı. Bakır tencerelerin sesi, kalfaların bağırışları, fırından yayılan o yoğun ekmek kokusu... Hepsi yabancıydı ona. Ama bir o kadar da yakın.
Sepeti tezgâhın üzerine bıraktığında, kalfalardan biri sepetin içine dalıp
"Pazarda doğru düzgün kepçe bulamadın mı sen? Neye baktın saatlerce?"
diye söylendi.
O anda, sepetin içindeki o kâğıt parçasını çekip çıkardı.
"Bu ne kız?"
Kız, umursamazca tepki verdi,
"Alınacaklar listesi o, görmüyor musun?"
Ardından listede alınmayan şeyler vardır endişesi ile hızla kâğıdı kalfanın elinden aldı.
Kendi yazdığı o basit, ruhsuz listelerden biri olduğunu düşünerek merdivenleri bir solukta tırmandı. Çatı katındaki küçük odasına kendini attığında, kapıyı kilitledi ve sırtını kapıya yasladı. Kalbi, boğazında atıyordu. Kâğıdı buruşturup odasındaki küçük çöp sepetine fırlattı.
Önlüğünü çıkarırken elini cebine attı. Parmaklarına dokunan başka bir kâğıt parçasıyla donakaldı. Kağıdı açtığında asıl alışveriş listesinin cebinde olduğunu gördü.
Gözleri yavaşça, sanki içinde canlı bir varlık varmış gibi çöp sepetine kaydı. Eğildi, titreyen elleriyle kâğıdı düzeltti.
Bu bir liste değildi.
İnci gibi bir el yazısıyla yazılmış satırlar, doğrudan ona hitap ediyordu sanki,
senin hiç haberin olmadı
omuzlarına dökülen kahverengi saçlarından
o acı kahve gözlerinin ardındaki derin dünyadan
için nasıldır kim bilir, hangi sevdalarla doludur
sen geçip gittin rıhtımdan, bir gizem gibi aklımda kalarak
ben yakası kalkık paltomun içinde
kendi halinde bir adamdım oysa
bir anlığına o eşsiz güzelliğine tutuldum
tüm bu sokaklar senin kokunla doldu birden
senin hiç haberin olmadı
Kelimeleri okudukça nefesinin daraldığını hissetti. Yavaşça odadaki küçük, boyaları dökülmüş aynanın karşısına geçti.
Hayatı boyunca güzelliği üzerine hiç düşünmemişti. O, konağın bir parçasıydı, tıpkı eski bir sandalye veya tozlu bir perde gibi.
Ancak şimdi, aynadaki yansımada beline kadar inen koyu kahverengi saçlarının çerçevelediği yüzüne, daha önce hiç görmediği bir gözle baktı. Beyaz teninde, daha önce pek fark etmediği bir ışıltı vardı. Yanaklarına, hiç alışık olmadığı o sıcak, o utangaç pembelik hücum etmişti.
İçten içe, belli belirsiz gülümsedi. Bu saf mutluluk hissi, belki de çocukken alınan yeni bir kıyafetin sevincinden bile daha derindi.
Sonra aniden toparlandı. Kendine kızdı, aynadaki görüntüsünden tiksinir gibi oldu.
'Ne yapıyorsun sen?' diye geçirdi içinden. Kâğıdı tekrar buruşturup atmak için elini kaldırdı ama parmakları ona itaat etmedi. O kâğıdı çöpe atmaya kıyamıyordu, o kâğıt, onun dünyasının dışından gelen ilk gerçekti. Kendine duyduğu öfkeyle söylenerek, kâğıdı yatağının üzerindeki yastık kılıfının en dibine, en kuytu yerine sakladı.
O günden sonra günler geçmek bilmedi. Bahçedeki gülleri budarken, ocaktaki yemeği karıştırırken zihni hep o rıhtımdaydı. Bu hissi kabullenmek istemese de, pazar gününün gelmesini içten içe, deli gibi bekliyordu. Zaman, adeta kum saatinde sıkışıp kalmıştı.
Hafta sonu geldiğinde, vapurdan inmek için kapılara yönelirken onu yine gördü. Adam kalabalığın içinde, sanki oradaki herkesin arasından bir tek onu bekliyormuş gibi duruyordu. Zarif bir baş hareketiyle ona yol veriyordu. Kızın midesinde tuhaf, tarifi zor bir kasılma oldu ama yüzüne taktığı o soğuk, umursamaz maskeyi indirmedi. Çenesini dikleştirerek, sanki oradaki kimseyi görmüyormuş gibi yanından geçip gitti.
Adam bu kez peşini bırakmadı. Adımları, kızın hızlı ve kararlı yürüyüşüne uyum sağlamak için hafifçe hızlandı. İskeleden çarşıya çıkan o taşlı yolda, rüzgâr adamın paltosunun eteklerini savururken, o sanki dünyanın en doğal işini yapıyormuş gibi, hiçbir telaş emaresi göstermeden kızın biraz gerisinde, hemen yanında yürümeye başladı.
"Biliyorum,"
dedi adam, sesi rüzgârla boğuşurken bile sakinliğini koruyordu. "Korkuyorsunuz. Belki de haklısınız, bu devirde bir yabancının durup dururken bir hanımefendinin sükunetini bozması, tekinsiz bir niyet gibi gelir kulağa. Lakin benimki bir niyetten ziyade, bir esaret..."
Kız cevap vermedi, sadece çenesini biraz daha dikleştirdi. Adam, kızın bu buzdan duvarına çarpmaktan çekinmiyor gibiydi. Elindeki küçük deri defterin sayfalarından birini çevirdi, kalemiyle havaya, sanki kelimeleri orada şekillendiriyormuş gibi bir hareket yaptı.
"Bakın,"
Diye devam etti, kızın kısa ve kesik nefeslerinin arasına yerleşerek.
"Şu etraftaki kalabalığı görüyor musunuz? Herkes bir telaş içinde. Kimi evine ekmek götürmenin, kimi bir yere yetişmenin derdinde. Hepsinin yüzünde bir yorgunluk, bir bezginlik var. Ama siz... Siz sanki bu kargaşanın ortasına başka bir iklimden gelmiş gibisiniz. Omuzlarınızdaki o ağır paltoya, aklınızda geçen o düşüncelere rağmen, gözlerinizde hapsolmuş bir ışık var. Ben sadece, o ışığın kaynağını merak ediyorum."
Kız, pazara doğru sapacağı kavşağa yaklaşırken,
"Sizin merakınız, benim vaktimi alıyor beyefendi,"
diye mırıldandı. Sesi titriyordu ama olabildiğince soğuk tınlaması için uğraştı.
"İşlerim beni bekler. Sizin ise başka bir meşgaleniz yok mudur?"
Adam, bu iğnelemeye içten bir kahkahayla karşılık verdi. Sesi, sokağın gürültüsü içinde bir ney sesi gibi temiz ve huzurluydu.
"Meşgalem mi? İşte, tam da bu! Sizi gözlemek, sizin bu şehrin dumanı içinde nasıl bir zarafetle süzüldüğünüzü anlamaya çalışmak... İnanın, şu an dünyada bundan daha kıymetli bir meşgalem yok. İsmim Attilâ. İnanın, sadece sizinle iki kelam etmek, o acı kahve gözlerinizin ardındaki derinliğe biraz olsun dokunabilmek istiyorum."
"Haddinizi aşıyorsunuz,"
dedi kız, duraksayarak. Adamın ona
'Attilâ'
diye seslenmesi, aradaki o görünmez mesafeyi aniden yıkmış gibi hissettirdi.
"İsminizi sormadım."
"Sormadınız,"
dedi adam, duraksayarak bir adım geride kaldı.
"Ama ben söylemek istedim.."
"Bakın, şu karşıdaki dükkânın önünde duran çiçeklere bakın. Hepsi buranın toprağından, hepsi buranın suyuyla büyüdü. Ama sizin elinizde tuttuğunuz o sepetin içindeki çiçekler, sanki daha farklı kokuyor. Siz nereye giderseniz, o yerin havası değişiyor."
Adam, kızın ona bakmadığını bilse de gözlerini onun yüzünden ayırmıyordu. Elindeki defteri kapatıp paltosunun iç cebine koydu, adeta bir yemin eder gibi elini kalbinin üzerine koydu.
"Anladığım kadarıyla konuşmayı, yabancı bir sesle yakınlık kurmayı pek sevmiyorsunuz,"
dedi adam, sesini daha da yumuşatarak.
"Belki de haklı olarak, beni henüz tanımadığınız içindir. Eğer beni gerçekten istemezseniz... Size yazdığım, şiirleri henüz fırlatıp atmadıysanız, bir umut.. bana geri verin. Ve hiçbir şey söylemeyin.
Ben o zaman suskunluğunuzu kararınız sayar, yolunuzdan çekilirim."
Durdu, kızın adımlarına ayak uydurmaya çalışırken gözlerinin içine sükunetle baktı
"Ama bana küçük bir ihtimal, bir şans vermek isterseniz... Sizi daha yakından tanımayı, o güzel sesinizi daha açık duymayı ve varlığınızı hayatımda daha çok hissetmeyi canıgönülden dilerim."
Sözlerin ağırlığı havada asılı kalırken, kız bu içten, neredeyse mahcup ama bir o kadar da ısrarcı çaba karşısında daha fazla dayanamayacağını hissetti. Midesinde o tuhaf kasılma yeniden başladığında, adımlarını hızlandırdı.
Adamın ses tonundaki o yumuşaklık, kalfaların mutfaktaki bağırışlarından, konak sahibinin soğuk emirlerinden çok daha başkaydı. Bu ses, ona uzun zamandır unutmaya çalıştığı, belki de hiç yaşayamadığı bir hayatı fısıldıyordu.
Kız kalabalığın içine karışıp gözden kaybolurken, arkasında bıraktığı tek şey, adamın ona bakarken attığı o derin, huzurlu gülümseme ve adamın zihninde yankılanan ayak seslerinin ritmiydi.
Çarşıya doğru adımlarını hızlandırdı ve arkasına bakmadan kalabalığa karıştı.
Tekrar vapura bindiğinde onu görmeyi umuyordu ama görmedi. Boş iskele, boş vapur...
Belki kaba konuşmuştu? Belki bu hayali dünyasını fazla abartmıştı? Belki de adam, reddedilmenin o doğal ağırlığıyla geri çekilmişti. İçinde, o güne kadar hissetmediği kadar ağır bir boşluk oluştu.
Konağa döndüğünde bitkin düşmüştü. Odasına çıktı, kapıyı kapattı. Çantası yatağın üzerinde duruyordu. Gözlerini çantaya dikti. Bakmak istiyor ama cesaret edemiyordu. Ya içinde bir kâğıt yoksa? Ya adam, onun o sert tavırlarından sonra tamamen vazgeçmişse? İçinde kâğıt olmaması ihtimali, kalbini bir bıçak gibi yaralıyor, ama kâğıdın orada olması da bir yandan onu korkutuyordu.
Çünkü bu, adamın onun dünyasına girişine tamamen izin verdiği, yani 'yenileceğinin' hissini getirirdi.
Bu çelişkili duygularla, saatlerce çantasından uzak durdu. Gece yarısı olup da konağa mutlak sessizlik çöktüğünde, titreyen elleriyle çantasını açtı. Kumaşların arasından süzülen o tanıdık kâğıt parçasını gördüğünde, dudaklarından tutamadığı bir iç çekiş döküldü.
Kâğıdı açtı. Bu kez sadece bir şiir değil, kelimelerin bittiği yerde, onun yüzünün harika bir kara kalem çizimi duruyordu. Kâğıt, adamın bakışlarını taşıyordu.
senin hiç haberin olmadı
iki kelime ettik ya da etmedik o dar vakitte
kendini hiç açmadın, öylece sustun o serinlikte
seni daha tanımıyorum, bir sır gibi saklı duruyorsun
ama melek gibi bir ruhun var, derinden hissettiriyorsun
ben yakası kalkık paltomun içinde
kendi halinde bir adamdım bu şehrin sessizliğinde
bir anlığına tutuldum o gizemli güzelliğine
bilmesem de içini, kalbim inanmış bir kere temizliğine
senin hiç haberin olmadı (fotoğraf ekleyemedim)
Kız, yatağının kenarına çöktü. Ne kadar direnirse dirensin, ne kadar kendine kızarsa kızsın, yenilmişti. Gülümsedi. bu kez gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
O gece, yastığının altındaki kâğıtların varlığıyla, aylardır uyumadığı kadar huzurlu uyudu.
Ertesi sabah mutfağa indiğinde yüzünde gizleyemediği bir aydınlık, adımlarında tarifsiz bir hafiflik vardı. Neşeli hâli hemen dikkat çekti. Kendisiyle sürekli uğraşan kalfalardan biri, elindeki bezi tezgâha çarpıp alaycı bir sesle,
"Hayırdır inşallah, sabah sabah ne bu güler yüz? Gören de konak sahibi sen oldun sanır,"
dedi ve duraksayıp ekledi,
"Sen burada hizmetçisin, annen seni bunun için doğurup kaçtı embesil kocası ile. Artık ölmüşmülerdir hırsız mı olmuşlardır bilmiyorum, ama bunun üstü olmadıklarını biliyorum. Kaderin bu, daha fazlası olamazsın."
Bu söz, yüzüne inen soğuk bir tokat gibiydi. Kızın gülümsemesi soldu, yanaklarındaki o hafif pembelik yerini sarsıcı bir solgunluğa bıraktı. Omuzları çöktü. Kalfanın sözleri, aslında gerçeğin ta kendisiydi. O, hayatı konak sınırları içinde çizilmiş bir hizmetçiydi. Kendini saçma bir hayale, boş bir söze kaptırmıştı. Gerçek dünyaya, o sert ve affetmeyen dünyaya saniyeler içinde geri dönmüştü.
Şimdi önünde beklemesi gereken yepyeni bir hafta sonu vardı ama bu kez bekleyişi neşeli değildi. İçinde fırtınalar kopuyordu. Heyecan, korku, abarttığına dair duyduğu derin şüphe ve sürekli her şeyi aşırı düşünmenin verdiği yorgunlukla duyguları karmakarışıktı. İstemeyerek, günleri saymaya başladı. O kâğıtlar yastığının altında durdukça, o adamın hayali odasının içinde dolaştıkça, dışarıdaki gerçek hayatı artık ona daha da ağır geliyordu. Bir çıkış yolu arıyor ama bulamıyordu. Sadece o vapurun düdüğünü, hafta sonunu bir umutla bekliyordu.
...
O boğucu, sonu gelmez sandığı günler nihayet tükendiğinde, pazar sabahının o puslu serinliği yüzüne vurdu.
İskeleden vapura doğru yürürken, parmakları cebindeki o buruşuk kâğıtları sıkı sıkıya kavramıştı. Zihninde günlerdir kurduğu, defalarca prova ettiği o an gelip çatmıştı işte. Onu görecek, gözlerinin içine o en soğuk, en umursamaz bakışıyla bakacak ve bu kâğıtları göğsüne doğru uzatıp, 'Bir daha karşıma çıkmayın, bu saçmalık başlamadan bitti,' diyecekti.
Kararlıydı. Kalbindeki o amansız çarpıntıyı susturmuş, mantığının ve kaderinin o acımasızlığının arkasına saklanmıştı.
Ama vapura bindiğinde, o tanıdık silüeti arayan gözleri boşluğa düştü.
Adam yoktu.
İskelenin köşesinde, vapurun güvertesinde, o her zamanki kuytu köşede... Hiçbir yerde yoktu.
Kızın o dik duran omuzları, aniden görünmez bir ağırlığın altında ezildi. İçini kavuran o kararlılık, saniyeler içinde yerini buz gibi bir hayal kırıklığına bıraktı. Kendi kendine ördüğü o güçlü duvarlar titreyerek yıkıldı.
'Ne bekliyordun ki?' diye fısıldadı içinden, kendi aptallığına acımasızca gülümseyerek. 'Sen sadece bir hizmetçisin. O ise sıkılmış bir beyefendi... Bir oyun oynadı ve hevesi geçti.'
Gidip vapurun en tenha köşesine, rüzgârın en sert estiği yere oturdu. Denizin köpürerek birbiri ardına kırılan dalgalarını izlerken, cebindeki kâğıtları çıkarıp avucunun içinde sıktı. Hayatının ne kadar anlamsız, ne kadar renksiz ve çekilmez olduğu gerçeği, bir tokat gibi tekrar yüzüne çarpıyordu.
Göz pınarlarına hücum eden o yakıcı sıcaklığı hissetti. Ağlamak istemiyordu. Bu zayıflığa, bu yalancı rüyaya boyun eğmeyecekti. Titreyen parmaklarıyla gözünden düşmek üzere olan o tek damlayı öfkeyle, sertçe sildi. Elindeki kâğıtları acımasızca buruşturup, derin bir nefesle çantasının en karanlık köşesine fırlattı.
...
Saatler sonra, malzeme listesini tamamlayıp, kollarında ağır sepetlerle dönüş vapuru için iskeleye geldiğinde, sabahtan kalma o acı yumru hâlâ boğazındaydı.
Vapura bindi, sabah oturduğu o aynı kuytu köşeye sığındı. Dirseklerini trabzanlara dayadı ve sadece uçsuz bucaksız, gri denize dikti gözlerini.
Hiçbir şey hissetmek istemiyordu. Sadece bu yolculuk bitsin ve o mutfağın boğucu sıcağında kaybolup gitsin istiyordu. Aslında bunuda istemiyordu ama yaşamı için mecburdu. Gerçi yaşamak istiyor muydu ki?
Tam o an, rüzgârın uğultusunu yaran, tahta zeminde yankılanan o tanıdık, düzenli ayak seslerini duydu.
Kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi tekledi. Dönüp bakmaya cesaret edemedi ama yanına kadar yaklaşıp, hemen omuz hizasında duran bedenin sıcaklığını hissetti. Rüzgârla burnuna gelen o tanıdık koku, sabahtan beri hissettiği tüm öfkeyi, tüm hayal kırıklığını bir anda silip süpürdü.
Adam, cebinden usulca çıkardığı küçük, katlanmış bir kâğıdı, kızın trabzanı sıkan parmaklarının hemen yanına bıraktı.
"Bu sefer,"
dedi, sesi denizin hırçın dalgalarından bile daha derin, daha sarsıcıydı.
"Bu sefer sepetinize gizlemek yerine, kendi ellerimle vermek istedim."
Kız, gözlerini denizden ayırmadan öylece durdu. Sabahtan beri aklında kurduğu o sert cümleler, o reddediş provası sanki zihninden silinip gitmişti. Kâğıtları ona geri fırlatıp gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu artık.
"Ve şunu bilmenizi isterim ki,"
diye devam etti Attilâ, sesi daha da kararlı bir tona bürünerek. "Sizin o buzdan ördüğünüz duvarları aşmak için ne kadar uğraşmam gerekirse gereksin, vazgeçmeyeceğim. O duvarların ardındaki ruhu gördüm bir kere."
Kız yavaşça, sanki kâğıda dokunursa eli yanacakmış gibi tereddütle uzandı. Kâğıdı parmaklarının arasına aldığında, bunun bir şiir olmadığını fark etti.
Bu, bir avuç içi büyüklüğünde, incecik kara kalem darbeleriyle çizilmiş bir portreydi. Kendi portresi... Vapurun köşesinde rüzgâra karşı durmuş, hüzünlü ve derin gözlerle denizi izleyen o anki hâlinin, kusursuz ve büyüleyici bir yansımasıydı. (fotoğraf ekleyemedim)
Kendi yüzüne, hiç bu kadar güzel, hiç bu kadar kıymetli bir şeymiş gibi bakıldığını bilmiyordu. Boğazına koca bir yumru oturdu. 'Ben bunu hak etmiyorum,' diye geçirdi içinden o ezik, o kırgın hisle. 'Ben sadece bir hizmetçiyim...' Gözleri istemsizce, engel olamadığı bir hızla doldu. Gözyaşlarının düşmemesi için dudaklarını birbirine bastırdı, çenesini kastı.
Kağıda öylece, donup kalmış gibi bakması ve bir türlü eline tam olarak alıp sahiplenmemesi üzerine, adamın yüzündeki o kendinden emin ifade hafifçe kırıldı. Sesi biraz mahcup, biraz da kırgın bir fısıltıya dönüştü.
"Beğenmediniz sanırım..."
Bu söz, kızı o anki donukluğundan çekip çıkardı. Başını hızla adama doğru çevirdi, gözlerindeki o yaşlı ve ışıltılı ifadeyle,
"Hayır..."
diye mırıldandı telaşla, sesi pürüzlü ve titrek çıkmıştı.
"Hayır, hiç de değil..."
Kâğıdı usulca parmaklarının arasına sıkıştırdı. Sonra başını tekrar denize çevirdi.
Adam da daha fazla konuşmadı. Sadece kollarını trabzanlara dayadı ve kızın hemen yanı başında, aynı denize doğru bakmaya başladı. Aralarında tek bir kelime daha edilmedi.
Ama o sessizlik, o rüzgârın ve martıların çığlıkları arasında yan yana durdukları o an, ikisinin de birbirine ruhlarını anlattığı, kelimelerin asla ulaşamayacağı kadar derin ve gerçek bir sohbetti.