O gün, güneş ufukta yavaşça eriyip boğazın sularına kızıl bir örtü çekerken, çınar ağacının altındaki o ilk uzun buluşmaları usulca sona erdi.
Aşkın o akşam konağa dönerken adımlarındaki ağırlıktan eser kalmamış, kalbinde daha önce hiç tanımadığı, ılık ve umut dolu bir rüzgâr esmeye başlamıştı.
O perşembeden sonra, zaman ikisi için de bambaşka bir ritimde akmaya başladı.
Artık sadece pazar günleri vapur iskelesinde, o telaşlı kalabalığın arasında çalınan kısacık dakikalarla yetinmiyorlardı. Pazar sabahları Aşkın çarşıya çıktığında buluşup ayaküstü birbirlerini tanımaya devam ediyor, kalplerindeki o durmayan hasteri gideriyorlardı.
Asıl rahatlığa ise perşembe günleri kavuşuyorlardı.
Her perşembe, o ulu çınar ağacının gölgesi onların sığınağı, kimseye hesap vermedikleri gizli evleri oluyordu.
Haftalar geçtikçe o ağacın altında birbirlerinin ruhlarına daha da derinden dokunmaya başladılar.
Attilâ, Aşkın'ın kahkahasına karışan o mahcup tonu ezberliyor, Aşkın ise adamın kelimelerle nasıl adeta dans ettiğini, hayatı nasıl herkesten farklı bir pencereden izlediğini hayranlıkla keşfediyordu.
Konuştukça birbirlerinin en sevdikleri detayları öğreniyorlardı. Attilâ, mürekkep kokusunu, sonbaharın o serin rüzgârını ve eski kitapların sararmış sayfalarını severdi.
Özellikle tarçınlı kurabiyeleri.
Aşkın ise denizin sesini, mutfağın sessizleştiği gece yarılarını seviyordu.
Kendi kendine kaldığı zamanları seviyordu
Ancak bu derin sohbetlerin ortasında, görünmez bir sınır çizgisi hep oradaydı. Aşkın ne zaman Attilâ'nın geçmişine, ailesine ya da kim olduğuna dair normal bir soru sorsa, adamın gözlerindeki o aydınlık deniz aniden kararıyor, yüzüne derin bir hüzün perdesi iniyordu. Sesi kısılıyor, bakışlarını uzaklara dikip konuyu ustaca değiştiriyordu ya da susuyordu.
Aşkın, onun bu acılı haline kıyamadığı için üstüne gitmemeyi seçti.
Belki de çok sevdiği birini kaybetti, belki de ailesiyle onulmaz bir yarası var, diye düşündü içinden. Onun bu yaralı suskunluğuna saygı duydu ve bir daha o kapıyı hiç zorlamadı.
Zamanla Attilâ'nın elinden düşürmediği o siyah deri kaplı defterin sayfaları, tamamen Aşkın'la, onun adına yazılmış şiirlerle dolup taşmaya başladı. Aşkın ise ona sevgisini, bildiği en iyi dilde, kendi elleriyle hazırladığı yiyeceklerle gösteriyordu.
Kalfaların gözünden sakınarak, mutfakta gizli gizli ona en sevdiği tatlıları hazırlıyor, sepetine koyup o tepeye taşıyordu.
Haftalar sonra, rüzgârın hafifçe estiği, gökyüzünün masmavi olduğu bir perşembe günü yine o tepedeydiler. Aşkın o gün, mutfakta kimsecikler yokken sırf onun için özel bir tatlı hazırlamıştı.
mis kokulu vanilyalı, üzerini hafif bir krema ile süslediği en çok özendiği kekten getirmişti.
Örtünün üzerinde yan yana oturmuşlar, İstanbul'un o eşsiz manzarasına karşı tatlılarını yiyorlardı. İkisi de çok neşeliydi, Attilâ ona okuduğu bir kitaptaki komik bir karakteri anlatıyor, Aşkın ise gülmekten nefessiz kalıyordu.
İşte tam o an, Aşkın neşeyle gülerken Attilâ'nın sesi aniden kesildi. Adamın bakışları, kızın gözlerinden dudaklarına doğru kaydı. Yüzündeki gülümseme yavaşça silinirken, yerini yoğun ve ağır bir ifade aldı.
Aşkın ne olduğunu anlayamayarak gülüşünü yavaşça durdurduğunda, Attilâ elini usulca uzattı.
"Dudağının kenarında..."
diye fısıldadı, sesi rüzgârda titreyen bir yaprak kadar kısıktı.
Baş parmağının sıcak ucu, Aşkın'ın alt dudağının hemen kıyısında kalan o küçük krema parçasına dokundu ve yavaşça sildi.
Adamın parmağının dudaklarına değdiği o an, zaman ikisi için de durdu. Aşkın'ın nefesi boğazında tıkandı. Attilâ elini geri çekmedi, bakışları Aşkın'ın dudaklarında kilitli kalmıştı. Aralarındaki o bir karışlık mesafe, görünmez bir çekim kuvvetiyle erimeye başladı. Attilâ hafifçe ona doğru eğildiğinde, Aşkın gözlerini usulca kapatıp kalbinin göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atmasına izin verdi. Hiçbir itirazı, hiçbir korkusu yoktu. Ona teslim olmaya, o dudakların kendisininkilere değmesine tamamen hazırdı.
Nefesleri birbirine karıştı, dudaklarının arasındaki o milimetrik boşluk kapanmak üzereydi...
Fakat aniden... Attilâ'nın bedeni kaskatı kesildi.
Görünmez bir ateşe değmiş gibi hızla geriye çekildi. Aşkın gözlerini araladığında, adamın yüzünde daha önce hiç görmediği bir ifadeyle karşılaştı. kaşları derin bir çatlak gibi kasılmış, gözlerine karanlık, yabancı ve huzursuz bir gölge oturmuştu.
Aşkın'ın midesine buz gibi bir taş oturdu. Utanç, ensesinden başlayıp tüm yüzünü kavuran bir alev dalgasına dönüştü. İkisi de sessizce yerlerine geri çöktüler. Aşkın, bakışlarını adamdan kaçırıp titreyen ellerini kucağında birleştirdi, çenesini dizlerine bastırıp manzarayı izliyormuş gibi yaptı ama aslında gördüğü tek şey bulanık bir hiçlikti.
Yanında oturan Attilâ ise biraz bekledikten sonra siyah kaplı defterini dizlerine yerleştirmiş, aceleyle bir şeyler karalıyordu. Kaleminin kâğıt üzerindeki hızlı tıkırtısı aralarındaki o ağır sessizliğe karışıyordu. Aşkın, her zamanki gibi o anın ilhamıyla bir şiir yazdığını ya da sıkıntıdan bir şeyler çizdiğini düşünerek sesini çıkarmadı.
Birkaç dakika sonra Attilâ kalemi bıraktı. Defterinden birkaç sayfayı kopardı, kâğıtları katlayıp Aşkın'a doğru uzattı. Yüzünde telaş dolu aceleci bir ifade vardı.
"Öncelikle özür dilerim... bunu yapmamalıydım,"
dedi, kelimeleri hızlıca toparlayarak.
Aşkın utançla başını eğip yavaşça yutkundu. "Sorun değil aslında.."
diye mırıldanabildi sadece.
Attilâ uzattığı kâğıtları işaret ederek,
"Sana bugün okuduğum şiirler..."
dedi.
Kâğıtlar adamın parmaklarının arasında dururken, zihni çoktan başka bir yere doğru yola çıkmış gibiydi.
Aşkın titreyen elleriyle katlanmış kâğıtları aldı. Attilâ hemen ardından,
"Benim gitmem gerek,"
diyerek ayaklandı.
Yerdeki ceketini telaşla, gerçekten de çok acil bir işe yetişmesi gerekiyormuş gibi hızlıca üzerine geçirdi. Aşkın da ne yapacağını bilemez bir halde yavaşça ayağa kalktı.
Adam tam dönüp gidecekken kısa bir an duraksadı, geri dönüp Aşkın'a kollarını sardı. Bu şefkat dolu sarılma kısacık ama sıkıydı.
Bu sarılma o kadar ani ve sıkıydı ki, Aşkın bir an adamın kollarının arasında ezildiğini hissetse de hızla kendini toparlayıp ona ayak uydurdu ve kollarını usulca onun sırtına doladı.
"Gittiğim için üzgünüm..."
diye fısıldadı Attilâ aceleyle,
sesi telaşlı nefesiyle birlikte kızın saçlarının arasına karıştı.
Attilâ beklemeden kollarını hızla çözüp arkasını döndü ve adımlarını hızlandırarak yokuş aşağı yürümeye başladı.
Aşkın, adamın aceleyle uzaklaşan sırtının ardından telaşını bastırmaya çalışarak, "Sorun değil, normal bir şey sonuçta..."
diye seslendi.
Fakat Attilâ o kadar hızlı uzaklaşıyordu ki, Aşkın adamın bu sözleri duyup duymadığından bile emin olamadı.
Her buluşmda bir sonraki bulusma için konusurlardi hep ama bu sefer aceleden konuşamamışlardı. Bunu hatırlayınca,
"Attilâ!"
diye seslendi kız ardından.
Sesi cılızçıkmıştı. Ancak adam adımlarını yavaşlatmadı, omuzları bile kıpırdamadı, acil bir yere yetişiyormuşçasına yoluna devam etti.
Duymadı, diye geçirdi içinden Aşkın, bakışlarını adamın uzaklaşan silüetinden ayıramadan. O kadar hızlıydı ki, kendi telaşından sesimi duymamıştır...
O günden sonra Aşkın'ın zihni, kendi kendini yiyip bitiren bir canavara dönüştü. Geceler boyu çatı katındaki yatağında dönüp dururken, aklında hep aynı sinir bozucu sorular yankılanıyordu,
Neden öyle kaçtı? Yanlış bir şey mi yaptım? Keki yerken ağzım mı kokuyordu? Çok mu hevesli göründüm? Yakından bakınca yüzümdeki bir kusuru mu gördü? Çirkin mi buldu beni? Kendi kendine kurduğu bu mahkemede tek suçlu hep kendisiydi.
Cuma günü bitip cumartesi geldiğinde, midesindeki ağrıyla çarşıya indi. Vapur iskelesine gitti. Gözleri o uzun boylu, siyah paltolu adamı aradı ama kalabalığın içinde yoktu. Belki işi çıkmıştır, dedi kendi kendine.
Nihayet perşembe günü geldiğinde, o üzerine bulduğu en güzel elbiseyi giyip, üzerine hırkasını çekerek her zamanki umutla yola düştü. Meydandaki kestaneci aynı köşedeydi, saat kulesi aynı ritimle işliyordu. Yokuşu çıkıp ulu çınar ağacının altına vardı. Manzara aynıydı, rüzgâr aynıydı... Ama o yoktu. Sanki İstanbul, Attilâ adında birini hiç var etmemiş gibi, adam yeryüzünden silinmişti.
Bir sonraki pazar... Bir sonraki perşembe... Sonraki aylar...
Aşkın her izin gününde inatla, umudunu bir kalkan gibi göğsüne bastırarak o ağacın altına gitti.
Belki hastanededir, diyordu kendi kendine. Belki o bahsetmekten kaçındığı ailesiyle ilgili büyük bir felaket yaşadı.
Gelecek. Mutlaka gelecek. Ama mevsimler değişti, adamın aldığı mavi elbise kolabin en köşesinde örümcek ağlari ile birlikte kalmıştı, umutları çürüdü. Eski o karanlık, sessiz ve hissiz Aşkın geri döndü. Yüzündeki ışık sönmüş, gözlerindeki deniz kurumuştu. Konağın taş duvarları eskisinden daha soğuk, daha boğucuydu artık.
Aylar sonra bile hâlâ o çınar ağacının altına gitti geldi, bir döngü içerisindeydi artık.
Yine gittiği yerde onca beklemenin ardından eve gitmek için yollardan geçiyordu vir zamanlar çarşı yollarını pek bilmiyordu ama artık ezberlemişti neyin nerede olduğunu. Mesela Attilâ ile bir ara uğradığı kitapçıyı bile unutmamıştı. Adımları bir anda kitapçıda durdu. Bir umut, son bir umut belki de kitapçıya çevirdi kafasını.
Cam duvardan içeriye bakarken onu göremedi ama kendini gördü. Evet kendini gördü ve bu yansıması değildi.
Vitrine yeni yerleştirilmiş kitapların arasında bir kitap duruyordu. Kapağında, karakalem ile çizilmiş bir kadın silüeti vardı. Rüzgârda savrulan saçları, gri olduğu belli olan bir elbisesi ve uzaklara dalmış o tanıdık hüzünlü bakışı...
Bu, oydu. Kitabın kapağında büyük harflerle Attilâ Kutlu yazıyordu
Nefesi kesildi. Süreyya Hanım'ın elinde gördüğü, soyadını hiç sormadığı
için emin olamadığı o soyisim...
Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi çarparken, bu kitap olayını sormayı aklına not ettiğini hatırladı unuttuğunu fark ettiği için kendine lanetler ederken,
Cebindeki son bozukluklarla o kitabı satın aldı. Titreyen dizleriyle tenha bir köşeye çöküp sayfaları çevirmeye başladı.
Her satır, her kıta, her kelime kendisiydi. Onun sustukları, onun acıları, vapur iskelesindeki telaşı, ellerindeki onun için yazdigi şiirler ve ona göstermediği ama Aşkın'ı anlatan her bir şiir ile doluydu kitap
Attilâ her şeyi, ama her şeyi yazmıştı. Aşkın satırları okudukça içinde bir şeylerin paramparça olduğunu, onarılmaz bir şekilde kırıldığını hissetti. Adam ona âşık olmamıştı. Onu görmemişti bile. Sadece onun kanayan yaralarına kalemini daldırıp kendine mürekkep yapmıştı. Kullanılmıştı.
Hem de en mahrem, en savunmasız yerinden.
O bir insan değil, sadece satılacak bir hikâye, sömürülecek bir ilham kaynağıydı.
Ya bu şiirleride Süreyya Hanım da okursa diye içinden geçirirken, kendi içinde daha da rezil olduğunu düşündü.
İçindeki o büyük aşk, koca bir utanca ve mide bulantısına dönüştü.
Konağa nasıl döndüğünü, müştemilattaki odasına nasıl yürüdüğünü hatırlamıyordu bile.
Ruhu bedeninden çekilmiş bir ceset gibi kapıyı araladığında, manzarayla donup kaldı.
Yatağının üzerindeki yastık kılıfı sökülmüş, aylardır gözü gibi baktığı, Attilâ'nın elinden çıkan o katlı kâğıtlar etrafa saçılmıştı. İçeride, konaktaki diğer hizmetli kızlardan biri duruyordu.
Elinde Aşkın'ın en değerlilerinden birini tutmuş, yüzünde iğrenç, alaycı bir sırıtışla kâğıttaki satırları okuyordu.
Aşkın'ın gözü seğirdi. Bir sokak köpeğinin bile başını sokup kıvrılacağı, kimsenin dokunamayacağı bir köşesi vardır, diye düşündü o an.
Benim o bile yok. Benim acım bile bana ait değil.
Kendini bir hiç, bir paçavra kadar değersiz hissetti.
"Senin gibi bir embesile böyle afili şiirleri kim yazar ki?"
diyerek kıkırdadı kız, elindeki kâğıdı sallayarak.
"Kiminle oynaşıyorsun sen?"
O an Aşkın'ın içindeki o uysal, boyun eğen köle öldü. Yerinden vahşi, yaralı bir hayvan fırladı.
Hiçbir şey söylemedi, tek bir kelime bile etmedi.
Üzerine atılıp kızın saçlarını kökünden koparırcasına avuçlarına doladı. Kızın çığlık atmasına fırsat vermeden onu kapıya doğru savurdu ve şiddetle dışarı fırlattı. Yere kapaklanan hizmetlinin şaşkınlık ve acı dolu bağırışlarına aldırmadan, kapıyı büyük bir gürültüyle suratına kapattı ve sürgüyü çekti.
Sırtını kapıya dayayıp yavaşça yere, soğuk tahtaların üzerine çöktü. Kapı dışarıdan yumruklanıyor, kız küfürler ediyordu ama Aşkın hiçbirini duymuyordu. Kucağındaki kitaba baktı. Gözünden tek bir damla yaş süzüldü ve kapağındaki o çizimin üzerine düştü.
Emekleyerek, etrafa saçılan o katlı kâğıtların yanına gitti. Çoğunu aldığı gibi saklamış, okumaya hiç kıyamamıştı. Parmakları titreyerek kâğıtları açtı.
Şiirler... Evet, şiirler vardı.
Ama en altta duran, diğerlerinden daha büyük, kalın ve hâlâ sıkıca katlanmış olan o kâğıdı eline aldığında nefesi tıkandı. Bu bir şiir değildi. Karalama da değildi.
Attilâ, o gün yan yana oturdukları o sessiz dakikalarda, aslında bu uzun notu mu yazmıştı?
Aşkın, gözyaşlarının bulanıklaştırdığı satırları okumaya başladı,
"Aşkın... Dünyada eşine az rastlanır, naif ve yaralı bir ruhsun sen. Ama şunu bilmelisin ki, sen beni sevmiyorsun. Sen sadece sana yöneltilen o şefkati, hayatın boyunca aç bırakıldığın o ilgiyi ve birinin seni nihayet 'görüyor' olmasını seviyorsun. Buna o kadar susamıştın ki, bu ilgiyi sana kim verse, ona tutunacaktın.
Ben... Seni kırmak, bu satırlarla o masum kalbini ezmek istemezdim ama sana dürüst olmalıyım. İçinde bana karşı büyüttüğün sandığın o hislerin karşılığı bende yok. Ben bir yazarım Aşkın. Bencil, kendi dünyasında kaybolmuş ve kelimeler uğruna her şeyi feda edebilecek kadar acımasız bir adamım. Senin o suskunluğunu, gözlerindeki o derin uçurumu gördüğümde, orada yazılmayı bekleyen muazzam bir hikâye buldum. Senin hüznünden, senin o çaresiz güzelliğinden ilham aldım.
Sana o mavi elbiseyi alırken, sana o süslü kelimeleri söylerken, aslında kendi zihnimdeki karaktere can veriyordum. Seni kendi sanatım için kullandım Aşkın. Ve bugün... O ağacın altında sana doğru eğildiğimde, bu illüzyonun gerçeğe dönmek üzere olduğunu, bir oyunu çok fazla ileri götürdüğümü fark ettim. Senin o temizliğine, o saf teslimiyetine daha fazla ihanet edemezdim. Bu yüzden geri çekildim. Bu yüzden kaçıyorum.
Bu notu sana verdiğim son şiirlerin arasına saklıyorum. Ne zaman bulursun, ne zaman okursun bilmiyorum ama umarım okuduğunda o taş duvarları kendi başından yıkabilecek kadar güçlenmiş olursun. İstediğin, hak ettiğin o gerçek sevgi dışarıda bir yerlerde. Ama o kişi ben değilim.
Beni affet. Kendine iyi bak. Ve Özür dilerim"
Aşkın kâğıdı göğsüne bastırdı. Artık ağlamıyordu. Gözyaşları kurumuştu. Göğüs kafesinin içinde bir kalp değil, kapkara, soğuk ve taşlaşmış bir boşluk atıyordu.
Bıkmıştı artık bu yaşananlardan,
Aldatılmanın, aptal yerine konulmanın ve sadece bir 'ilham malzemesi' olmanın verdiği o kusursuz acı, onu sonsuza dek değiştirecek olan o zehri damarlarına çoktan zerk etmişti.
O an beklenen şey bir sinir kriziydi, çığlıklar atması, etrafı yakıp yıkması, hıçkırıklara boğulması gerekirdi.
Fakat Aşkın ne bağırdı, ne ağladı, ne de tek bir eşyaya zarar verdi. Üzerine tehlikeli, dondurucu bir sakinlik çöktü.
Ruhundaki tüm ışık, cılız bir mum alevinin üzerine basılmış gibi tek bir saniyede, ardında sadece ince bir duman bırakarak sönüp gitti. Gözlerindeki o deniz mavisi umut, yerini dipsiz, karanlık bir kuyuya bıraktı.
Sırtını dayadığı o kilitli ahşap kapının dibinden iki gün boyunca hiç kalkmadı.
Zaman algısını tamamen yitirmişti. Pencereden sızan ışık kah sararıp soluyor, kah geceye karışıp zifiri karanlığa dönüyordu. Kapıya gelenler oldu. İlk gün o kızı kovan elleri ve küfürleri duyan diğer hizmetliler fısıldaşarak kapıyı tıklattı.
"Aşkın? İyi misin? Aç şu kapıyı, hanım soracak,"
dediler.
Aşkın nefes bile almadan, gözlerini karşıdaki çatlamış sıva izinden ayırmadan öylece oturdu. Ne açlığı hissediyordu ne de susuzluğu. Bedeninden çoktan ayrılmış, kendi mezarının başında nöbet tutan bir ruh gibiydi.
O iki gün boyunca gözüne doğru dürüst uyku girmedi.
Yorgunluktan bilinci kapandığı o kısacık, sayıklama dolu anlarda ise zihni ona en acımasız oyunlarını oynuyordu.
Kabuslarında, yüzlerini hiç bilmediği anne ve babasını görüyordu. Sislerin arasından çıkıp ona doğru yürüyorlar ama tam sarılacakken sırtlarını dönüp uzaklaşıyorlardı.
"İyi ki seni bırakmışız,"
diyordu annesi olduğunu düşündüğü o gölge, sesi buz gibiydi. "Sen sevilmeye layık değilsin. Sadece bir hiçsin. İyi ki gitmişiz."
Aşkın uykusunda bu sözlerin altında eziliyor, nefessiz kalarak uyanıyordu. Soğuk terler içinde gözlerini açtığında, aslında o seslerin ailesine ait olmadığını, yıllardır kendi içinde bastırdığı, o konakta yediği her tokatta, işittiği her hakarette ruhuna kazınan kendi çürümüş psikolojisinin yankıları olduğunu anlıyordu. Herkes haklıydı. O, bir romanda sadece arka plan olacak kadar değersizdi.
İkinci günün akşamına doğru kapıya ağır, kararlı adımlar yaklaştı. Vurulan yumruklar bu kez daha sert, daha emrediciydi. Baş kalfanın o genizden gelen, tahammülsüz sesi müştemilatın koridorunda yankılandı.
"Aşkın! Şımarıklığın da bir sınırı var! İki gündür kapı duvar, ölü müsün diri misin belli değil. Seni daha fazla idare edemem, hanımefendi yokluğunu fark etmeye başladı. Kalk, üstünü başını topla, hemen işinin başına dön!"
Baş kalfanın sesi, Aşkın'ın zihninde bir sivrisinek vızıltısı kadar bile yer kaplamadı. Konak, işler, azarlar, maaşlar, mutfaktaki bulaşıklar... Hepsi o kadar anlamsız, o kadar uzak bir dünyaya aitti ki artık. Baş kalfa birkaç kez daha kapıyı tekmeleyip küfürler savurarak uzaklaştı. Aşkın, kucağındaki lacivert kapaklı kitaba bakmaya devam etti. Kapağındaki o kurşun kalemle çizilmiş yüze, yani kendisine baktı. Keşke bunlar gerçek olsaydı, keşke o şiirler gerçek olsaydı, en azından beni bir kişi sevseydi diye düşündü.
Gece yarısı geçip de üçüncü günün o zifiri karanlık, soğuk sabah saatleri başladığında Aşkın yavaşça yerinden doğruldu.
Hareketleri bir makine kadar yavaş ama düzdü. Üzerindeki o buruşmuş, iki gündür çıkarılmayan kıyafetlerini çıkardı. Tahta dolabına yöneldi. Attilâ'nın verdigi uçuk mavi elbiseyi aldı. Sanki büyük, kutsal bir törene hazırlanıyormuş gibi özenle giyindi.
Saçlarını ağır ağır, her bir telini düzelterek taradı. Yüzü kireç gibi bembeyazdı, göz altları çökmüş, dudakları kurumuştu ama duruşunda ürkütücü bir zarafet vardı.
Kitabı yatağın üzerinden aldı, içine biraz para koydu ve o "Özür" notunu ve şiirleri sayfaların arasına geri koydu ve kitabı göğsüne bastırdı. Onları burada bırakarak kendini müştemilattakilere rezil etmek istemedi. Üzerine o siyah kabanını giymedi bu kez. Mavi elbisesiyle, olduğu gibi, saklanmadan çıkacaktı.
Sürgüyü yavaşça çekti. Konak derin bir uykudaydı. Bahçedeki köpekler bile uyuyordu. Aşkın, ağır demir kapıdan bir hayalet gibi süzülerek dışarı çıktı.
Dışarıda, İstanbul'u yutmuş simsiyah, ağır ve dondurucu bir sis vardı.
Sokak lambalarının cılız ışıkları bile o yoğunluğun içinde kaybolup gidiyordu. Aşkın, Arnavut kaldırımlı sokaklardan aşağıya, o çok iyi bildiği yola doğru yürümeye başladı. Adımları kararlıydı ama düşünmeden haraket ediyordu. Artik düşünmekten bıkmıştı öyle ki o soğuk sokaklarda elbisesiyle gezerken üşüdüğünü bile düşünmüyordu. Ya da kendini düşünmemeye zorladığı için bunu görmezden geliyordu.
Vapur iskelesine vardığında ortalıkta ne bir biletçi ne de bir yolcu vardı. Tahta iskelenin ucuna kadar yürüdü. Suyun yüzeyi siyah bir çarşaf gibiydi, sis o kadar yoğundu ki denizin bittiği yerle gökyüzünün başladığı yer birbirine karışmıştı.
Sabahın ilk vapuru sisin içinden, adeta öte dünyadan gelen bir hayalet gemi gibi büyük, boğuk bir düdük çalarak iskeleye yanaştı. Aşkın gişeye yaklaşarak tek yön biletini aldı. Eline tutuşturulan o küçük kâğıt parçasını parmaklarının arasında sıkıca tutarak iskeleye yöneldi ve usulca vapura bindi.
Vapur hareket edip kıyıdan uzaklaştıkça, Aşkın alt kattaki açık güverteye doğru adımladı. Etrafında sadece beyazlık ve karanlık vardı. Motorun uğultusu ve suyun çırpınışından başka hiçbir ses yoktu.
Vapur denizin tam ortasına, sisin en yoğun, en kör edici noktasına ulaştığında Aşkın küpeşteye doğru yaklaştı. Göğsüne bastırdığı kitabı sımsıkı tutuyordu.
Ruhu, tıpkı o sisin içinde kaybolan bir vapur gibi belirsizdi...
Gözlerini kapatmadı. Yüzünde ne bir korku ne de bir hüzün vardı. Sadece sonsuz bir kabulleniş ve bıkmışlığın verdiği kurtulmak isteme hissiydi.
Parmak uçlarında yükseldi, küpeştenin o ıslak ve soğuk tahtasına bastı. Rüzgâr, uçuk mavi elbisesinin eteklerini son bir kez havalandırdı. Ve Aşkın, o ağır, simsiyah sisin içine, karanlık sulara doğru yavaşça bir adım attı.
Boşluğa doğru.
O sabah vapurdaki hiç kimse denize düşen birini görmedi. Bir çığlık duyulmadı, suda çırpınan bir beden aranmadı. Aşkın suya mı çakılmıştı, yoksa o sisin içinde çözünüp gerçekten bir hayalete, İstanbul'un görünmez bir ruhuna mı dönüşmüştü, anlaşılmadı
Sisin yavaş yavaş dağılmaya başladığı o gri sabah saatlerinde, denizin dalgasiz sularında sadece tek bir şey goeunuy, Kapağında gri elbiseli, hüzünlü bir kadının karakalem çizimi olan, ıslaklıktan kabarmış lacivert bir şiir kitabı.