Miran telefonu kulağında tutarken çarşının uğultusu atölyenin kapısından içeri giriyor. Zeliha örsünün üstündeki gümüş telin üzerini örtüyor; Baran ile Eren kapının iki yanında, sokağı görebilecekleri yerde bekliyor. Süreyya, Miran’ın karşısında duruyor. Üç çocuğunun payını soran son cümleyi o da duyuyor. Tezgâhın çevresindeki dar alanda kimse yer değiştirmiyor; dışarıdan gelen sesler, telefonun ucundaki cevabı seçmemi daha da zorlaştırıyor.
Miran’ın yüzü değişmiyor, fakat sesi sertleşiyor. “Tutanakta teklifi veren üyenin adı var mı?”
Karşıdan gelen cevabı seçemiyorum. Miran sorusunu tekrarlamıyor; telefonun sesini Süreyya’nın da duyacağı kadar açıyor. Meclis görevlisinin sesi metalik ve ince geliyor:
“Dağıtılan surette yok. Teklifi verenin adı kapalı ekte tutuluyor. Asıl tutanak olmadan söyleyemem. Teminat hesabına bağ gelirinden ayrılan üç çocuk payı da giriyor.”
Süreyya tezgâhın kenarına bakıyor. “Paylarını azaltma yetkisini de kapalı eke mi koyuyorsunuz?”
Görevli cevap ararken Miran telefonu yeniden kulağına götürüyor. “Asıl tutanağı istiyorum. Ekiyle birlikte.”
Konuşma bitince çekiç sesinin yokluğu bile duyuluyor. Adı öğrenmiyoruz; fakat kararın kimlere uzandığını öğreniyoruz. Süreyya kollarını bağlamıyor, sesini de yükseltmiyor. Sözlerini ağır ağır söylüyor: “O gelir üç çocuk için ayrılıyor. Meclis bir kalem oynatıyor, biz kapalı ek peşinde koşuyoruz.”
“Öyleyse onları korumak için kardeşlerimi görünmez kılmak yetmiyor,” diyorum. “Gidecekleri yere sağ salim varmalarını da görmem gerekiyor.”
Miran başını çeviriyor. “Yolu görmeden kimseyi bağ evine göndermeyin.”
“Siz burada kalın,” diyorum. “Biz damların altındaki geçidi biliyoruz. Açık mı, kendimiz bakıyoruz.”
Eren cebindeki siyah ipli kâğıdı biraz daha içeri itiyor. Süreyya bunu görüyor ama soru sormuyor. Örtülü tele bakarak, “Konağın kapısı sizin için bekleyebilir,” diyor. “Benim çocuklarım için hesap beklemiyor.”
Sözünde davet yok. Yine de ilk kez aynı karara farklı yerlerden itiraz ettiğimizi duyuyorum. Onun düşündüğü hesapla benim aklımdaki yol birbirinden ayrı değil; ikisi de çocuklara dokunuyor. Bunu söylemiyorum. Kapının önünde bekleyen kardeşlerime bakıyorum.
Baran ve Eren’le dışarı çıkıyorum. Miran ile Süreyya içeride kalıyor; Zeliha arkamızdan kapıyı örtüyor. Telkâri çarşısının genişçe sokağından ayrılınca evlerin gölgesi önümüze düşüyor. Dükkân sesleri geride kalıyor, adımlarımız daralan yolda daha belirgin duyuluyor. Bağ evinin yanındaki yapıya giden güzergâh, dar yolun ardından sur dibine açılıyor. O yola varmadan dam geçitlerinden aşağısını görmek mümkün. Önce geçidin başını görmemiz gerekiyor; kardeşlerimi bilmediğim bir yola indirmek istemiyorum.
Baran önde yürümek istiyor. “Ben bakarım.”
“Üçümüz de yukarıdan bakıyoruz,” diyorum. “Kimse aşağı inmiyor.”
Merdivenin son basamağında durup duvarın kırık sıvasına yaslanıyoruz. Altımızdaki yol normalde bir eşeğin güçlükle döneceği kadar dar. Şimdi girişinde iki adam duruyor; biri yolun öbür ucunu gözlüyor, diğeri duvara dayalı bir kasanın üstünde oturuyor. Kasada üzüm yaprağı yok, boş şişeler var. Adamlar geçidi kapatmak için kapı kullanmıyor. Orada durmaları yetiyor.
Eren öne eğilince “Geri çekil,” diyorum. Ayağını taşın kenarından uzaklaştırıyor. Bağ evine gidecek herkes bu adamların önünden geçmek zorunda. Daha önce Zeliha’nın atölyesine sığınırken kullandığımız damlar burada bitiyor; aşağı inmeden öteki tarafa geçilmiyor. Yolun darlığı yukarıdan bile belli. Birbirlerinin yanından sıyrılacak yer yok.
Çantamdaki mühürlü güvence nüshasının köşesi avucuma batıyor. Elimi çekmiyorum. Kâğıt, kardeşlerimin adlarını koruma altına alıyor; geçidin başında duranlara ise yol vermelerini söylemiyor. Miran’ın istediği asıl tutanakla bu yolun açılmasını beklemek de aynı şey değil.
“Öteki sokağı deneyelim,” diyor Baran.
“O da aynı yere çıkıyor.” Üst damın kenarından kavşağı gösteriyorum. “Bir kez görmeleri yeter. Sonra hangi kapıya gittiğinizi de öğreniyorlar.”
Baran çenesini sıkıyor. Eren, aşağıdaki adamların gölgesini izliyor. İkisinin de acele etmesini istemiyorum. Bebeğimi kaybettiğim günden beri insanların benim adıma verdiği kararların bedelini kendi içimde taşıyorum. Bu kez bir mührün arkasına saklanmıyorum. Yolu gözümle görüyorum ve önümde duran tehlikeyi kardeşlerimden ayrı düşünemiyorum.
“Geçmiyoruz,” diyorum. “Geri dönüyoruz.”
Aşağıdaki adamlardan biri başını kaldırıyor. Duvarın gerisine çekiliyoruz; bizi görüp görmediğini anlayamıyorum. Sokaktaki ayak sesleri yerinde saymayı sürdürüyor. Eren’e çıkışta aldığım küçük ambalaj kâğıdını uzatıyorum. Zeliha’nın tezgâhından aldığım kalem cebimde duruyor. Kâğıdı duvara dayayıp yazıyorum: *Yol tutuluyor. Kardeşlerim güvenli biçimde yerleşmeden konağa girmiyorum. Yazılı güvence fiilî güvenlik sağlamıyor.*
“Bunu Miran’a sen götür,” diyorum Eren’e. “Atölyede bekliyor. Başka kimseye verme.”
Eren yazıyı katlayıp siyah ipli kâğıttan ayrı cebine koyuyor. “Siz?”
“Baran’la burada kalıyoruz. Yol açılmıyor; yalnızca haber veriyoruz.”
Eren geldiğimiz merdivene yöneliyor. Baran’la, dar yolu tepeden gören kör bir geçide çekiliyoruz. Önümüzde taş duvar, ardımızda açık bir dam kapısı var. Kapının eşiğinden atölyeye dönen sokağı görebiliyorum; Eren’in oradan geçmesini bekliyorum. Aşağı inmek için değil, gerekirse hemen geri dönmek için duruyoruz.
Baran’ın soluk alışını işitiyorum. Bakışı, kasanın üstünde oturan adamdan ayrılmıyor. Adam yerinden kalkıp yüzünü damlara çevirdiğinde Baran duvara biraz daha yaklaşıyor.
“Onu nereden tanıyorsun?” diye soruyorum.
“Babamın eski borcunu tahsil etmeye gelenlerin arasındaydı.” Baran gözünü aşağıdaki yoldan ayırmıyor. “Şimdi de burayı tutuyor.”