Süreyya vakıf odasının eşiğinden ayrılmıyor. Sorusu avlunun taşlarında asılı kalıyor: Mührün izi, mirastan pay almak isteyen kişiye mi çıkıyor? Miran masanın üstündeki tespihine bakıyor, fakat elini uzatmıyor. Ben de aynı sorunun cevabını istiyorum; yine de mührü bulsak bile bağ hissesiyle arasındaki bağı nasıl kuracağımızı bilmiyorum.
“Önce bağ hissesini kimin teminata soktuğunu öğrenelim,” diyor. Telefonunu çıkarıp meclis görevlisini avluya çağırıyor.
Süreyya, “Kayıtta imzası var. Aynı cevabı duymak için mi bekliyoruz?” diye soruyor.
“Bu kez talimatı soruyoruz.”
Ben kapıya yakın duruyorum. Konağın üst katından çocuk sesleri geliyor; Süreyya başını o yana çeviriyor, ardından yeniden Miran’a bakıyor. Beklerken güneş avlunun bir kenarından çekiliyor. Taşların üstünde kalan aydınlık daraldıkça odanın içi daha loş görünüyor. Telefonuma Zeliha’dan kısa bir mesaj düşüyor: Baran ile Eren hâlâ yanında. Ekranı kapatıyorum. Onların nerede olduğunu bilmek iyi geliyor, ama ne kadar süre orada kalabileceklerini hâlâ bilmiyorum.
Meclis görevlisi içeri girince Miran ona oturacak yer göstermiyor. Adam da istemiyor. Süreyya soruyu doğrudan yöneltiyor:
“Bağ hissesini teminat gösterme talimatını kim verdi?”
“Meclis verdi,” diyor adam. “Bağ üzerinde karar yetkisi bulunan aile meclisi. Ben kaydı o yetkiye dayanarak imzalıyorum.”
“Miran mı istiyor?” diye soruyorum.
“Hayır. Tek başına onun talimatıyla böyle bir kayıt açılmıyor.”
Miran’ın yüzü değişmiyor. Bu cevap onu dışarıda bırakıyor gibi görünse de içimden kuşkuyu söküp atmıyor. Süreyya bir adım ilerliyor. “Peki hangi üye öneriyor?”
“Bilmiyorum. Gündeme alınma gerekçesi bana gelmiyor; karar geliyor.”
“Bunu nereden öğreniriz?”
“Tutanaktan. Varsa öneriyi ve görüşmeyi orada görürsünüz.”
Görevli ayrılınca avlunun dışından bakırcı çekicinin sesi yükseliyor. Miran, mührün hangi elde dolaştığını araştırmanın başka, kurulda öneriyi kimin verdiğini öğrenmenin başka iş olduğunu söylüyor. Haklı olması içimi rahatlatmıyor. Bir senet benim evimde saklanıyor; buradaki bağ hissesi ise ortak bir kararla yerinden oynuyor. Aralarındaki yolu henüz göremiyorum. Görevlinin cevabıyla açılan boşluk, sorularımızdan daha büyük duruyor.
“Zeliha’ya gidiyorum,” diyorum. “Kardeşlerimin yanında olmam gerekiyor.”
Miran, “Yerleşecekleri yeri de konuşmamız gerekiyor,” diyor.
“Süreyya da duysun. Vakıf adına konulan şartları sonradan başkasından öğrenmek istemez.”
Süreyya kısa bir bakışla beni süzüyor. “Ben de istemem. Siz gidin; vakıf odasını kapatıp geliyorum.”
Konağın kapısından Miran’la aramda birkaç taş basamaklık mesafe bırakarak çıkıyorum. Eski Şehir’in sokağı iki kişinin yan yana geçmesine ancak izin veriyor. Karşıdan gelen yüklü eşek için duvara çekiliyoruz; sepetlerin kenarı duvarın çıkıntısına takılınca sahibi yükü düzeltmeden kimse ilerleyemiyor. Beklerken dar geçidin öteki ucuna bakıyorum. Burada bir yolun kapanması için silahlı adam gerekmiyor. Bazen yalnızca çıkışta duran birinin beklemeye niyetli olması yetiyor.
“Baran ile Eren’i bağ evinin yanındaki yapıya götürmekten söz ediyorsunuz,” diyorum. “Oraya nasıl varacaklar?”
“Önce güzergâhı belirlememiz gerekiyor.”
“Belirlemek başka, açık tutmak başka.”
Miran itiraz etmiyor. Sessizliği, verebileceği bir cevap olmadığı anlamına mı geliyor, anlayamıyorum. Telkâri çarşısına yaklaşınca vitrinlerdeki gümüşler akşam ışığını yakalıyor. Zeliha’nın atölyesinin önünde duruyorum. Kapının camından Eren’i tezgâhın yanında, Baran’ı sokağa bakan sedirde görüyorum. İkisi de ayakta değil; yine de gözleri kapıya dönük. Onları böyle görünce konuştuğumuz güzergâh bir çizgi olmaktan çıkıyor; her dönemeçte kardeşlerimin beklemek zorunda kalabileceğini düşünüyorum.
“Onlara yeni bir yer söylerken yalnızca anahtar gösteremem,” diyorum.
“Biliyorum.”
“Bildiğiniz şeyin yazılı güvenceden farkı olsun istiyorum.”
Miran bakışını atölyenin camından çekiyor. “Yolu görmeden sizden onları göndermenizi istemiyorum.”
Bu cevapla aramızdaki mesele çözülmüyor, ama kapıyı açabiliyorum. Zeliha içeriden başıyla selam veriyor. Tezgâhta yarım bir telkâri kemer tokası duruyor; ince tellerden biri yuvasından çıkmış. Parmağıma dolamak üzere uzandığım gümüş teli bırakıp kardeşlerime bakıyorum.
“Bir şey oluyor mu?” diye soruyorum.
Baran, “Burada değil,” diyor. Eren cebindeki siyah ipli kâğıdın durduğu yere bastırıp elini hemen indiriyor.
Miran eşikte kalıyor. Zeliha içeri buyur etse de, “Süreyya da geliyor,” diyerek kapının yanına çekiliyor. Baran onunla konuşmuyor. Dükkânın önünden geçenlerin gölgeleri camı bir an karartıp açıyor; her seferinde Eren’in dikkati oraya gidiyor. Ben de kapıya yakın duruyorum; içerideyken bile sokağın ne kadar yakınımızda olduğunu hissediyorum.
Süreyya geldiğinde önce kardeşlerime, sonra Zeliha’ya selam veriyor. İçeri girip açık kapının önünü boş bırakıyor. Çocukların yukarı katta güvende olduğunu, fakat vakıf odasında gördüğü kaydın onları da ilgilendirebileceğini söylüyor.
“Teminata konulan hisse bugün bir hesap kalemi gibi görünüyor,” diyor Miran’a. “Yarın çocuklarımın gelecekteki payı hesaplanırken aynı kalem önlerine çıkabilir. Bunu kimin önerdiğini bilmeden o kayda razı değilim.”
Zeliha, elindeki kargaburnunu tezgâha koyuyor. “O hâlde önce o kâğıdı bulun. Burada bekleyenlerin güvenliği için de ayrı bir yol bulun.”
Süreyya ona dönüyor. “İkisini birbirine karşılık saymıyorum, usta. Kardeşlerin korunması için verilen söz geçerli. Ben kendi çocuklarımın hakkının da sessizce eksilmesini istemiyorum.”
Baran sedirden kalkıyor. “Biz de bir sözün hangi sokakta geçerli olduğunu görmek istiyoruz.”
Kimse onu susturmuyor. Miran, cebinden telefonunu çıkarıyor. Bu kez numarayı aramadan önce Süreyya’ya bakıyor; Süreyya başıyla onaylıyor. Meclis görevlisinin adını ekranda bulup arama tuşuna basıyor. Hat açılınca sesi atölyenin içinde açıkça duyuluyor.
“Meclis tutanağını istiyorum. Bugün.”
Kısa bir sessizlikte çarşıdan kepenk sesi geliyor. Miran telefonu kulağından ayırmıyor.
“Öneriyi kimin verdiği tutanakta da yazmıyorsa,” diyor, “çocukların gelecekteki payını etkileyen bu kararı kim açıklayacak?”