Baran’ın son sözü atölyenin içinde asılı kalıyor. Zeliha, ön tezgâhtaki sipariş fişini ters çeviriyor; Baran kapıya yöneliyor. Önüne geçiyorum. Tezgâhla kapı arasındaki dar yerde ikimiz de sesimizi alçaltmak zorunda kalıyoruz.
“Eren’le burada kalıyorsunuz. Bildiği yola bir daha çıkmıyorsunuz.”
“Onun peşinden gitmiyorum,” diyor Baran. “Neden oraya girdiğini söylüyorum.”
Aradaki farkı duyuyorum. Yine de dışarı adım atması için bir neden bulamıyorum.
Miran telefonunu çıkarıp Cemal’i arıyor. Sesi atölyenin arka duvarından bana kadar ulaşıyor.
“Sevkiyat avlusundasınız. Nihat orada mı?”
Kısa bir sessizlik oluyor. Miran telefonu kulağından uzaklaştırıp sesi açıyor.
Cemal’in sesi teneke bir kapıya çarpmış gibi geliyor. “Az önce çıkıyor. Kendi işyerine uğramıyor; doğruca buraya gelip Tahir’i buluyor. Tahir onu eski sevkiyat defterinin durduğu masaya götürüyor.”
Demek avluya yolu şaştığı için gitmiyor. Tahir’le buluşuyor. Defterin yanında duran siyah ipli şerit de zihnimde yerini alıyor.
“Ne konuştuklarını duyuyor musunuz?” diye soruyorum.
“Hayır. Yaklaşınca susuyorlar. Nihat arka çıkıştan ayrılıyor.”
Miran telefonu kapatmıyor. “Cemal, bu akşamki araçlar yükleniyor mu?”
“İlk araç kapıda. İkincinin kasaları avluda.”
“Çıkış vermeyin. Geliyorum.”
“Bir dakika,” diyorum. “Şoförler gerekçe duymadan orada tutulmuyor. Sonra yük gecikiyor, hesabı işçilere çıkıyor.”
Miran karşı çıkmıyor. Telefona yalnızca “Kalmalarını isteyin, kararımı yazılı götürüyorum,” diyor.
Telefon kapanınca Baran konuşuyor. “Ben de geliyorum.”
“Hayır.” Zeliha’nın arka tezgâhında biriken ince gümüş teller gözüme ilişiyor. Ölen eşimin gümüş tedarikinde kimin sözüne güvendiğini hâlâ bilmiyorum; kardeşlerimin güvenliğini de bilmediğim birinin sözüne bırakamıyorum. “Nihat önceki güzergâhınızı biliyor. Eren’le burada kalıyorsunuz. Yeni bir yol belirlenmeden dışarı çıkmıyorsunuz.”
Baran itirazını yutuyor. Zeliha, “Kapıyı ben açarım,” diyor. Fişi tezgâhın üzerinde bırakıyor.
Miran’la dar sokağa çıkıyorum. Altımızdaki basamaklar, iki kişinin yan yana yürümesine ancak izin veriyor. Kolumuz birbirine değmesin diye dikkat ederken soracağım şeyi ertelemiyorum.
“Siz durdurunca herkes kabul etmek zorunda mı?”
“İşletme çıkışında yetkim var.”
“Yetkinizle nedeninizi aynı kâğıda yazın.”
“Yazıyorum,” diyor. “Siz de eksik bıraktığım yeri söylüyorsunuz.”
Bağ sevkiyat avlusuna vardığımızda ilk aracın önünde iki çalışan yük listesini tutuyor. Giriş açık; araç yerinde. Kasaların arasındaki dar geçitten Cemal geliyor. Listeden başını kaldıranların yüzüne bakıyorum; ne kadar bekleyeceklerini henüz hiçbiri bilmiyor.
“Nihat hangi taraftan çıkıyor?” diye soruyorum.
Cemal arka kemeri gösteriyor. “Oradan. Tahir burada kalıyor. Kendisine seslenince konağın gider işleri için geldiğini söylüyor.”
“Tahir deftere dokunuyor mu?”
“Uzaktan görmüyorum. Konuştukları masayı görüyorum, ellerini değil.”
Eski sevkiyat defteri masanın üstünde, siyah ipli gönderi şeridi yanında duruyor. Yaklaşmıyorum. İkisini gördüğüm yerde bırakmak, şu an bir tahminden daha işe yarıyor.
Miran girişte bekleyenlere dönüyor. “Bu akşam çıkış yapılmıyor. Gerekçeli karar birazdan elinizde oluyor.”
Çalışanlardan birinin yüzü düşüyor. “Yükün ücretini biz mi karşılıyoruz?”
“Hayır,” diyor Miran. “Bekleme süreniz işletme gideri. Yük kaybı da size yazılmıyor.”
Miran’a dönüyorum. “Kardeşlerimin güvenliğini de yazın. Bilgileri açılmıyor ama sızan güzergâhla bu avlu arasındaki temas inceleniyor. Durdurmanın sebebi işçinin kusuru değil.”
Cemal’in elindeki yük listesinde yer yok. Miran cebinden boş sevk formu çıkarıp arkasını çeviriyor. Kalemi kâğıda dayıyor; ilk sözcükten önce bana dönüyor. Söylediklerimizin orada aynı açıklıkla durmasını istiyorum.
“En geç yarın öğleye kadar,” diyor bana. “O zamana kadar yalnızca bu akşamın çıkışları duruyor. İnceleme sürerse yeni karar gerekiyor.”
“Çalışanların bekleme ücreti?”
“İşletmeci payımdan.”
“Çocukların gelir hesabına geçmiyor.”
“Geçmiyor.”
Yazdığını yüksek sesle okuyor. Sızan güzergâhın sevkiyat avlusuyla olası bağlantısı inceleniyor; bu nedenle akşam çıkışları geçici olarak duruyor. Kimseye kusur yüklenmiyor, ücretler korunuyor. Tanık ve güvenlik bilgileri metne girmiyor.
“‘Olası’ kalsın,” diyorum. “Nihat’ın burada oluşu, şeride dokunduğunu göstermiyor.”
Miran sözcüğün altını çiziyor. Aramızdaki yakınlık kâğıdın iki yanına sığıyor. Elini uzatsa çekilmeyeceğimden emin değilim; bunu fark etmek hoşuma gitmiyor. Bana önce kardeşlerimin yolunu güvenli kılacak bir karar gerekiyor. Bunun yerini başka hiçbir şey alamıyor.
Avlunun üstü açık bölümünden girişteki araç görünüyor. Şoför yerinden inmiyor. Cemal boş bir kâğıt daha getiriyor; Miran kararı iki nüsha yazıp imzalıyor. Birini Cemal’e veriyor, aslını yanında tutuyor. İki kâğıttaki satırların aynı sırada olmasına bakıyorum.
Cemal nüshayı işçilere okurken Tahir masanın öte yanından yaklaşıyor. Elindeki gider dosyasını kapalı tutuyor.
“İşletme yetkiniz, gider odamızdaki kaydı geçersiz kılmıyor,” diyor Miran’a.
“Geçersiz kılmıyorum,” diyor Miran. “Bu akşam çıkışı durduruyorum.”
Tahir kâğıdı istiyor. Miran, Cemal’deki nüshayı işaret ediyor. Tahir okurken arkasında duruyorum. Tanık adı yok. Baran’la Eren’in nerede olduğu yok. Buna sevinmek zorunda oluşuma kızıyorum.
“İtirazımı yazılı veriyorum,” diyor Tahir.
“Burada yazın,” diyor Miran. “Herkes hangi karara itiraz ettiğinizi görsün.”
Tahir, Cemal’in getirdiği yeni kâğıdı masaya koyuyor. Rakamları yazarken önüme geçmiyorum. Nihat’la ne konuştuğunu bilmiyorum; kapalı dosyasında ne taşıdığını da bilmiyorum. Bildiğim şey, kayıp numune paketinin çıkış mührünün bulunmasına rağmen teslim ve dönüş kaydının bulunmaması. Tek bir saat, bu boşluğu doldurmuyor.
Cemal girişteki araca seslenip sürücünün bekleme saatini yük listesine işlemesini istiyor. İşçinin kaybını önlemek için şimdiye kadar gösterdiğimiz özen, Tahir’in kaleminden çıkan rakamlara uzanmıyor. Oradaki kaydı henüz görmüyorum.
“Kararı geri almanız mı gerekiyor?” diye soruyor Cemal.
“Hayır,” diyor Miran. “İtiraz kayda giriyor. Karar yürürlükte.”
Tahir son satırı yazıp kâğıdı çeviriyor. Parmaklarım masanın kenarındaki pürüzlü taşa dayanıyor. Kayıp gönderinin gününü okuyorum. Altında çıkış saati duruyor.
Tahir kalemi bırakıyor. “Dayanağım budur. Kayıp gönderi o gün saat 16.40’ta çıkıyor.”
Saat 16.40.