Rıza’nın son sözü taş avluda asılı duruyor. Miran kilitli evrak dolabına dönüyor; ben Rıza’nın elindeki ince dosyaya bakıyorum. Kapağın arasından görünen kâğıtlarda henüz sorularımızın karşılığı yok. Bir saatin değişmesi küçük bir düzeltme gibi görünüyor. Oysa o saate sığan onca insan var.
“Üst bilgiyi görüyoruz,” diyorum. “Şimdi işlemi yapan kişiyi ve gerekçeyi söyleyin.”
“İşleyen benim.” Rıza dosyayı açmıyor. “Tahir’den yazılı bildirim geliyor. Servis geçidinin geç kapandığını bildiriyor. Ben de fiilî giriş kaydında yalnızca kapanış saatini değiştiriyorum. Kişi adlarına dokunmuyorum.”
“Bildirimin doğruluğunu kim denetliyor?”
“Ben denetlemiyorum. Bildirim, yetkili çalışanın imzasını taşıyor. Doğru olup olmadığını incelemek ayrı bir işlem.”
Miran avucunu taş korkuluğa koyuyor. Parmakları hareketsiz; az önce duyduğumuz şeyin ağırlığı ikimize de yetiyor.
“Bildirimde hangi saat yazıyor?” diye soruyorum.
“On yedi yirmi iki.”
“Kayıttaki ilk saat?”
“On yedi on.”
On iki dakika. Dar bir sokakta birini kaybetmeye de bulmaya da yeten süre. İki saati zihnimde yan yana tutuyorum; hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum.
“Önceki kaydı görebiliyor muyuz?”
“Meclis gözetimi olmadan hayır. Ortak başvurunuzun yazılı yanıtı da henüz gelmiyor.”
“Öyleyse Tahir’in sözüne karşı Miran’ın sözünü koymayacağız,” diyorum. “Bildirimi ve iki saati meclis gözetiminde, tanıklarla sınayacağız.”
Miran bana dönüyor. “Benim yetkim de kayıtta duruyor. Bunu görmezden gelmenizi istemiyorum.”
“Yetkinizin olması, o kapıdan geçtiğinizi göstermiyor.”
Rıza bu cümleyi not alıyor. Kaleminin kâğıt üzerindeki sesini duyuyorum ama dosyaya doğru eğilmiyorum.
“Cemal ile Sait’in anlatacakları var,” diyorum. “Adları korumasız bir tutanağa girmesin. Baran’la Eren’e sağlanan yazılı güvenceyi de bu araştırmanın bedeli yapmayın.”
“Bunları ek talep olarak iletiyorum,” diyor Rıza. “İnceleme izni çıkmadan kaydı açmıyorum.”
Avlunun öte yanından konuşmalar geliyor. Burada durdukça herkes aramızdaki mesafeyi de ölçüyor.
“Bir dakika konuşabilir miyiz?” diye soruyor Miran.
Rıza dosyasıyla orada kalıyor. Miran’la kuzey revakına yürüyorum. Önümüzdeki kemer avluya açılıyor; biri yaklaşırsa görüyoruz. Miran çocukların bulunduğu koridora çıkan kapıyı kapatmıyor. Bu evde mahremiyet bile bir başkasının hakkına çarpıyor.
“Az önce niçin kendi yetkinizi hatırlatıyorsunuz?” diyorum.
“Çünkü siz sormadan söylemezsem, sonra söylediğim her şey savunmaya benziyor.”
“Bazı şeyler zaten öyle duyuluyor.”
“Biliyorum.”
Revakın gölgesinde taş serin. Avuç içimde kalan gümüş tel parmağıma dolanıyor. Miran tele bakıyor ama elime uzanmıyor. Onun beklemesiyle benim elimi açmam arasında, dosyanın başında bulamadığım bir açıklık var.
“Çıkarabilir miyim?” diye soruyor.
Telin ince ucunu ona gösteriyorum. “Yalnızca bunu.”
Teli dikkatle çözüyor. Parmaklarımıza işleyen soğuk, çarşıda yeni açılan bir tel makarasını hatırlatıyor. Elimi çekmiyorum; o da izin verdiğim sınırın ötesine geçmiyor.
“Benim adım kayıtta çıkarsa,” diyor, “çocuklarımın karşısında bunu açıklamak zorundayım. Çıkmazsa da sizden sakladığım şeyler olmadığı anlamına gelmiyor.”
Bu söz içimde bir yere takılıyor. “Ne saklıyorsunuz?”
Miran teli avucuma bırakıyor. “Bugün cevap veremediğim bir şey var.”
“Bugün cevap veremiyorsanız, beni burada tutmayın.”
“Tutmak istemiyorum.” Bir adım geri çekiliyor. “Yalnızca korktuğumu bilmenizi istiyorum. Siz yanımdayken korkum geçmiyor; neyi kaybedebileceğimi daha açık görüyorum.”
Avludan bir ayak sesi geliyor. Aramızda yeniden bir insanın rahatça geçeceği kadar yer açılıyor. Bu mesafe içimi acıtıyor. Miran’ın yakınlığını istiyorum; burada bana biçilen yerin içinde o isteğe güvenemiyorum.
“Sizden hoşlanıyorum,” diyorum. Telin ucunu avucuma bastırıyorum. “Ama bunu konağa girişimin karşılığı sayan tek kişi bile varsa, ben sizinle baş başa durduğumda bile özgür değilim.”
“Ben de saymıyorum.”
“Bu yetmiyor.”
“Biliyorum.”
Elini uzatmıyor. Ben de uzatmıyorum. Bir süre revakın serinliğinde yan yana duruyoruz; telkâri çarşısından gelen çekiç sesi aramızdaki sessizliğe karışıyor. Sonra Rıza’nın yanına dönüyoruz.
Rıza dosyasını kapatıyor. “Ek talebinizi iletiyorum. Hamza alt kapıda; çizelgesinde o güne ait saatler bulunuyor. Hizmet geçidini gören bir kayıt olup olmadığını kendisine sorun. Çizelgeyi yerinden çıkarmayın.”
Miran bana bakıyor. “Birlikte mi?”
“Birlikte. Ama bulduğumuz şeyin neyi kanıtlamadığını da birlikte söyleyeceğiz.”
Alt kapı kulübesine dar merdivenlerden iniyoruz. Mardin’de iki sokak arasındaki mesafe kısa; bir haberin bir aileye ulaşması daha da kısa. Hamza’nın kulübesinin önünde bu yüzden yüksek sesle konuşmuyoruz.
Hamza çıkış çizelgesini masanın üzerinde çeviriyor. “Servis geçidinin kapanışını ben görmüyorum,” diyor. “Alt kapıdayım.”
“On yedi onla on yedi yirmi iki arasında ne yazıyor?” diye soruyorum.
Parmağını satırlarda gezdiriyor. “Burada o saatlerde çıkış yok. Ama bu, öbür kapının kapalı olduğunu söylemiyor.”
Miran, “Cemal’le Sait o günkü sürgüyü tarif edebilir,” diyor.
“Tarif ederler. Önce korumalı başvuruya ne gireceğini konuşuruz. Baran’la Eren’in adları o sayfaya kendiliğinden taşınmaz.”
Hamza çizelgenin altındaki küçük notu gösteriyor. “Bir de bu var.”
Notta saat var: on yedi yirmi altı. Yanında iki sözcük duruyor: *Kapı açık.*
“Bunu kim söylüyor?” diye soruyorum.
“Kulübeye bırakılan kısa bir ihbar görüyorum. Kim bırakıyor, bilmiyorum. Notu çizelgeye ben geçiriyorum.”
“İhbarın aslını saklıyor musunuz?”
Hamza masanın çekmecesini açıp katlı bir kâğıt çıkarıyor. Kâğıdı yerinden almadan bakıyoruz. Yazı başka bir elden; altında imza yok.
“Tahir’in bildirdiği saatten dört dakika sonrası,” diyor Miran.
“Evet. Ama ihbarı yazan kişinin kapıyı görüp görmediğini bilmiyoruz.”
Hamza kâğıdı tekrar çekmeceye koyuyor. “Arkasında yer tarifi de var.”
Çekmeceyi yeniden açıp kâğıdı çeviriyor. Tek satırı sesli okuyor:
“Dışarıdan değil, bağ evi tarafından.”