Hamza’nın parmağı taş duvardaki küçük teslim gözünün altına gidiyor.
“Şu dili raftan yukarı itiyorsunuz,” diyor. “Kapak açılıyor. İçeride anahtar gerekmiyor.”
“Dışarıdaki kişi kapağın açıldığını görüyor mu?”
“Bulunduğu yere bağlı. Taşın şu çıkıntısı eli saklıyor.”
Hamza eliyle duvardaki girintiyi gösteriyor, sonra susuyor. Süreyya onun yüzündeki değişimi benden önce fark ediyor.
“Bir şey hatırlıyorsunuz.”
“Gönderinin geldiği gün,” diyor Hamza, “yapının içinde kapı onarımına bakıyorum. Tahir rafta duruyor. Siyah ipli kılıfı bu gözden çekip cebine koyuyor.”
“Gördüğünüzden emin misiniz?” diye soruyorum.
“İpi kılıfın üstünden sarkıyor. Takılmasın diye kendisi topluyor.”
O gün kılıfı kimin aldığı artık bir yüz taşıyor. Ama onu ne yaptığı, kime verdiği hâlâ karanlık.
“Bunu neden söylemiyorsunuz?”
“Teslim işi sanıyorum. Siyah ipli gönderinin arandığını duyuyorum, ama raftan aldığı şeyin aynı kılıf olduğunu şimdi, buraya bakınca anlıyorum.”
Miran araya girmiyor. Süreyya taşın önünden çekiliyor.
“Bunu yazılı anlatın,” diyor. “Tahmin ettiğinizi değil, gördüğünüzü.”
Hamza kabul ediyor. “Giriş çizelgesi de alt kapı kulübesinde. Ben buradan ayrılmadan kapağı gözetirim.”
“Fiilî giriş kaydı ayrıca gerekli,” diyorum. “Tahir’in burada bulunması, o gün başka kimsenin girmediği anlamına gelmiyor.”
Miran başını eğiyor. “Benim erişim yetkim de girdiğimin kanıtı değil.”
Parmağıma doladığım gümüş tel canımı acıtıyor. Teli çözüp cebime koyuyorum. Tahir’in eli kılıfı alabiliyor; dışarıda bekleyen kişi bunu nasıl fark etmiyor? Az önce Zeliha’yla kurduğumuz kısa şerit düğümü aklıma geliyor.
“Bunu atölyede sınayacağım.”
“Ben de geleyim mi?” diye soruyor Miran.
“Gelin. Ama denemeyi önce Zeliha görecek.”
Süreyya, Hamza’nın yanında kalıyor. “Sonucu ben de istiyorum. Bu yapıya bağlanan bedel için itirazım sürüyor.”
“Göstereceğim,” diyorum.
Kardeşlerim yazılı güvence yürürlükteyken bağ yolunda durduruluyor. Meclisin o güvence üzerindeki yetkisi, yaşananı silmiyor. Tahir’e ilişkin tanıklık da birinin ağzında kalmamalı.
*
Bağ evinden Zeliha’nın atölyesine dar sokaklardan geçiyoruz. Telkâri çarşısında çekiç sesleri kepenk aralıklarından taşıyor. Sokağın kıvrımı Miran’ı birkaç adım geride bırakınca yavaşlıyorum. Yan yana yürümemiz, ona güvenmek zorunda olduğum anlamına gelmiyor.
Atölyede Zeliha arka tezgâhın başında. Miran ön bölümde duruyor; ben deneme şeritlerinin yanına geçiyorum.
“Senedin kutusuna dokunmuyorum,” diyor Zeliha.
“Ben de bugün onu istemiyorum.”
Çantamdaki boş kılıfı çıkarıyorum. Şeritlerden birinin ucunda kısa düğüm duruyor. Zeliha’ya Hamza’nın gösterdiği rafı, dili ve taş çıkıntıyı anlatıyorum.
“Önce siz sınayın,” diyorum. “Miran’a göstermeden.”
Zeliha boş tahta çekmecesini yan çevirip kenarına yaylı bir gümüş mandal tutturuyor. Kutu ağızlarında kullandığı mandal, duvardaki dili taklit ediyor. Çekmecenin altına bir bez seriyor.
Kılıfı ağza yerleştiriyorum. Düğümlü ucu kat yerinden geçirip şeridi mandalın gerisine dolaştırıyorum. Dışarıda duran biri yalnızca sarkan ucu görebiliyor.
“Ben o kişi oluyorum. Siz raftasınız.”
Zeliha çekmecenin arkasına geçiyor. Mandalı kaldırıp kılıfı kendine çekiyor. Şerit geriliyor; düğüm kat yerinden sıyrılıyor. Mandal yerine otururken serbest uç dışarıda neredeyse aynı yerde kalıyor.
“Fark ediyor musunuz?” diye soruyor.
“Sesini duyuyorum. Bir de bezsiz deneyin.”
Bezi kaldırıyoruz. Bu kez mandalın tıkırtısı açıkça geliyor. Zeliha bezi geri serip hareketi yineliyor; atölyenin önünden yükselen tek bir çekiç vuruşu sesi örtüyor.
“Şimdi şeridi siz kurun,” diyorum.
“Gözünüzün istediği sonuca inanmamak için mi?”
“Evet.”
Düğümü Zeliha yerleştiriyor. Kılıf yine kurtuluyor.
Tahir’in onu aldığını Hamza görüyor. Bu düzenekse başka bir şeyi gösteriyor: Kılıf raftan çekilirken kısa şerit onu dışarıdaki kişiye fark ettirmeden serbest bırakabiliyor. Sarkan uca güvenen biri teslimin hâlâ beklediğini sanıyor.
Zeliha kılıfı masaya koyuyor. “Şimdi onu çağırın.”
*
Miran arka tezgâha geldiğinde Zeliha düzeneği yerinden oynatmıyor. Mandalı kaldırıyor, şeridi geçiriyor, kılıfı alıyor. Bu kez hepimiz serbest ucun yerinde kalışını görüyoruz.
“Bunu yapının yanında neden denemiyoruz?” diye soruyor Miran.
“Çünkü önce bana ait bir yerde, güvendiğim biriyle denemek istiyorum.”
“Kendinizi açıklamak zorunda değilsiniz.”
“Size güvenmek zorunda da değilim.”
“Değilsiniz.” Eli çekmeceye uzanmadan duruyor. “Koşulları siz koyun. Sonucu onlarla birlikte inceleyelim.”
Söylediği şey içimde beklemediğim bir sıcaklık bırakıyor. Ona kızgınlığım geçmiyor. İkisi aynı yerde durabiliyor; konağa ikinci gelin diye girmemin adaletsizliği de orada duruyor.
“Zeliha’nın yaptığı deneme yazılacak,” diyorum. “Hamza’nın Tahir’i gördüğüne ilişkin anlatımı ayrı kayda geçecek. Bu düzenek tek başına kimseye yeni bir suç yüklemeyecek.”
“Kabul.”
“Fiilî girişle anahtar teslim ve iade kayıtlarını yine ayrı istiyoruz. Sizin yetki listeniz giriş kaydı yerine konmuyor.”
“Kabul.”
“Süreyya da görecek. Çocukların payından çıkan bedele itirazını sizin cevabınıza bağlamıyoruz.”
“Bunu birlikte söyleriz.”
Başımı sallıyorum. Meclise de bir sonuç götüreceksek kimin sözünün kime ait olduğu belli olsun istiyorum. Miran’ın kabulü işimizi kolaylaştırıyor; benden bir karşılık satın almıyor.
Zeliha şeridi kılıftan çıkarırken düğümün yanındaki ince çizgiye takılıyor.
“Bir dakika.”
Ön tezgâhın çekmecesinden son kısa şerit sipariş fişini alıyor. Üzerindeki ölçüyü gümüş cetvelle karşılaştırıyor, sonra şeridi yeniden çekmecenin kenarından geçiriyor. Çizgi aynı yerde beliriyor.
“Yanlış mı kuruyoruz?” diye soruyorum.
“Hayır. İki denemede de aynı iz oluşuyor.”
Miran fişe dokunmuyor. “Sorun ne?”
Zeliha cetveli önümdeki şeride dayıyor. Sürtünme çizgisi, fişte tarif edilen ölçünün dışında kalıyor. Bir kez daha kontrol ediyor. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşiyor.
“Bu iz, sipariş edilen şeridin ölçüsüne uymuyor.”