“İçeriden alacaklarsa içeride kim var?” diyorum.
Hamza vakıf avlusunun taşlarına bakıyor. “Haberi getiren adam isim vermiyor. Evrak gözünün önünde beklememi istiyor.”
“Oraya kimseyi tek başına göndermeyin,” diyor Süreyya. “Çocukların ulaşım ödemesi için de burada imzam gerekiyor. Ben defteri kapatıp geliyorum.”
Miran, Hamza’ya dönüyor. “Adam hâlâ orada mı?”
“Bağ yoluna çıktı. İşlemi isteyenlerin geri döneceğini söylüyor.”
İşlem. Bir insanın elinden ötekine geçen şeyi görünmez kılmaya yarayan sözcüklerden biri. Çantamdaki boş evrak kılıfının köşesi avucuma takılıyor. Atölyede denediğimiz kısa şerit olmadan evrak gözünün nasıl işlediğini anlayamıyorum.
“Zeliha’ya uğramamız gerekiyor,” diyorum. “Örneği almadan oraya gitmiyorum.”
Miran başıyla onaylıyor. “Sizin denemeniz. Sizin sınırınız.”
Süreyya gider odasına yöneliyor. “Ayrı ödeme talimatını çocukların hesabından bağımsız tutuyorum. İtirazım da yerinde duruyor. Siz orada ne görürseniz benim adıma yorumlamayın.”
“Etmem,” diyorum.
Çarşı geçidinde Zeliha atölyesinin önünde bekliyor; Hamza yol üstünden haber veriyor. Arka tezgâhtaki kısa örneklerden birini alıp bir bezin içine sarıyor. Telkâri dükkânlarının kapıları kapanmaya hazırlanırken dar sokaktan bağ yoluna çıkan araca biniyoruz. Baran ile Eren’in çarşıya ulaştığını biliyorum. Yine de bu yola girince güvence kâğıdının çantamdaki ağırlığı artıyor.
Yapının dış kapısına vardığımızda Süreyya da geliyor. Gider odasındaki işini bitirip kendi aracıyla peşimizden yetişiyor.
Evrak gözünün iç yüzünde metal bir sürgü oynuyor.
“Orada kim var?” diye sesleniyorum.
“Benim, Tahir.”
Sürgü açılıyor. Tahir’in yüzü dar açıklıkta beliriyor; elimizde ne olduğunu görmesine yetecek kadar değil, onu tanımamıza yetecek kadar.
“İçeriye kim aldı sizi?” diyor Miran.
“Gider işlerinin anahtarı bende. Bugün buradaki muhafaza gözünü kontrol ediyorum.”
“Tahir içeride,” diyorum Hamza’ya. “Bunu gördüğümüzü kaydedin. Söylediği görevi değil.”
Hamza not defterini çıkarıyor. Tahir’in yüzü açıklıktan çekiliyor ama sürgü açık kalıyor.
Kapının önündeki taş eşik eğri. Evrak kılıfı düz tutulduğunda gözün ağzına kadar uzanıyor; bırakınca dışarı kayıyor. Bunu görmek için içine evrak koymam gerekmiyor.
Zeliha beze sardığı kısa şeridi açıyor. “Atölyedeki örnek bu. Başka bir ip kullanmıyoruz.”
“İçeride tutmayın,” diyorum Tahir’e. “Yalnızca gözün iç kenarına dokunun. Eliniz görünür olsun.”
“Bu kadar şeye ne gerek var?” diye soruyor.
“Kayıp gönderide neyin mümkün olduğunu anlamaya.”
Tahir karşılık vermiyor. Süreyya kapının yanındaki eski taş oluğa geçiyor; onun durduğu yerden gözün arka tarafı da seçiliyor. Hamza dış ağzın karşısında kalıyor. Miran kimsenin görüşünü kesmemek için geriye çekiliyor.
Boş evrak kılıfını gösteriyorum. “İçi boş. Şeridi bunun iki deliğinden geçiriyorum.”
Gümüş telle çalışırken kullandığım sabır burada işime yarıyor. Kısa parçayı deliklerden geçirip Zeliha’nın tarif ettiği biçimde bağlıyorum. Dıştaki uç elimde kalıyor; öteki uç kâğıdın arkasına yatıyor.
Kılıfı göze sürüyorum. Taşın eğimi yüzünden içeride biri desteklemedikçe yeniden bana doğru kayıyor.
“Şimdi yalnızca kenarına dokunun.”
Tahir’in iki parmağı iç tarafta beliriyor. Kâğıt yerinde duruyor. Dıştaki şeridi çekiyorum; bağ sıkılaşıyor. Zeliha eğilip bakıyor.
“Arka uç içeride kalıyor,” diyor. “Çözmek için oradan çekmek gerek.”
Tahir elini çekince evrak kılıfı yine dışarı kayıyor. Bu kez arka ucun tam onun parmaklarına yakın düştüğünü görüyorum.
“Sizden almanızı istemiyorum,” diyorum.
“Ben de almıyorum.”
Miran sessizce kapıya yöneliyor. İçeri girip karşı taraftan bakması kolay; yüzünden bu hesabın geçtiğini anlıyorum. Ama duruyor.
“İçeri girmemi istemiyorsunuz,” diyor.
“İstemiyorum. Böyle bir denemede sizin içeride olmanız sonucu değiştirir.”
“Peki.”
Bu tek sözcük, onun hakkımda daha çok şey öğrenmeye çalışmamasından değil, kararımı olduğu gibi kabul etmesinden güç alıyor. Yine de yanımda Süreyya duruyor. Onun ve çocuklarının hayatı, Miran’ın bana gösterdiği özenin dışında bırakılamıyor.
Evrak kılıfını geri çekip şeridi çözmesi için Zeliha’ya uzatıyorum. Hamza, denemede Tahir’in iç taraftan kenarı tuttuğunu yazıyor. Kâğıdı, deneme bitince yeniden çantama koyuyorum.
“Bu, eski gönderiyi kimin aldığını göstermiyor,” diyorum.
“Hayır,” diyor Süreyya. “Ama kendi kendine içeri girmediğini gösteriyor.”
Yapının yan duvarı bağ terasına açılıyor. Üzümlerden geriye kesilmiş saplar kalıyor; yolun aşağı kıvrımında bir araç görünse bile evrak gözünün önünden seçilmiyor. Baran ile Eren’in durdurulduğu yol da bu kıvrıma bağlanıyor. Birinin dışarıda beklemesi, içeridekini saklamaya yetiyor.
Tahir kapıyı açmadan konuşuyor. “Kontrolüm bittiğinde çıkıyorum. Anahtarı geri veriyorum.”
“Kime?” diye soruyor Süreyya.
“Gider odasındaki yerine.”
“Yerini soruyorum, sahibini değil.”
Tahir bu kez susuyor. Süreyya cevap beklemeyi bırakıyor. Çocukların hesabındaki bir harcamaya itiraz eden kadının aynı anahtarın hesabını sorması şaşırtıcı gelmiyor bana. Konaktaki yetkisi burada da işe yarıyor; onun için de tehlike tam burada başlıyor.
Hamza not defterini gösteriyor. Tahir’in adı, saati ve kapının içeriden açıldığı bilgisi yazılı. Altına denemeyi kendi sözcüklerimle ekliyorum: İç taraftan destek olmadan boş evrak kılıfı gözde kalmıyor. Eski gönderiye dair bir sonuç yazmıyorum.
“Bunu Rıza’ya iletirim,” diyor Hamza.
“İnceleme talebimizin sınırlarıyla birlikte,” diyorum. “Evrak gözündeki işlem incelensin; atölyenin yerini bir kez daha dağıtmayın.”
“Ben de tanık olduğum kısmı ayrı imzalarım,” diyor Süreyya. “Çocukların gider itirazıyla karışmasın.”
Miran taş duvarın önünde duruyor. “Eksik sevk sayfası da gerekiyor. Bu gözden geçen şeyin hangi gün kayda girdiğini onsuz karşılaştıramayız.”
“Sayfayı arayacağız,” diyorum. “Ama önce bir liste istiyorum.”
“Nasıl bir liste?”
“Kayıp gönderinin günü. Bu yapıya kimlerin erişebildiği, anahtarın kimde olduğu, yedek yetkiler. Kapı onarımı talimatıyla teminat kararının aynı kapalı eke bağlandığı günü de yanına koyun. Ayrı karar veren üyeler orada görünmüyorsa onu da bilmek istiyorum.”
Hamza yazarken Miran’ın eli cebine gidiyor, sonra boş dönüyor. Tespihi vakıf odasındaki masada. Karar anında elinden bıraktığı şey şimdi kilometrelerce ötede.
“Miran?” diyor Süreyya.
“Listeyi isteyin,” diyor Miran. Ardından bana dönüyor. “Ama başkasından öğrenmenizi istemediğim bir satır var.”
İçimdeki merak, bir uyarı kadar sert yükseliyor. Miran bugün kapıdan içeri girmiyor; benim dur dediğim yerde duruyor. Bu, geçmişte aynı kapıya yaklaşmadığını göstermiyor.
“Hangi satır?” diyorum.
“Kayıp gönderinin günü için erişim yetkisi benim adıma da tanımlı.”
Hamza’nın kalemi kâğıdın üstünde kalıyor.
“Benim adım da listede.”