Baran’ın gösterdiği yere dönüyorum. Bağ evinin yanındaki küçük yapının kapısında, avuç içi kadar bir evrak gözü var. Kapak kapalı; hemen altındaki dar açıklıktan taş zemin görünüyor. Gözde evrak yok.
“Yolu kesen adam kapağı mı yokluyor?” diye soruyorum.
“Hayır,” diyor Baran. “Eğilip şu açıklığa bakıyor. Sonra yanındakine eliyle işaret ediyor.”
Zeliha yolun kıyısından yapıyı inceliyor. “Boş olup olmadığını anlamak için kapağı açmasına gerek yok.”
Somut bir cevap bu. Adam kardeşlerimi durdururken gözde yer açılıp açılmadığını gözetliyor. Ama neyin gelmesini beklediğini, hatta beklediği şeyin evrak olup olmadığını bilmiyorum.
Miran, yapıya doğru yürümüyor. “Baran, adam içeriden çıkan birini görüyor mu?”
“Ben görmüyorum. O da kapıya yaklaşmıyor.”
“Öyleyse gördüğümüzle yetinelim,” diyorum. “İçeride biri var diye kayıt tutturmayacağım.”
Eren ilk kez söz alıyor. “Bizi burada bir daha durdururlarsa?”
Sesindeki öfkenin altında yorgunluk var. Bu yolun her taşını hesaplamak zorunda kalmasını istemiyorum.
“Sait sizi çarşıya götürüyor,” diyor Miran. “Ben de Rıza’ya yeni ihlali bildiriyorum.”
“Önce ben bildiriyorum,” diyorum. “Tanığın adı ve benim sınırım aynı kayda giriyor.”
Miran karşı çıkmıyor. Telefonunu çıkarıp Sait’i arıyor. Baran’a adamın baktığı yeri bir kez daha anlattırmıyorum; ifadesi değişirse bunun yükünü de ona bırakırlar. Yolun kıyısına gelen minibüse Zeliha, Baran ve Eren birlikte biniyor. Zeliha atölyeye kadar yanlarından ayrılmıyor.
Eren camı indiriyor. “Abla, sen?”
“Vakıfa gidiyorum. Çarşıya varınca haber verin.”
Minibüs uzaklaşınca evrak gözü hâlâ boş görünüyor. Miran’a dönüyorum.
“Oraya girmiyoruz.”
“Siz söylemeden girmiyorum.”
Bu cevabın rahatlığına yaslanmak tehlikeli geliyor. Kararımı koruduğu için minnet duyabiliyorum; ona güvenmek zorunda olduğum için değil.
Vakıf kapısına çıkan sokağa sapıyoruz. Dükkânlardan gelen telkâri çekici sesleri taş duvarlarda çoğalıyor. Çarşı açıkken kardeşlerim kalabalığın içinde güvende sayılıyor; bağ yolunda ise iki adam bütün yolu kapatabiliyor. Rıza’ya göndereceğim kayıtta ikisi de yer alıyor. Birine güvenli yol denirken ötekinin gündelik hayatımızı belirlemesine izin vermiyorum.
Vakıf odasında Süreyya, Meryem’in önüne açtığı gider cetvelini okuyor. Miran masanın yanına geçiyor; tespihi ve şartlarımın mühürlü asılları hâlâ orada. Ben kapıda kalınca Süreyya bir sandalye gösteriyor.
“Dul hanım, tam zamanında geliyorsunuz. Toplantı gideri yine çocukların gelir hesabına yazılıyor.”
“Kim istiyor?”
“İsteyen kısmı boş. Ödeme kısmında ise hesap numarası hazır.”
Meryem cetveli bize çeviriyor. “İşlem henüz yapılmıyor. Fakat bugünkü toplantı için masraf kalemi açılıyor.”
Süreyya kalemin yanına kırmızı çizgi çekiyor. “Bu hesaptan yapılacak yeni harcamalara geçici olarak itiraz ediyorum. Önceki saklama bedeline itirazım da yerinde duruyor.”
Meryem duraksıyor. “Hanımım, bu durumda mutfak ve çocukların ulaşım ödemesi de bekliyor.”
“Biliyorum.” Süreyya boş bir kâğıt alıyor. “Onları kendi hesabımdan ayrı karşılıyorum. Her ödeme için ayrı fiş düzenleyin. Sonra çocukların gelirinden mahsup etmeyin.”
Miran, “Ben de karşılayabilirim,” diyor.
“Bu kez sizden istemiyorum,” diyor Süreyya. Sesini yükseltmiyor. “Çocukların payından hangi kapının açıldığını görmeden o kapıya bir kuruş daha vermiyorum.”
Meryem iki talimatı ayrı ayrı yazıyor. Süreyya önce itirazı, sonra kişisel ödeme kararını imzalıyor. Kâğıtların birbirine değmemesine dikkat ediyor; sanki biri ötekini hükümsüz kılabiliyor.
Masanın ucundaki toplantı satırına bakıyorum. “Benim ayrılma şartım da aynı toplantının gündeminde.”
“Biliyorum, dul hanım. Bugün ikisini de uygun bir masraf gibi göstermeye çalışıyorlar.”
İlk kez onunla aynı kâğıdın önünde duruyorum. Bu beni onun yerine koymuyor; onu da benim yerime. Yalnızca önümüzdeki usulün ikimizden de bir şey almaya çalıştığını açık ediyor.
“Rıza’ya ortak talep gitsin,” diyorum. “Ne çocukların payı ne benim ayrılma hakkım toplantıya kaynak yapılabilir. İkisi için de ayrı, yazılı karar isteyelim.”
Süreyya kalemi bana uzatıyor. “Sizin şartınız sizin imzanızla kalıyor. Ben çocukların hesabına imza atıyorum.”
Kendi cümlemi yazıyorum. Süreyya yanına gelir hesabına ilişkin itirazını ekliyor. Meryem iki suret çıkarıyor; birini Süreyya alıyor, diğerini çantama koyuyorum. Asılları Hamza’yla Rıza’ya gönderiyor.
Rıza’nın kaydında bulunan iki kararın ortak ek numarası aklıma geliyor. Ayrı konuların aynı numaranın altında kaybolmasını bir kez görüyorum; yeniden olmasına izin vermiyorum.
Vakıf avlusuna çıkınca Süreyya, Meryem’in hazırladığı ödeme fişlerini getiriyor. Mutfak için olanı konaktaki gider odasına yolluyor, ulaşım için olanı yanında tutuyor. İşlem bir satırdan ibaret görünmüyor artık. Üç çocuğun yarın nereye gideceği, bugün hangi hesaptan para çıktığına bağlı.
“Kardeşleriniz çarşıya ulaşıyor mu?” diye soruyor.
Telefonuma Baran’dan mesaj geliyor. Zeliha’nın atölyesindeler; Eren kapının önünde Sait’e ücretini ödüyor.
“Ulaşıyorlar.”
Süreyya başıyla karşılık veriyor. “İhlal kaydına benim imzam gerekmiyor. Çocukların hesabına ilişkin sınırım ise onların yolunu kesenlerle pazarlık konusu olmuyor.”
“Benimki de olmuyor,” diyorum.
Miran avlunun gölgeli tarafında bizi bekliyor. Rıza’ya gidecek yeni ihlal bildirimini telefonunda açıyor; Baran’ın gördüğü açıklığı ve adamın işaretini yazıyor. Metni bana gösteriyor.
“İçeride biri bulunuyor,” cümlesi yok. Bunun yerine, “Gözün boş olup olmadığı kontrol ediliyor,” yazıyor.
“Böyle kalsın,” diyorum. “Tanık yalnızca bunu görüyor.”
Miran telefonu indiriyor. “Eski gönderinin kaybolmasından bir gün önce alınan kararlar da aynı ek numarasına bağlanıyor. Bu yapının o evrakla ilgisi olabilir.”
“Olabilir,” diyorum. “Ama kardeşlerim orada durduruluyor diye her boşluğu kendi hikâyemle dolduramam.”
“Bunu sizden istemiyorum.”
Yüzündeki yorgunluğu görüyorum. Bir adım yakınımda duruyor; aramızdaki mesafeyi hiçbirimiz kapatmıyoruz. Onun yanında konuşmak kolaylaşıyor, sonra o kolaylığın bedelini hatırlıyorum: konağa girişim kendi seçtiğim bir başlangıç değil.
“Bir gün bildiğiniz her şeyi anlatmanız gerekiyor,” diyorum.
Miran’ın eli, masada bırakıp çıktığı tespihi arar gibi boşluğa gidiyor, sonra yanında duruyor. “Evet.”
Ne bildiğini sormaya hazırlanırken Hamza avlunun alt kapısından görünüyor. Elinde Rıza’ya gönderdiğimiz kâğıtlar yok; Meryem’in talimatını götürdükten sonra dönüyor.
“Hanımım,” diyor Süreyya’ya. “Bağ evinin yanındaki yapıya haber geliyor.”
“Kimden?” diye soruyorum.
“Alt kapı çizelgesine ad yazdırmıyorlar. Küçük evrak gözünde şimdi yeni işlem istiyorlar.”
Miran bana dönüyor. Yapıya gitmeyi önermiyor. Süreyya çocukların ulaşım fişini katlayıp çantasına koyuyor.
“İşlem ne?” diye soruyorum.
Hamza’nın cevabı tek cümle oluyor.
“İçeriden alacaklarını söylüyorlar.”