Zeliha, arka tezgâhtaki iki delikli şeridi parmağıyla düzlüyor. Deliklerin çevresi düzgün kesilmiş; şerit, boş kılıfın yanında duruyor.
“Son siparişte bu düğümün nasıl atılacağını Tahir tarif ediyor. Adını fişe de yazdırıyor.”
“Tahir neden düğüm tarif ediyor?” diye soruyorum.
“Düz evrak kılıfı için diyor. ‘Dışarıdan çekilince sıkılaşsın, içerideki uçtan çözülüp kılıf alınsın.’ Özellikle içerideki ucu gösteriyor.”
Tezgâhta duran boş kılıfa uzanıyorum. Tahir gider işleriyle uğraşıyor; teslim gözünün nasıl açılacağını da biliyor. Tarif ettiği bağın hangi taraftan çözüldüğünü bilmesi, aklıma başka sorular getiriyor. Elimdeki kılıfa bakıyorum ama cevap orada değil.
“Fiş nerede?”
“Ön tezgâhın çekmecesinde. Getiriyorum.”
Zeliha kapıya yönelirken Miran şeride bakıyor. Ona da cevap borçlu değilim, o da benden açıklama istemiyor. Aramızdaki sessizlik, atölyeden çıkmadan ne yapacağımıza karar vermem için yeterli.
“Gözü yerinde denemiyoruz,” diyorum. “Önce oraya kimin erişebildiğini öğreniyoruz.”
“Öyle yapıyoruz.”
Telefonum çalıyor. Arayanın Baran olduğunu görünce açıyorum.
“Abla, Eren’le bağ yolundayız. Önümüze iki kişi çıkıyor.”
“Yanınızda kim var?”
“Kimse. Geri dönmemizi söylüyorlar. Güvenceyi hatırlatıyorum, dinlemiyorlar.”
Arka taraftan Eren’in sesi geliyor. “Plakayı gördüm. Söylerim.”
“Olduğunuz yerde kalın,” diyorum. “Onlarla tartışmayın. Geliyoruz.”
Miran kapıya yürümüyor; önce bana dönüyor. “Kardeşlerinizi almaya gidelim mi?”
“Evet.”
Zeliha fişi elinde getiriyor. Üzerinde Tahir’in adı ve kısa şerit siparişi yazıyor. Onu kendi çekmecesine geri koymasını istiyorum; yerini ikimiz de biliyoruz. Boş kılıfı arka tezgâhtan alıp çantama koyuyorum.
Miran telefonunu çıkarıyor. Adamlarını çağıracağını sanıyorum.
“Cemal,” diyor, “bağ yolunun neresindesiniz? Sevkiyat aracını yolun geniş yerine çekin. Gördüğünüzü söylemeniz yeterli; kimsenin önünü kesmeyin.”
Görüşmeyi bitirince soruyorum: “Kendi adamlarınızı mı topluyorsunuz?”
“Tanık topluyorum. Cemal yolda. Zeliha da bizimle geliyor, kabul ederseniz.”
Zeliha önlüğünü çıkarıyor. “Kabul ediyorum.”
*
Bağ yolu taşların arasından kıvrılarak yükseliyor. Dar kesimlerde iki aracın yan yana durabileceği yer yok. Sevkiyat kamyonu geniş bir cepte durmuş. Cemal, aracın yanında telefonuyla birini arıyor; bizi görünce kapatıyor.
“İki kişi aşağıdan çıkıyor,” diyor. “Kardeşlerinizin aracının önünde duruyorlar. Ben yaklaşınca biri yokuşa doğru yürüyor.”
Miran, “Diğerini görüyor musunuz?” diye soruyor.
“Şu duvarın dibinde.”
Baran’ın arabası dar geçidin ağzında. Eren kenarda, elindeki telefona plaka yazıyor. İkisi de ayakta. Önce bunu görüyorum; sonra geçidin onlara ne kadar az yer bıraktığını. Baran arabanın yanında duruyor ama bakışları karşısındaki adamda.
Arabadan inip yanlarına gidiyorum. “İyi misiniz?”
“İyiyiz,” diyor Baran. Sesi öfkesine yetişemiyor. “Ama dönmemizi istiyorlar.”
Duvarın dibindeki adam yaklaşıyor. “Yol kapalı.”
Cemal kamyonundan bizi görebiliyor. Az ileride duran bir minibüsün şoförü de kapısını açıp iniyor. Miran adamı durdurmuyor; duvarın yanındaki boşluğu işaret ediyor.
“Sevkiyat aracı geçebiliyor. Hangi kararla kapalı?”
Adam cevap vermiyor. Eren elindeki ekrana bakıyor. “Plaka burada.”
“Çektiysen sakla,” diyor Miran. “Kimseye gönderme.”
Minibüs şoförü Sait bize sesleniyor. “Ben de yolu görüyorum. Bu iki genç gelince araçları önlerinde duruyor.”
Baran’a dönüyorum. “Bizi aradığında da önünüzde miydi?”
“Evet. Sonra biri gidiyor.”
Miran cebinden not almak için telefonunu çıkarıyor. “Saati ve gördüğümüz kişileri kaydediyorum. Cemal, Sait; sizden de yalnızca kendi gördüklerinizi isteyeceğim.”
Duvarın dibindeki adam sessizce yokuşa yöneliyor. Miran arkasından kimseyi göndermiyor. Kardeşlerim arabalarına geçerken ben geçidin ortasında kalıyorum. Söyleyeceklerimi onların yanında tutamıyorum.
“Miran, sizin yanınızda kalıyorum,” diyorum. “Ama Baran’la Eren’in güvenliğini aramızdaki yakınlığın bedeli yapmıyorum. Onlar için bir şey yapmanız, benden karşılık bekleme hakkı vermiyor.”
Telefonunu cebine koyuyor. “Vermiyor.”
Bu tek kelime içimi rahatlatmaya yetmiyor. Yine de arabaya onunla biniyorum.
*
Yolun genişlediği yerde duruyoruz. Baran’la Eren öndeki arabadan iniyor; ikisi de çarşıya dönmek istiyor. Sait minibüsünü kenara çekiyor. Zeliha, onunla Cemal’in yanında durup karşılaşmanın saatini not ediyor.
Çantamdan meclisin güvence nüshasını çıkarıyorum. Karar tarihi ve teminat imzası sayfada yerli yerinde. Geçidin başında söylenen bir söz, meclis kaydını ortadan kaldırmıyor. Yine de elimdeki nüsha kardeşlerimi tek başına koruyamıyor; az önce ikisi de durduruluyor. Sayfayı çantama geri koyuyorum.
“Rıza’ya bu yeni ihlali bildirmemiz gerekiyor,” diyorum.
“Evet,” diyor Miran. “Önce ikisini güvenle çarşıya ulaştırıyoruz.”
“Biz yolu biliyoruz,” diye itiraz ediyor Eren.
Baran onun sözünü kesiyor. “Bu defa birlikte gidelim.”
Miran, Cemal’e dönüyor. “Kamyonla onların önünde gitmeyin. Arkalarında, normal güzergâhınızda kalın. Bir şey olursa gördüğünüzü kaydedin.”
Cemal başıyla onaylıyor. Sait de minibüsüne biniyor; tanık olmayı kabul etmesi, bir tarafın adamı olduğu anlamına gelmiyor. Zeliha defterini kapatıp benim yanıma geliyor.
“Tahir’in fişine dönmek için acelemiz yok,” diyor. “Fiş çekmecede.”
Boş kılıf çantamda. Depodaki düğümü sınamadan önce kardeşlerimin çarşıya varmasını istiyorum. Miran’a bunu söylüyorum; itiraz etmiyor.
Baran arabasının kapısını açacakken duruyor. “Abla, bir şey daha var.”
Hepimiz ona dönüyoruz.
“Giden adam yokuşu rastgele çıkmıyor. Bağ evinin yanındaki yapıya doğru yürüyor.”
Miran’ın eli cebindeki telefonuna gidiyor. “Yapıya girdiğini görüyor musun?”
“Hayır. Önce duvarın orada oyalanıyor. Ben yolu açacak sanıyorum.”
Baran parmağıyla yokuşun üstündeki dar geçidi gösteriyor. Atölyede gördüğüm düğümün tarifini düşünüyorum; kılıf çantamda, onu henüz yerinde sınamıyorum.
“Orada neye bakıyor?” diye soruyorum.
Baran yüzüme dönüyor.
“Teslim gözünü kontrol ediyor.”