İçeriğe geç

İkinci Gelin

Bölüm 32 · 4 dk okuma

İkinci Gelin

Bölüm 32

İçeriden Çözülen

Rıza’nın sözü konak avlusunda asılı kalıyor. Miran’ın ayrılma şartımı askıya almayı reddetmesi, Baran ile Eren için verilen güvenceyi meclisin önüne bir kez daha koyuyor. Az önce duyduğum kararın sınırını anlamaya çalışıyorum: Bugün geçerli olan söz, yarın da onları koruyacak mı?

“Yeniden görüşmek ne demek?” diyorum. “Bugün yola çıksalar önlerini kesenlere ne söyleyecekler?”

Rıza, açık duran defterine dönüyor. “Şu an verilen güvence yürürlükte. Meclisten onu kaldıran bir karar çıkmıyor. Ama çağrı gelirse yeniden değerlendirme isteyebiliyorlar.”

“Çağrı ne zaman geliyor?”

“Bilmiyorum.”

Bilmediği şey yalnızca kardeşlerimin hangi yoldan geçeceği değil. O bilgiyi kimlerin öğrenebileceği de hâlâ cevapsız. Defterin kenarına dokunuyorum. Sayfada bir cümleye yer açılması, sokakta da önlerine bir yol açıldığı anlamına gelmiyor; yine de talebimin belirsiz bir söz olarak kalmasını istemiyorum.

“Güvencenin bugün geçerli olduğunu ve yer bilgilerini borç takip heyetine dağıtmama talebime henüz cevap verilmediğini kayda geçirin.”

Rıza yazarken Miran elini tespihine götürmüyor; tespih vakıf odasındaki masada kalıyor. Süreyya, avludan üst kata çıkan merdivenin önünde duruyor. Çocukları yukarıda. Onların gelirinin bana karşı gerekçe gösterilmesi, Süreyya’nın yüzünde de bir zafer gibi durmuyor.

“Evlatların payını bu pazarlığın dili yapmalarına itiraz ediyorum,” diyor Süreyya. “Kardeşlerinizin güvencesi de buna bağlanamaz.”

İlk kez aynı cümleyi ayrı yerlerden tutuyoruz. Ben kardeşlerimin yolunu düşünüyorum; Süreyya çocuklarının payının bu tartışmada nasıl kullanıldığını. Söyledikleri birbirinin yerine geçmiyor, ama aynı masaya yöneliyor.

Miran, Rıza’nın defterine eğiliyor. “Kararı beklerken uygulanan güvenceyi de kaldırmıyorsunuz. Bunun altını çizin.”

Rıza başını kaldırıyor. “Çiziyorum. Ama meclis adına gelecek cevabı ben veremem.”

“Ben de kardeşlerimi cevapsız bir masaya bırakamam.” Çantamın ağzını kapatıyorum. “Baran’a ve Eren’e durumu ben anlatacağım. Yerlerini kimseye sormayın.”

Miran bana dönüyor. “Nereye gidiyorsunuz?”

“Zeliha’ya. Kısa şeridi bir daha yapacağım.”

“Ben de gelebilir miyim?”

“Gelebilirsiniz. Yalnız atölyede bulduğum şeyi ne zaman, kime göstereceğime ben karar veriyorum.”

“Anlaşıyoruz.”

Süreyya merdivenin önünden çekilmiyor. “Rıza’nın vereceği cevap burada kalıyor. Dönünce ben de duymak istiyorum.”

Başımı sallıyorum. Bu kez avludan çıkarken arkamda bir ittifak değil, birbirini denetleyen üç ayrı irade bırakıyorum.

Dar sokaktan telkâri çarşısına inerken güneş taş duvarların üstünde kalıyor; ayaklarımız gölgede ilerliyor. Yük taşıyan bir el arabası geçidi kapatınca Miran duvar dibine çekiliyor, ben de dükkân vitrinindeki ince zincirlerin önünde bekliyorum. Aramızdaki kısa mesafe, avluda konuşulanları geride bırakmaya yetmiyor.

“Güvence konusunda Rıza’ya inanıyor musunuz?” diye soruyor.

“Defterde yazılana inanıyorum. Sokakta ne olacağına değil.”

“Baran’la Eren’e haber götürmek için birini gönderebilirim.”

“Göndermeyin. Kardeşlerimin yer bilgisini korumaya çalışırken yanlarına yeni birini yollamam.”

Miran itiraz etmiyor. El arabası geçince yürümeye devam ediyoruz. Ona bu sınırı bir daha anlatmam gerekmiyor; sessizliğinin ne kadar süreceğiniyse bilmiyorum.

Zeliha tezgâhın başında bir gümüş yaprağın kenarını eğeliyor. Beni görünce eğeyi bırakıyor. Önündeki işi kesmesini istemiyorum, ama bugün elimdeki soruyu bekletemiyorum.

“Senedi getirmiyorsun, değil mi?”

“Hayır. Tel kutuda kalsın. Bana kısa şerit örneklerini göster.”

Çekmecesinden örnekleri çıkarıp önüme koyuyor. Gümüş etiketlerdeki iki delik aynı aralıkta; gönderi şeritlerinde gördüğüm düzen burada da var. Zeliha yeni bir şerit kesmem için makası uzatıyor. Örnekleri yan yana tutup deliklerin yerini gözümle karşılaştırıyorum; yalnızca benzer göründükleri için aynı işi gördüklerine karar vermek istemiyorum.

“Düğümü mü arıyorsun?”

“Düğümün neyi tuttuğunu.”

Bir örneği tezgâhın kenarına sabitleyip aynı boyda iki yeni şerit kesiyorum. Delikleri Zeliha’nın uzattığı sivri uçla açıyorum. Gümüş tel parmağıma dolanıyor; çıkarıp kesilen parçaların yanına bırakıyorum. Bugün el alışkanlığımın işi benim yerime yapmasına izin veremem. Her ucu nereye geçirdiğimi görmek istiyorum.

Miran karşı tarafta duruyor. “Kısa şeridin ayrı bir evrak kılıfına ait olduğunu söylemiştiniz.”

“Evet. Ama düz kılıfı teslim gözünün dışında nasıl tuttuğunu anlayamıyorum. Kapı onarım talebiyle teslim gözünün kullanımı birbirine karışıyor; şeridin yaptığı işi ayrı görmek istiyorum.”

Zeliha küçük bir tahta parçası uzatıyor. “Bunu gözün kenarı say.”

“Henüz değil.” Parçalardan birini tahtaya geçiriyorum. “Önce aynı düğümü çıkarayım.”

Atölyenin arka tezgâhına geçiyorum. Zeliha lambayı yaklaştırıyor; Miran iki adım geride kalıyor. Çantamdaki boş evrak kılıfını çıkarıp tahta parçasının önüne koyuyorum. Tahtanın gerçek yerdeki her ayrıntıyı karşılamadığını biliyorum. Şimdilik yalnızca hangi ucun içeride kaldığını görmem yeterli.

“Bunu gerçek teslim gözünde denemiyoruz,” diyorum.

“Burada yalnızca şeridi anlıyoruz,” diyor Miran.

İlk düğüm fazla sıkı oluyor. Kesip tekrar başlıyorum. İki deliği aynı hizada tutunca kısa uç dışarıda, uzun uç tahtanın arkasında kalıyor. Kılıfı ön yüze yerleştiriyorum; şerit onu kenardan sarıyor. Dışarıdaki uçtan çekince bağ daha da sıkılaşıyor.

“Gördünüz mü?” diyorum. “Dışarıdan açılmıyor.”

Zeliha tırnağıyla düğümü kaldırmayı deniyor. Kılıf kıpırdıyor ama kurtulmuyor. Tahtayı çevirip arka taraftaki uzun ucu çekiyorum. Bağ çözülüyor; kılıf avucuma düşüyor. Sonucu görüyorum, fakat ellerimin yaptığı hareketi bir kez daha sınamak istiyorum.

Bir daha kuruyorum. Miran’a dıştaki ucu gösteriyorum.

“Çekin.”

“Emin misiniz?”

“Şeride dokunmanız için izin veriyorum. Kılıfa değil.”

Ucundan çekiyor. Düğüm kapanıyor. Elini hemen çekip tezgâhtan uzaklaşıyor.

“Yerinde sınamayı birlikte yapabiliriz,” diyor. “Teslim gözünü açmadan, aynı ölçüyle.”

“Oraya ne zaman gideceğimizi ben belirlerim. İçeri kimse girmiyor. Bir şey değişirse denemeyi durdururum.”

“Bu sınırlar içinde gelirim.”

Söyleyişi işimi kolaylaştırıyor; tam da bu yüzden dikkatimi dağıtıyor. Ona güvenmek istiyorum, ama kardeşlerimin güvencesi bugün meclisin ağzında. Bir düğümü çözmem, o masadaki borcu ortadan kaldırmıyor.

Zeliha ikinci örneği eline alıyor. Deliğin çevresini lambaya tutup bir süre inceliyor.

“Son sipariş…” diyor. “İki deliğin aralığını tarif ederken düğümü de özellikle anlatıyorlar.”

“Nasıl bir düğüm?”

Benim kurduğuma parmağıyla dokunuyor.

“Tam bu. İçeriden çekilerek çözülen.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.