Rıza’nın tuttuğu kâğıtta boş karar hanesi, terasın taşlarına düşen güneş kadar açık duruyor. Yanında yalnız Miran’ın imzasına yer var. Rıza kalemi ona uzatıyor.
Miran elini uzatmıyor.
“Reyhan’ın ayrılma şartını askıya almıyorum,” diyor. “Ret cevabımı yazın.”
Rıza’nın eli sayfanın üzerinde duruyor. “Meclis, çocukların gelirini gerekçe gösteriyor.”
Süreyya, teras kapısının yanında doğruluyor. “Çocuklarımın payı, bir kadının çıkış yolunu kapatmak için kullanılamaz. Bunu da yazın.”
Rıza iki cümleyi çağrının kenarına işliyor. Miran metni okuyor, ancak ondan sonra ret hanesini imzalıyor. Kurula açıkça karşı çıkışına ilk kez tanık oluyorum. İçimde küçük, sıcak bir yer açılıyor; hemen yanında sert bir soru duruyor.
“Benim hakkım niçin sizin imzanızı bekliyor?” diyorum.
Miran kalemi Rıza’ya bırakıyor. “Beklememeli.”
“Öyleyse bu da yazılı olsun. Ayrılma şartım hakkında benim yazılı onayım olmadan karar alınmasına rıza göstermiyorum. Ret cevabınız benim yerime verilmiş bir izin sayılmasın.”
Rıza başını kaldırıyor. “Bunu ayrı bir beyan olarak kayda geçirebilirim.”
“Geçirin.”
Süreyya bana dönüyor. “Meclis iki ayrı cevabı aynı kâğıtta görsün. Birini öbürünün altına saklamasın.”
Rıza teras korkuluğundaki düz taşın üstünde sözlerimi yazıyor. Sözcükleri tek tek okuyorum. Son satırdaki “bilgisi dâhilinde” ifadesini çizdirip “yazılı onayıyla” yazdırıyorum. İkisi arasındaki mesafe, bu konağın kapısıyla çarşıdaki dükkânım arasındaki yokuş kadar gerçek.
Aşağıdan, çarşı yönüne ilerleyen ayak sesleri yükseliyor. Borç tahsildarları o yokuşta Baran’la Eren’in yerini soruyor; bir adresin kimin eline verildiği artık benim için yalnızca kâğıt meselesi değil.
Rıza yazdıklarını yeniden okuyor. İmzamı atıyorum.
“Bunu meclise götürmeden önce suretini istiyorum,” diyorum.
“Avluda çıkarıyorum,” diyor Rıza. Süreyya, kâğıtların onun elinden ayrılmadığını görmek için peşinden gidiyor. Miran kapıyı bana açık tutuyor. Ben önce geçiyorum.
Merdivenin ara sahanlığında duruyorum. Teras kapısı arkamızda kapanmıyor; avludan Rıza’nın sayfaları düzelttiği ses geliyor. Süreyya birkaç basamak aşağıda, ikimizi görebileceği yerde. Miran yanımda duruyor, yaklaşmıyor.
“Şimdi avluya inebiliriz,” diyorum. Kendime söylediğim bir emir gibi çıkıyor.
“İsterseniz.”
Bu küçük seçim bile ağır geliyor. Bütün gün bana seçenek adı altında şart sunuluyor. Taş duvarın serinliğine parmak uçlarımı koyuyorum; telkâri tezgâhındaki gümüşten farklı, pürüzlü bir serinlik bu.
“Ret cevabınız için teşekkür etmek istiyorum,” diyorum. “Ama teşekkür edersem hakkım sizden gelmiş gibi olacak.”
“Etmeyin.”
“İlk kez meclise karşı çıkıyorsunuz.”
“Geç kalıyorum.”
Miran bunu savunma gibi söylemiyor. Aşağıda Süreyya, Rıza’dan suretin tarihini de yazmasını istiyor. Onun sesi sahanlığa kadar çıkıyor. Burada yalnız değiliz; onun hayatının ortasında, benim çıkışımı tartışan bir evdeyiz.
“Size inanmak istiyorum,” diyorum. “Bu da beni korkutuyor.”
“Biliyorum.”
“Hayır. Benim korkum yalnız meclis değil. Sizin iyi bir kararınızı, buraya gelişimin iyi bir şey olduğuna kanıt saymaktan korkuyorum.”
“Saymayın.” Bir basamak geriye çekiliyor. “Buraya gelmeniz haksızlık. Bugünkü imzam bunu değiştirmiyor.”
Geri çekildiği yerde duruyorum. Ardından elimi uzatıyorum, fakat onun eline değdirmiyorum.
“Elinizi tutabilir miyim?” diyorum.
“Evet.”
Parmakları avucuma yerleşiyor. Bağdan kalan ince bir toprak çizgisi başparmağının kıyısında duruyor; elimin içindeki gümüş telin iziyle yan yana geliyor. İlk kez aramızda bir karar kâğıdı yok. Tam da bu yüzden ellerimizi burada tutmanın ne anlama geldiğini saklayamıyorum. Miran, çekilmem için yer bırakıyor; ben elimi bırakmıyorum.
“Süreyya aşağıda,” diyorum.
“Görüyorum.”
“Ona karşı gizli bir hayat kuramam. Kendime karşı da.”
“Elinizi bırakırsanız anlarım.”
Henüz bırakmıyorum. Söyleyemediğim şeyi, bir an daha duran parmaklarım taşıyor. Sonra avludan Süreyya’nın sesi geliyor: “Beyanının suretini kendin al, kardeşim.”
Elimi çekiyorum. Miran yolumdan ayrılıyor. Aşağıya birlikte iniyoruz.
Avluda Rıza, çağrının altına yerleştirdiği ince kâğıdı kaldırıyor. Mürekkep, alt sayfaya geçmiş. Süreyya önce benim beyanımın suretine bakıyor, sonra onu bana uzatıyor.
“Tarih var,” diyor. “Onay şartı da aynen yazıyor.”
Sureti çantama, meclisin güvence nüshasının yanına koyuyorum. Rıza’nın önündeki iki sayfayı işaret ediyorum. “Ret cevabı ve benim beyanım birlikte mi gidiyor?”
“Birlikte.”
“İmzası taklit edilen talep de dosyada kalıyor mu?”
“Reddinizle birlikte kalıyor. Kim hazırlıyor, ikinci okur kim; henüz bilmiyorum.”
Miran, “Mühür erişim kayıtları için koruma talebimiz geçerli,” diyor. “İnceleme için ayrıca Reyhan’ın yazılı onayı gerekiyor.”
“Bunu kimse değiştirmiyor,” diyorum. Rıza başıyla doğruluyor.
Süreyya avlunun alt kapıya açılan tarafına bakıyor. “Peki kardeşlerinin yer bilgisini alan borç takip heyeti? Dağıtımı durdurma talebine cevap var mı?”
Rıza elindeki sayfaları bir araya getirmiyor. “Henüz yok.”
“Öyleyse güvence yerinde dururken adresler elden ele dolaşıyor,” diyorum.
Avlunun üzerinden geçen güvercinler, alt kapının karşısındaki dar geçide konuyor. O geçit telkâri çarşısına çıkıyor; Baran dükkâna dönerken oradan geçiyor, Eren de aynı yolu biliyor. Kâğıttaki her boş hanenin aşağıda bir karşılığı var.
Süreyya, “Muhafaza çizelgesindeki atölye adresi de düzeltilmeyi bekliyor,” diyor. “İki adresi birden ortada bırakamayız.”
Rıza’ya dönüyorum. “Meclise bunların beklemediğini, insanların o sokaklardan bugün geçtiğini yazın.”
“Yazıyorum.” Çağrıyı çeviriyor; söylediğimizi arkasına kısa bir ek olarak geçiriyor.
Miran metni görmek için yanıma geliyor, fakat kâğıdı benden önce almıyor. Sahanlıkta tuttuğum elin sıcaklığı hâlâ avucumda. Ona yaklaşmakla ona güvenmek aynı karar değil; bunu şimdi daha açık biliyorum.
Rıza son satırı okurken duruyor. “Bir şeyi de önceden bilmenizi istiyorum. Meclis bu ret üzerine kardeşlerinize verilen güvenceyi yeniden görüşmeye çağırabiliyor.”
Baran’la Eren’in adları ağzımdan çıkmıyor. Çantamdaki güvence nüshasına elimi koyuyorum.
Rıza kalemi indiriyor.
“Güvence de masada.”