“Onarımdan önce de adınız burada.”
Parmağımın altındaki satırda Miran’ın adı duruyor. Konağın gider odasında Süreyya çizelgeyi kendine çekiyor; Miran ise masanın öbür yanında bekliyor. Masaya yayılan fişler yüzünden satırın devamını görmek için biraz eğiliyorum.
“Bu eski kaydın tarihi?” diye soruyor Süreyya.
“Tesisat hesabının geldiği gün,” diyor Miran. “Bana ulaşıyor.”
Tahir, gider fişlerinin arasından bir makbuz çıkarıyor. “Teslim imzası da burada. Öteki kayıtta yok.”
“Öteki hangisi?”
Tahir onarım tarihli satırı açıyor. Dışarıdan bırakma sütununda bir çizik, alıcı sütununda Miran’ın adı var. İmzanın yerinde küçük bir harf görüyorum: K.
Süreyya harfi benden önce çözüyor. “Kapalı ek.”
“Evrak kılıfı bu kayıtla geliyor,” diyor Tahir. “Sonraki işlemde eke yönleniyor. Miran Bey’e elden verildiğine ilişkin kayıt bulunmuyor.”
Miran çenesini kaldırıyor. “Benim adıma gelen şey, benim önüme uğramadan meclise gidiyor.”
Eski satırdaki imzayı yeniden inceliyorum. Adının orada bulunması bir şeyi açıklıyor: Alıcı sütunu daha önce de kullanılıyor ve eski evrak gerçekten ona ulaşıyor. Kayıp olan, onarım günündeki evrak. İki satır birbirine bu kadar yakınken aralarındaki farkı görmemek kolay.
“Yönlendirmeyi kim işaretliyor?” diye soruyorum.
“Bu çizelge söylemiyor,” diyor Tahir.
Meryem, Süreyya’nın yanındaki çocukların gelir hesabı dosyasını kapatıyor. “Kapı onarımının ödemesiyle çocukların payından çıkan tutar aynı incelemede. Bu sayfanın sureti de oraya giriyor.”
“Girsin,” diyor Süreyya. “Üç çocuğumun hesabı, kimsenin evrakını sakladığı yer olmuyor.”
Sözlerindeki sertlik bana yönelmiyor. Önünde duran rakamlara yöneliyor. Bunu ayırt etmek, aynı evin içinde yaşamayı kolaylaştırmıyor; yalnızca Süreyya’yı doğru görmemi sağlıyor. Dosyanın kapanmasıyla masada açılan boşluğa bakıyorum. Hiçbir rakam, eksik evrakın yerini doldurmuyor.
Miran çizelgeye dokunmuyor. “Ek açılmadan neyin gönderildiğini bilmiyoruz.”
“Bildiğimiz bir şey var,” diyorum. “Sizin adınız, evrakın size verildiği anlamına gelmiyor.”
Kapıya yönelirken gümüş teli parmağıma doluyorum. Miran bunu fark ediyor, fakat herkesin önünde ardımdan gelmiyor. Süreyya, Tahir’den sayfanın suretini istiyor. Ben koridora çıkıyorum; taş duvarların arasındaki serinlik, gider odasının sıkışık havasını üzerimden alıyor.
Miran birkaç adım geriden sesleniyor. “Sizinle yalnız konuşabilir miyim?”
“Ayrı yaşam alanımda,” diyorum. “Kapı açık kalıyor.”
Birlikte merdiveni çıkıyoruz. Süreyya ile çocukların odaları öbür kanatta; yine de konağın her sesi taşta yol buluyor. Eşi burada olan bir adamla kapalı bir kapının ardında durmak istemiyorum. O da itiraz etmiyor. Basamaklarda aramızdaki mesafe değişmiyor.
İçeri girince kapıyı aralık bırakıyorum. Pencereden çarşının ince metal sesleri yükseliyor. Burada iş masam da aletlerim de yok; parmağımdaki gümüş yine de elimden bir şey çıkarmam gerekiyormuş gibi geriliyor.
“Söylemek istediğiniz nedir?” diyor Miran.
“Benim söyleyeceğim var. Sancaktar mühürlü senet hâlâ evimde, tezgâhın altındaki tel kutuda.”
Yüzündeki değişim küçük, ama görüyorum. “Konağa getirmeyin.”
“Getirmiyorum. Size de vermiyorum.” Teli gevşetiyorum. “Kocamın ölümüyle bağını birlikte araştırmamız için önce kardeşlerimin güvenli güzergâhı gerçekten işleyecek. Sonra ben bu konaktan istediğim zaman çıkabileceğim. Yalnızca sözleşmede yazdığı için değil; kapıdan yürüyerek çıkabildiğim için.”
“Bu sınırı kabul ediyorum.”
“Bunu söylemeniz kolay.”
“Biliyorum.”
Sessizlikte alt avludan bir kapının sürgüsü duyuluyor. Miran kapıya bakıyor, sonra bir adım geri çekiliyor. Bana alan bırakmasının iyi gelmesi sinirimi bozuyor. Ondan bir iyilik beklemek istemiyorum; yine de geri çekildiği yeri göz ucuyla ölçüyorum.
“Size yakın olmak istiyorum,” diyorum. “Bu da beni korkutuyor. Çünkü burada bulunma sebebim bir seçim değil.”
“Benden bir karşılık borçlu değilsiniz.” Sesi alçalıyor. “Ben de size yakın olmak istiyorum. Çocuklarım var. Süreyya burada. Bunları yok sayarak size yaklaşmıyorum.”
“Öyleyse elimizi nereye koyacağımızı bile bilmememiz daha dürüst.”
Ağzının kenarında kısacık, yorgun bir gülümseme beliriyor. “Elinizi tutabilir miyim?”
“Bir anlığına. İstediğimde bırakmanız şartıyla.”
Avucunu açıyor. Elimi üzerine koyuyorum. Teninin sıcaklığı, taş pencere pervazından elime geçen soğukla yan yana duruyor. Parmağımdaki tel ikimizin arasında ince bir halka gibi kalıyor. Miran onu almaya çalışmıyor. Açık kapıyı görebiliyorum.
“Şimdi bırakın,” diyorum.
Hemen elini çekiyor. Bu küçücük hareket, bana söylenen uzun güvencelerden daha gerçek geliyor. Kapının aralığından ayak sesleri geçince ikimiz de susuyoruz. Miran önce çıkıyor; ben ardından iniyorum.
Konağın alt kapısından tek başıma ayrılıp telkâri çarşısındaki Zeliha’nın atölyesine yürüyorum. Baran ile Eren içeride. İkisi de tezgâhın yanındaki dar masaya sığmaya çalışıyor; sokaktan geçen herkesin onları görebildiğini fark edince Zeliha perdeyi çekiyor. İçerideki ışık azalıyor, masanın üzerindeki metal parçalar yine de parlıyor.
“Bağ yoluna gitmiyorsunuz,” diyorum.
Baran kaşlarını çatıyor. “Bize yazılı güvence veriliyor, sonra bütün yollar daralıyor.”
“Bu yüzden yolu denetlemeden sizi göndermiyorum.”
Eren kapı tarafına bakıyor. “Kemal’e mesajın arkasındaki adresi kimin yazdırdığını da soruyor musun?”
“Soruyorum. Sen de gördüğün yeni bir işareti benden saklamıyorsun.”
Başını sallıyor. Baran’a meclise yönlenen evrakı anlatıyorum; kayıp numune paketiyle aynı şey olduğunu söylemiyorum. Zeliha, kısa kesilmiş şerit örneklerinin durduğu çekmeceyi kapatıyor. Baran sözümü kesmeden dinliyor; bu sessizlik, kaşlarını çatmasından daha ağır geliyor.
“Birinin yönlendirmesi var,” diyor. “İzini sürmek, içindekini tahmin etmekten sağlam.”
Kapıda Rıza beliriyor. Elinde ihlal kaydının yeni nüshaları var. Baran’ın ifadesini almak için de geliyor; Zeliha ona çalışma masasının boş ucunu gösteriyor. Rıza nüshaları bana verirken aralarından katlı bir sayfa kayıyor.
“Bu da size,” diyor. “Meclise sunulan inceleme talebinin sureti. Kimin verdiği gizli tutuluyor.”
Sayfayı açıyorum. Talep, eke ulaşmayı değil, Sancaktar mühürlü senedin incelenmesini istiyor. Alt satırda senedin bulunduğu yer yazıyor: evimdeki tezgâhın altındaki tel kutu.
Kardeşlerim hemen yanımda. Konağın ayrı kapısı buradan çok uzakta; elimdeki yazılı güvencelerse bu sayfayı tutmuyor.
“Bunu kim biliyor?” diye soruyor Zeliha.
Cevabı bulmadan satırı yeniden okuyorum.
Meclis tel kutuyu biliyor.