Kapının demir halkası avucumun yanında duruyor. Miran sokağın bir basamak aşağısında, elindeki tespihi çevirmeden bana bakıyor. Soruma cevap vermek için acele etmiyor; bu sessizlikte yukarı mahalleden gelen ayak seslerini bile duyuyorum. Kapı eşiğinden ayrılmıyorum. Aramızdaki tek basamak, söylediklerini duymama engel olmuyor.
“Bağ evinin yanındaki boş yapı kardeşleriniz için güvenli,” diyor. “Fakat aile meclisi oraya girmelerini bir şarta bağlıyor. Sizin konağa ikinci gelin olarak girmenizi istiyor.”
Eşiğimize sinen cenaze kalabalığının tozu henüz duruyor. Kocamın mezarına attığım toprağı tırnaklarımda hissediyorum. Miran’a bakıyorum. İkinci gelin sözünün ardından sokaktan gelen sesler uzaklaşıyor sanki; yalnızca onun cevabını bekliyorum.
“Kaybımı masaya koyup üstüne şart mı yazıyorlar?”
“Ben bu şartı doğru bulmuyorum.”
“Öyleyse kaldırın.”
Tespih avucunda hareketsiz kalıyor. “Bağ üzerinde payları, ev hakkında söz hakları var. Kapıyı size kendi başıma açıyorum diyebilirim. Ama kararlarını uygulamayı reddedersem kardeşlerinize yönelen tehdidi durdurabileceğimi söyleyemem.”
Sokağın karşı duvarında, ikindi güneşinin bıraktığı aydınlık daralıyor. Güvenli bir yer gösteren adam, oranın kapısını bile tek başına açamıyor. “Bana koruma değil, boyun eğme teklif ediyorsunuz.”
“Size istediklerini söylüyorum. Adını değiştirirsem durum değişmiyor.”
“Karınız Süreyya bu konuşmada nerede?”
“Konakta. Üç çocuğumuz da onun yanında.” Sesini alçaltmıyor. “Bu kararın yükünü onun adına hafifletemem.”
Kardeşlerimin güvenliğinden söz ederken kendi evindeki insanları da anıyor. Süreyya Sancaktar’ın adını ben soruyorum; cevabı duyunca susmak daha da güç geliyor.
Küçük kardeşim iç avludan sesleniyor. Kapı aralığından yüzü görünüyor; siyah iple bağlı kâğıt hâlâ elinde. Miran da onu görüyor. “Bu gece için başka bir yer bulabilirseniz,” diyor, “orada kalmaları daha iyi.”
“Bulamazsam?”
Cevabı gecikmiyor. “Meclis akşam toplanıyor.”
Kapıyı kapatmıyorum. Kardeşime içeri dönmesini işaret ediyorum; ardından Miran’ın duyacağı açıklıkta konuşuyorum. Söylediğim her sözün konağa nasıl ulaşacağını bilmiyorum. Yine de sessizliğimin bir cevap sayılmasını istemiyorum. “Benim adıma kabul cevabı vermeyin.”
“Vermiyorum.”
“Ret cevabı da vermeyin. O da benim sözüm.”
Başını eğiyor. Tespihin taneleri yeniden birbirine değiyor; ben kapıyı arkamdan çekip avluya geçiyorum.
Avludaki taşlar günün sıcağını tutuyor. Kardeşim kâğıdı tezgâhın yanına bırakmak istiyor; elimi kaldırıp durduruyorum. “Sende kalsın. İpi de çözme.”
“Bağ evine mi gidiyoruz?” diye soruyor.
“Şimdi hiçbir yere gitmiyoruz. Önce hangi kapının kime ait olduğunu anlayacağız.”
Büyük kardeşim kuyunun yanında duruyor. Çarşıdan eve gelirken kullandığı dar geçidi soruyorum. Alt taraftaki telkâri dükkânlarının kepenkleri henüz açık; geçitte insan var. Akşam çarşı boşalınca karşılaşan iki kişi birbirinden kaçamıyor. Babamın borcunu bilenlerin evimizi bilmesi şaşırtıcı değil, ama kardeşlerimin yürüdüğü yolu da biliyorlarsa kapımızın önünde beklemek zorunda değiller. Kuyuyla tezgâh arasındaki mesafe gözüme her zamankinden uzun görünüyor. Onları yanımda tutmak istiyorum, fakat avlunun duvarları dışarıdaki sokakları gizliyor.
Tezgâhın başına geçiyorum. Eşimin ceketi sandığın üstünde duruyor. Koluna uzanmıyorum; alt raftaki tel kutusunu çekip kapağını aralıyorum. Sancaktar mührü taşıyan senet, ince gümüş tellerin altında. Tarihi gözümün önünde: yol kazasından üç gün önce. Kâğıdı çıkarmadan kutuyu kapatıyorum. Miran’a gösterirsem neyi açıklayacağını bilmiyorum. Onların bunu niçin görmek isteyeceğini de.
Ağabeyim sandığa doğru bakıyor. “Orada ne var?”
“İş için sakladığım bir kâğıt.” Sesim sert çıkıyor. “Şimdilik oraya dokunmayın.”
Avlunun öte yanında komşu evin tandırından duman yükseliyor. Eskiden bu saatte tel çektiğim yerde şimdi üç ayrı tehlikeyi tartıyorum: borç, kâğıt ve kardeşlerimin yolu. Parmaklarıma dolanan gümüş teli fark edip yavaşça çözüyorum. İşe dönsem ellerim ne yapacağını biliyor; bugün aklım onlara yetişemiyor.
“Konağa gidersen bizi bırakırlar mı?” diye soruyor küçük kardeşim.
“Bunu söyleyen hiç kimse önümde durup söz vermiyor,” diyorum. “Söz vermedikleri bir şeye karşılık hayatımı isteyemezler.”
Ağabeyim sokağı dinlemek için kapıya yöneliyor. Dışarı çıkmamasını söylüyorum. Ardından avlunun taş basamaklarına bakıyorum. Damdan alt mahallenin geçitleri seçiliyor; en azından açık olan yolu buradan görebiliyorum.
Yukarı çıkarken basamakların aşınmış kenarlarına basıyorum. Damda rüzgâr var. Mardin’in taş damları birbirine yakın görünse de aralarındaki sokaklar aynı yere inmiyor: biri çarşının alt kapısına, öbürü yamaç boyunca evlerin arasına uzanıyor. Kardeşlerimi geceye kadar saklayacak bir yol varsa, herkesin kullandığı düz sokak değil. Rüzgâr avludan gelen sesleri dağıtıyor; aşağıyı duyabilmek için durup bekliyorum.
Aşağıdan ağabeyimin sesi geliyor. “Miran gidiyor.”
Parapetin gerisinden bakıyorum. Miran sokağın başına yürüyor, dönüp evimize bakmıyor. Karşı yönden yük taşıyan iki kişi geçince durup onlara yol veriyor. Konağa varınca ne söyleyeceğini bilmiyorum. Bildiğim, bu damın altında kardeşlerim dururken benim hakkımda karar verecekleri.
Küçük kardeşim yanıma geliyor; siyah ipli kâğıt hâlâ yumruğunda. “Bunu getiren adam bir şey daha söylüyor,” diyor. “Sen kapıdayken aklıma geliyor.”
“Ne söylüyor?”
“Büyük kardeşini hangi dükkânda arayacağımızı biliyoruz, diyor.”
Ağabeyim aşağıda, tezgâhın önünde beliriyor. Gündüz çalıştığı telkâri dükkânının yeri çarşının alt kapısına yakın. Damdan o kapıyı görüyorum; biraz önce açık duran geçide şimdi iki adam giriyor. Yüzlerini seçemiyorum. Biri kepenklerin olduğu tarafa dönüyor, öteki dar yolun ağzında kalıyor. İkisinin de nereye baktığını anlamaya çalışıyorum.
Kardeşime damın arka tarafını gösteriyorum. “Şuradan hangi sokağa iniliyor, bak. Damın kenarına çıkma; sadece merdiveni göster.”
Kâğıdı cebine koyup söylediğim yere gidiyor. Ağabeyime aşağıdan sesleniyorum: “Dükkâna dönmüyorsun. İkiniz de avluda kalın, ben iniyorum.”
Miran’ın boş yapısı için konan şartı kabul etmiyorum. Yine de kardeşlerime başka bir kapı açılana kadar bu evin güvende olduğunu varsayamıyorum. Merdivene yöneldiğim sırada alt kapıdaki adamlardan biri yüzünü bizim sokağa çeviriyor.
Büyük kardeşim başını kaldırıyor. “Oradakiler mi?”
“Bilmiyorum.” Basamağa ayağımı koyuyorum. “Ama dükkânını biliyorlarsa bu eve giden yolu onlara kim gösteriyor?”