Tabutun önündeki adam dar merdivende tökezliyor; arkasından yükselen uyarıyla cenaze alayı duruyor. Ben de duruyorum. Mardin Eski Şehir’in bu sokağında iki kişi yan yana yürüyemiyor; tabutun dönebilmesi için herkes taş duvarlara çekiliyor. Telkâri çarşısından gelen çekiç sesleri kesiliyor. Dükkânların kepenkleri yarıya iniyor; yol açmak için kapısını kapatan ustalardan biri, duvar dibindeki sepetleri içeri alıyor. Birkaç basamak boyunca kimse kıpırdamıyor. Taş duvarın serinliği koluma değiyor.
Kocamın tabutu önümden ağır ağır geçiyor. Bir ay arayla iki mezarın başında durmak insana sabır öğretmiyor. Bebeğimin mezarı da bu yolun sonunda, surların dışındaki toprağın içinde. Onun adını içimden geçiriyorum; sesim çıkmıyor. Arkamda yürüyen iki kardeşimin ayak seslerini ise taş basamaklarda ayrı ayrı duyuyorum. Bugün ikisinin de evde kalmasını istiyorum, ama onlar beni yalnız bırakmıyor. Seslerini duymak için dönmeme gerek yok; biri adımlarını benimkine uyduruyor, öteki kalabalıkla birlikte yavaşlıyor.
Karşı kaldırımda Miran Sancaktar’a yer açılıyor. Elindeki tespih hareketsiz. Bağlarından gelen kamyonları çarşının içinden geçirmeyen adamın burada neden durduğunu bilmiyorum. Tabut geçerken başını eğiyor; sonra sokağın aşağısında, kardeşlerimin olduğu tarafa bakıyor.
“Reyhan,” diyor, alay yeniden hareket ederken. “Bir ihtiyacınız olursa haber verin.”
Aramızda alayın geçmesi için boşaltılan birkaç basamak var. Sesimi o mesafeden yükseltmeden cevaplıyorum.
“Bir ihtiyacım olup olmadığını kardeşlerim bilir.”
Başını kaldırıyor. Ne özür diliyor ne de yolumu kesiyor. Tespihinin ucundaki koyu boncuk avucunda kayıyor.
“Aileniz için söylüyorum.”
Yanımdakilere dönüp bakmıyorum. Birinin bana yetişmek için hızlandığını duyuyorum; öteki alayın gerisinde kalıyor. Miran’ın niçin özellikle ailemden söz ettiğini sormak istiyorum. Cenaze sokağın son dönemecine giriyor, önümdeki kalabalık açılıyor. Soruyu ona sormadan tabutun ardından yürüyorum.
Definden sonra ailemin evindeki telkâri tezgâhının başına geçiyorum. Annem avluda taziye için gelenlere su hazırlıyor; kardeşlerim sokak kapısını açıp kapatıyor. İşlemeye başladığım gümüş tel masanın üzerinde duruyor. Ucunu parmağıma doluyorum, sonra tenimi acıtmadan çözüyorum. Elim alışkanlıkla kargaburnuna gidiyor, fakat bugün bir halkayı bile kapatamıyorum. Avludan gelen konuşmalar tezgâhın başına kadar ulaşıyor. Sözcükleri duyuyorum, hiçbirine katılmak istemiyorum.
Kocamın ceketi tezgâhın yanındaki sandığın üstünde. Cenazeden önce odadan çıkarıp buraya koyuyorum; evde onun kokusunu ararken bulacağım şey bu ceket olmasın istiyorum. Şimdi kaldırmak için yakasından tutuyorum. İç cebin astarında bir sertlik var. Kumaşı çevirince sökülmüş dikişlerin arasından katlı bir kâğıt görünüyor.
Kapı eşiğinde kimse yok. Kâğıdı çekip tezgâha açıyorum. Üst kısmında “senet” yazıyor. Altındaki satırlarda bir bağın hissesiyle miras payından söz ediliyor; yer adı ve tutarın bir bölümü lekeden okunmuyor. Son sayfanın dibine basılı mühürde Sancaktar adı seçiliyor. Mührün yanındaki tarih açıkça okunuyor. Kocamın yol kazasından üç gün öncesini gösteriyor. Okuyabildiğim satırlara bir daha dönüyorum, ama leke yerinden silinmiyor.
Cekete yeniden bakıyorum. O gün hangi yoldan geçtiğini biliyorum, bu kâğıdın oraya nasıl girdiğini bilmiyorum. Kardeşlerimden büyüğü avludan seslenince senedi katlıyorum; kat izleri birbirini tutmuyor. Kâğıdı tezgâhın altındaki tel kutusuna koyup kapağını kapatıyorum. Kutunun üstüne ellerimden dökülen gümüş tozları yapışıyor.
“Abla, annem seni çağırıyor.”
Kapıda duran kardeşimin yüzü cenazedekinden daha solgun. Ona ne gördüğümü söylemiyorum. Önce kapının niçin açık kaldığını soruyorum.
“Küçük kardeşimiz çarşıdan geliyor,” diyor. “Peşinden biri yürüyor.”
Kargaburnunu masaya koyup onunla avluya çıkıyorum. Eski şehrin dar sokaklarında birinin peşine düşmek kolay; önüne geçmek için hangi geçitten döneceğini bilmek gerekiyor. Kardeşimin yüzüne yeniden bakıyorum. Kapıda beklemek yerine benimle yürüyor.
Avluda annem sürahiyi masaya bırakıyor. Küçük kardeşim sokak kapısından giriyor, kapıyı kapatmıyor. Bir süre sokağı dinliyor; sonra bizi görünce elindeki buruşturulmuş kâğıdı açıyor. Üzerinde yazı yok, köşesine bağlanmış siyah bir ip var.
“Çarşıdaki dükkânın önüne bırakıyorlar,” diyor. “Beni tanıyan birine veriyorlar. Bu akşam ikimizi de evde bulacaklarını söylüyorlar.”
Annem iskemlenin arkasına dayanıyor. Kimden söz ettiğini sormuyor. Kocamın ölümünden sonra susan kan davası böylece yeniden kapımıza geliyor. Küçük kardeşimin ayakkabısında çarşının açık renk tozu var; buraya kestirme geçitlerden koşarak geliyor. Takip eden kimse sokakların aşağısında kalıyor mu, bilmiyoruz. Açık kapıdan görünen yere bakıyorum; oradan kimseyi seçemiyorum.
“Borç için de vakit istiyorlar,” diyor büyük kardeşim. “Sabah haber geliyor. Sana cenazede söylemiyoruz.”
İkisine birden bakıyorum. Babamdan kalan borcun ödenmesi gereken günü biliyorum, ama aynı gün kapıya böyle bir söz geleceğini bilmiyorum. Sabahki haberi benden saklamalarını anlayabiliyorum; yine de bunu ancak şimdi, annemin ve kardeşlerimin yüzüne bakarken duyuyorum. “Kapıyı sürgüleyin,” diyorum. “İkiniz de avludan çıkmıyorsunuz.”
Küçük kardeşim itiraz etmek için ağzını açıyor. O sırada sokak kapısı iki kez vuruluyor. Büyük kardeşim sürgüye uzanmadan önce avlunun karşı duvarına geçmesini işaret ediyorum. Kapıyı ben aralıyorum.
Dışarıda Miran duruyor. Arkasında başka kimse görünmüyor. Bakışı açık kapıdan içeri kaymıyor; yüzümde kalıyor. Süreyya’nın konağı yönettiğini, Miran’la üç çocuklarının orada yaşadığını Mardin’de herkes biliyor. Onun benim kapımda durmasını bu yüzden anneme açıklayacak bir söz bulamıyorum.
“Çarşıdan haberim oluyor,” diyor. “Kardeşleriniz bu gece burada kalmasın. Güvende olacakları bir yer ayarlayabiliyorum.”
“Kimden koruyacaksınız?”
“Meseleyi büyütmek isteyenlerden.”
“Sabahki borç haberini de biliyor musunuz?”
Tespih elinde duruyor. Bir an sonra boncukları çevirmeyi bırakıyor. “Borcu da konuşmamız gerekiyor.”
Kapının gerisinde kardeşlerimin sessizliği var. Tel kutusundaki senet aklıma geliyor; onu Miran’a göstermiyorum. Aralık kapıyı biraz daha açıyorum, fakat içeri girmesi için değil, yüzünü iyice görmek için.
“Kardeşlerimi korumanızın karşılığında bizden ne istiyorsunuz?”