“Ödeme, paket alt kapıdan çıkmadan yarım saat önce yapılıyor,” diyorum. “Kapı onarımını kim istiyor?”
Süreyya, çocukların gelir hesabı dosyasının arkasından ince bir ödeme emri çıkarıyor. Dosyayı yerinden oynatmadan kâğıdı masanın boş köşesine koyuyor.
“Talep eden kısmına bakın.”
İsim açıkça yazıyor: Rıza Karaca.
Miran kâğıda eğiliyor. “Meclis yazmanı, çocuklarımın hesabından harcama istiyor.”
“İstemesi yetmiyor,” diyor Süreyya. “Bu hesaptan para çıkması için vakfın onayı gerekiyor. Benim önümden böyle bir talep geçmiyor.”
Kâğıdın altında bir onay mührü var. Süreyya mührün kenarındaki soluk çizgiyi gösteriyor.
“Bu, vakfın eski mührü. Yenisi kasada duruyor. Eskisi de kayıp değil.”
“Öyleyse kimin elinde?” diye soruyorum.
“Bunu ben de öğrenmek istiyorum.”
Miran masanın öbür ucundaki tespihine elini götürmüyor. “Rıza şimdi meclis kaleminde. İmzanın kendisine ait olup olmadığını sorarım.”
“Sormadan önce bunun bir kopyasını alın,” diyor Süreyya. “Çocukların hesabına yazılan her kuruşu ayrı ayrı çıkarıyorum. Bu harcama da kayıtlarda kalıyor.”
Onun sesinde bana ayrılan bir yer yok. Olması da gerekmiyor. Üç çocuğun hakkını korumaya çalışıyor; benim kardeşlerimi korumaya çalışmam gibi.
“Rıza’nın adı bir cevap,” diyorum, “ama kapının neden o saatte onarıldığını söylemiyor.”
Miran başını kaldırıyor. “Aklınızda ne var?”
“Zeliha’nın son siparişinden kalan örnekleri görmek istiyorum. Paketi açmak için kapının önünde vakit kazanılıyor olabilir. Önce pakete dokunmanın iz bırakıp bırakmadığını anlamam gerekiyor.”
Kan davasının tehdidi kardeşlerimin üstündeyken onları bağ evinin yanındaki yapıya götürmeyi kabul etmiyorum. Bu harcama, orayı güvenli bir yer olarak görmemi daha da zorlaştırıyor.
Süreyya kâğıdın üzerine ağırlık koyuyor. “Ben burada kalıyorum. Bu emir odadan çıkmıyor.”
Miran, “Ben de sizinle çarşıya geliyorum,” diyor. “Sonra Rıza’ya gidiyorum.”
“Kalabalık yoldan,” diyorum.
“Kalabalık yoldan.”
Vakıf odasından çıkarken emrin üzerindeki adı bir kez daha okuyorum. Rıza’nın verdiği siyah ipi Hamza alt kapıda görüyor. Şimdi aynı adamın adı, paket çıkmadan yarım saat önce onarılan bir kapının hesabında duruyor.
*
Telkâri çarşısına ana caddeden giriyoruz. Dükkânların önünde işlerini bitirmeye çalışan ustalar var; kepenkler henüz inmiyor. Dar aralıklardan kestirme yapmıyoruz. Miran, atölyeye uzanan sokağın başında duruyor.
“Baran ile Eren içeride,” diyorum. “Ben çıkana kadar orada kalıyorlar.”
“Alt kapıdaki kaydı da yeniden kontrol ediyorum. Bir haber gerekirse atölyeye gönderiyorum.”
Sokağa yalnız giriyorum; iki yanımdaki açık dükkânları sayarak yürüyorum. Atölyenin yerini tel işleyen küçük çekiçlerin sesinden buluyorum.
Baran tezgâhta duran çayı bırakıyor. Eren, girişten sokağı görebildiği tabureden kalkıyor.
“Bir şey mi oluyor?” diye soruyor Baran.
“Henüz bilmiyorum. Siz burada kalıyorsunuz.”
Eren cebindeki güvenlik mesajına dokunuyor. “Buradan başka yere çıkmıyorum.”
Zeliha çekmecesinden küçük bir mukavva kutu alıyor. “Son siparişin artıkları burada. Eksik gümüş etiketleri ayırırken şerit örneklerini de saklıyorum.”
Kutuyu tezgâha boşaltıyor. İnce gönderi şeritlerinin her birinde, aynı aralıkla açılmış iki delik bulunuyor. Birini lambanın altına çekiyorum. Deliğin ağzı makasla kesilmiş gibi değil, zımbayla açılmış gibi düzgün; kenarındaki küçücük çıkıntı iç tarafa kıvrılıyor.
“Bunları bağlarken ip hangi taraftan geçiyor?”
Zeliha boş gümüş etiketi çekmeceden çıkarıyor. Siyah ipi iki delikten sırayla geçirip etiketi örneğin üzerine yerleştiriyor. Ardından parçayı tezgâhtaki tahta numune kutusunun çevresine doluyor.
“Düğüm kutunun altında kalıyor,” diyor. “Etiket de üstte.”
“Yana kaydırıp çıkaramıyor muyum?”
“Deneyin.”
İpi çekiyorum. Deliklerin içe kıvrık kenarları ipi tutuyor; etiket ilerlemiyor. Kutunun köşeleri de bağın kayıp çıkmasına izin vermiyor. Daha sert çeksem delik ağzındaki gümüş çıkıntı ipi kesecek.
Baran, “İpi çözmeden çıkmıyor mu?” diye soruyor.
“Bu hâliyle çıkarmak için kutunun altındaki bağı çözmek gerekiyor,” diyorum. “Yeniden bağlanırsa izi de değişiyor.”
Zeliha düğümü açıp aynı yerden bağlıyor. Eski kat çizgisi yeni bağın yanında kalıyor. İncecik bir fark; tel işleyen el onu hemen buluyor.
*
Eren sokağı görebildiği tabureye dönüyor. Baran girişin yanındaki boş sandalyeye oturuyor. İkisi de atölyede kalıyor; benim önümdeyse iki bağ ve bir soru duruyor.
Zeliha’ya, “Aynı parça ikinci kez kullanılırsa nasıl anlayacağımı gösterin,” diyorum.
Büyüteci önüme itiyor. İlk delikte ipin bıraktığı koyu bir iz var. Yeniden bağladığı örneği yanına koyuyor; bunda iz, deliğin karşı kıyısına uzanıyor.
“İpi aynı yönden geçirsem bile mi?”
“Eski bükümü yerine getirmek güç,” diyor. “Gümüş tel gibi değil. İpin lifleri her seferinde başka yerden eziliyor.”
İki örneği yan yana çeviriyorum. Birinde kat yeri deliklerin tam ortasından geçiyor. Ötekinde bir tırnak genişliği kayıyor. Kayıp paket elimizde değil; alt kapıdan çıkan bağın nasıl göründüğünü de bilmiyoruz. Ama paketi görürsek neye bakacağımı artık biliyorum.
“İçeriğine yolda dokunuluyorsa bağı çözmeleri gerekiyor,” diyorum. “Bize paketin üstünü göstermeleri yeterli. Açmalarını istemeden de sınayabiliriz.”
Zeliha, “Tabii aynı bağ üstündeyse,” diyor.
O ihtimal içimde bir yer açıyor. Paket tümüyle yeniden sarılıyorsa bu izler de ortadan kalkıyor. O zaman alt kapı çizelgesindeki isimsiz geçiş ile yapı arasındaki yarım saati kimin doldurduğunu bulmak gerekiyor.
“Kapı onarımını Rıza istiyor görünüyor,” diyorum. “Ama para paketten önce çıkıyor. Oraya gidip yalnız dış kapıyı görmek istiyorum. Önce kapıda neyin değiştiğini anlayacağım.”
Baran ayağa kalkıyor. “Biz de geliyoruz.”
“Hayır. Sizin için yazılı güvence var diye güvenli olmayan yere yürümüyoruz. Sen de Eren de Zeliha’nın yanında kalıyorsunuz.”
Baran’ın yüzü sertleşiyor. Bana karşı değil; beklemek zorunda kalmaya karşı. “Bize haber veriyorsun.”
“Veriyorum.”
Örnekleri kutuya toplamak için uzanıyorum. Zeliha birini benden önce ayırıyor. Yanındakilerle uçlarını hizalıyor. Biri belirgin biçimde kısa.
“Bu örnek yanlış kesilmiyor,” diyor.
“Nasıl biliyorsunuz?”
“Siparişi veren, son işteki şeritlerden birinin özellikle kısa olmasını istiyor.”
Kısa parçayı tezgâha bırakıyor. İki deliği de üstünde.
“Paketin etrafına yetiyor mu?”
Zeliha şeridi tahta kutuya dolamaya çalışıyor. Uçlar birbirine ulaşmıyor.