İçeriğe geç

İkinci Gelin

Bölüm 12 · 4 dk okuma

İkinci Gelin

Bölüm 12

Kapı Gideri

Alt kapı kulübesinde parmağımı ad sütunundaki siyah işaretten çekmiyorum.

“Bu bir isim değil,” diyorum. “Öyleyse neden isim yerine burada?”

Hamza çizelgeyi bana doğru çevirmiyor. Masanın kenarına dayadığı eli kıpırdamıyor.

“Adını söylemeyenleri boş bırakmam gerekiyor,” diyor. “Ama o adamın elinde siyah ip var. Paketin ipinden koparılmış bir parça. Çıkışın o pakete ait olduğunu böyle belli ediyorum.”

“Adam şeridi nereden alıyor?”

“Rıza’dan.”

Miran ilk kez konuşuyor. “Bunu şimdi söylüyorsunuz.”

Hamza’nın sesi alçalıyor. “Yazman bey avludan geliyor. İki delikli gönderi şeridini adama uzatıyor. Sonra adam paketi alıp geçiyor. Ben Rıza’nın talimatı olduğunu sanıyorum.”

“Talimatı gördünüz mü?” diye soruyorum.

“Hayır.”

“Öyleyse bildiğinizle sandığınızı ayırın.”

Hamza siyah işarete bakıyor. “Gördüğüm şu: Şeridi Rıza veriyor. Adamın adını kimse söylemiyor.”

Bir isim öğrenmiyorum. Yine de siyah ipin yolu artık boşlukta asılı durmuyor; yazmanın elinden geçiyor. Onun şeridi nereden aldığıysa hâlâ karanlık.

Miran cebinden teslim notunu çıkarıyor, arkasına kısa bir talimat yazıyor. Kâğıdı Hamza’nın önüne bırakıyor.

“Bunu Rıza’ya ulaştırın. İsimsiz geçişi, gördüğünüzü ve bilmediğinizi ayrı ayrı kayda geçirsin. Siz de çizelgenin yerini değiştirmeyin.”

“Peki, beyim.”

Miran elini çekince Hamza kâğıdı alıyor. Ben çizelgedeki saate eğiliyorum. Paketin çıkışı akşamüstü dördü on geçe işaretleniyor.

“Rıza’nın şeridi vermesi,” diyorum, “paketin bağ evinin yanındaki yapıya ulaştığı anlamına gelmiyor.”

“Biliyorum.”

Kulübeden çıkarken kapının dar taş eşiğinde duruyorum. Kardeşlerim Zeliha’nın atölyesinde bekliyor; Eren’in cebindeki güvenlik mesajı, o eşiği onlar için güvenli kılmıyor. Miran benden birkaç adım önde, sevkiyat avlusuna açılan yolu kontrol ediyor.

“Onları bu gece o yapıya götürmüyoruz,” diyorum.

Dönmeden cevap veriyor. “Güzergâhı yeniden denetlemeden götürmüyoruz.”

Bu, istediğim kesin söz değil. Ama en azından bir kapıyı kapalı tutuyor.

*

Avludan konağa giden taş geçide vardığımızda Süreyya orada duruyor. Kolunun altında ince bir hesap dosyası var. Yanından geçen görevliye çocukların akşam yemeğinin kendi gözetiminde hazırlanmasını söylüyor; sonra bize dönüyor.

“Vakıf odasına çıkmamız gerekiyor,” diyor Miran’a. “Çocukların gelir hesabında bağ evinin yanındaki yapının masrafları var.”

Miran geçidin ortasında duruyor. “Hangi masraflar?”

“Yapının bakımı, ışığı, kapısı. Çocukların bağ hissesi gelirinden kesiliyor.”

Üç çocuğun adını söylemiyor. Buna ihtiyacı yok. Süreyya için dosyanın her satırının arkasında onların payı var. Benim gözümdeyse kardeşlerimin kalması istenen o yapı beliriyor: başka bir ailenin hakkıyla ayakta tutulan bir güvence.

“Meclis teminatı ayrı bir mesele,” diyor Miran.

“Sizin için olabilir. Hesapta ayrı durmuyor.”

Süreyya dosyayı kolunun altından indiriyor. Konağın taşları günün sıcağını hâlâ saklıyor; o, akşam yemeğine ilişkin emrinden tek kelime geri almadan bu işi de önümüze koyuyor. Burada bir düzeni yönetiyor. Benim gelişim, o düzenin yalnızca odalarını değil, hesabını da zorluyor.

“Benden yana konuşmanız gerekmiyor,” diyorum ona. “Ama kardeşlerimi korumak için girdiğim düzen çocuklarınızın hakkından da alıyorsa, bunu bilmem gerekiyor.”

“Bilmeniz yetmez,” diyor Süreyya. “O paydan alınan her kuruşun geri konması gerekir.”

Miran dosyaya uzanmıyor. “Hesabı ayıracağım. Masrafları çocukların payına yazdırmayacağım.”

“Bunu bana değil, meclise karşı üstlenin.”

“Üstleniyorum.”

Yüzü yumuşamıyor. Haklı; bir söz, vakıf kaydındaki rakamı değiştirmiyor. Önceki kayıtta teminatın çocukların gelirine nasıl dayandığını görüyorum. Şimdi yapının günlük masrafı da aynı kapıdan giriyor.

“Ben de meclis kararına itiraz ediyorum,” diyor Süreyya. “Çocuklar adına. Yazılı olarak.”

Miran başını eğiyor. “Rıza kayda geçirmek zorunda.”

“Rıza’nın önüne kendim koyuyorum.”

Geçidin sonundaki merdivene yöneliyoruz. Dosyayı benden saklamıyor. Yine de önümde taşınan şey bir davet değil, kendi çocukları için çizdiği sınır.

*

Vakıf odasında masa olduğu gibi duruyor. Miran’ın tespihi, şartlarımın mühürlü asılları ve vakıf defteri aynı yerde. Süreyya hesap dosyasını masanın boş köşesine açıyor. Ben kapıya yakın duruyorum; cebimdeki mühürlü nüshaların ağırlığı, bu odada neye evet dediğimi unutmama izin vermiyor.

Bir sütunu işaret ediyor. “Bağ gelirinden çocuklara ayrılan pay burada. Yanındaki kesintiler yapıya gidiyor. Meclisin güvencesi diye başlıyor, konak gideri gibi işleniyor.”

Miran satırları inceliyor. Tespihine dokunmuyor.

“Bunun yetkisini kim veriyor?” diye soruyor.

“Dosyada meclis kararı yazıyor. Kapalı eki görmeden o sözün sınırını bilmiyorum.”

“Ben de görmüyorum,” diyorum. “O yapı kardeşlerim için güvenli deniyor, ama masrafını kim ödüyor, içeride kimin sözü geçiyor, hiçbirini öğrenemiyorum.”

Miran dosyanın boş bir sayfasını çeviriyor. “Rıza’dan kapalı eki ve bu hesabın dayanağını istiyorum. Çocukların payından çıkan tutarı işletme hesabına aktaracağım. Meclis karşı çıkarsa sorumluluğu benim.”

Süreyya, “Tutarı önce ayırın,” diyor. “Sonra itirazımı kayda veriyorum.”

“Öyle yapıyoruz.”

Ben hesabın altına inen küçük rakamları izliyorum. Kocamın ceketinden çıkan Sancaktar mühürlü senet evde, tezgâhın altındaki tel kutuda duruyor. Miran onun varlığını biliyor; burada gördüğümüz masraflarla ilgisi olup olmadığını ikimiz de bilmiyoruz. Bir kâğıdın mührü insanı korumuyor. Önce o mührün neyi sakladığını anlamak gerekiyor.

Süreyya başka bir sayfa açıyor. “Kapı giderlerini de ayırıyorum. Bunlar olağan bakım tutarlarının üstünde.”

“Gösterin,” diyor Miran.

Sayfanın üstündeki tarih, kulübedeki çizelgenin tarihiyle aynı. Süreyya’nın tırnağı bir satırda duruyor: bağ evinin yanındaki yapının kapı onarımı. Miktar, öteki aylık giderlerin birkaç katı.

“Saat de var,” diyorum.

Ödeme kaydının yanında öğleden sonra üçü kırk yazıyor. Az önce çizelgede gördüğüm saat zihnimde yerini koruyor: dördü on.

Miran satıra eğiliyor. Süreyya dosyayı masada açık tutuyor.

“Paket kapıdan dördü on geçe çıkıyor,” diyorum.

Süreyya ödeme saatine yeniden bakıyor. “Onarım bedeli üçü kırkta ödeniyor.”

Henüz kimin onarım istediğini, kapıda neyin değiştiğini bilmiyoruz. Ama yapının kapısı için para, paket alt kapıya varmadan çıkıyor.

“Yarım saat önce.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.