Sevkiyat avlusunda, eşimin ölümünden üç gün önce çıkan paketin karşısındaki boş teslim hanesine bakıyorum. Miran defterin öbür yanında duruyor. Satırda tarih ve mühür numarası var; paketi kimin aldığına dair hiçbir şey yok. Parmağımı boşluğa götürüyorum ama sayfaya dokunmuyorum.
“Alt kapının çizelgesi de var,” diyor. “Paket avludan çıktıysa oradan geçiyor.”
Siyah ipli gönderi şeridi defterin yanında kalıyor. Miran sayfayı açık bırakıp kapıya yöneliyor; ben de peşinden gidiyorum. Bağlardan gelen arabalar üst kapıyı kullanıyor. Alt kapıysa bağ evine çıkan taş yolun hemen önünde. Bir paket buradan geçiyorsa hangi yola saptığını oradaki nöbetçi görüyor. En azından ben öyle olmasını bekliyorum.
Hamza Demir, girişin yanındaki kulübeden çıkıyor. Miran çıkış kayıtlarını isteyince duvardaki tahta panoya uzanıyor. İki paslı mandalın arasından kalın bir yaprak çıkarıyor.
“Kaza gününden önceki kayıt,” diyor Miran.
Hamza tarihi buluyor. Ben paketin mühür numarasını söylüyorum. Parmağı satırda duruyor.
“Bu.”
“Kim götürüyor?” diye soruyorum.
“İşletmeden biri değil.” Hamza yaprağı bize çeviriyor. “Buradan geçen birine elden veriyorum. Bağ evinin yanındaki yapıya götüreceğini söylüyor.”
“Adını almıyor musunuz?”
Hamza cevap vermeden önce mandallardan birini yerine bırakıyor. Metalin tahtaya değen sesi, aramızdaki sessizlikte belirginleşiyor.
“Almıyorum.”
Satırın açıkta kalan bölümünde çıkış saati, mühür numarası ve yapının adresi var. Teslim alanın imzası yok. İşletmeden sorumlu birinin adı da yazmıyor.
Sevkiyat defterindeki boşluk artık başka türlü görünüyor. Paket sahibine ulaştırılmıyor; kayıtlı güzergâhtan çıkarılıyor. Hamza, o yapıya vardığına dair bir belge de görmüyor. Defterde biten iz, burada kısa bir süreliğine yeniden beliriyor, sonra yine kayboluyor.
“Kocam o çizelgeyi biliyor mu?” diye soruyorum.
“Bilmiyorum,” diyor Hamza. “O gün burada görmüyorum.”
Miran’a dönüyorum. “Bağ evinin yanındaki yapı şimdi kardeşlerimin alınacağı yer.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse bir günlük güvenliği oraya taşımak için acele etmiyoruz.”
“Etmiyoruz,” diyor. “Önce kapının kimlere açıldığını öğreniyoruz.”
Alt kapıdan sokağa çıkıyorum. Taş döşeme birkaç adım sonra daralıyor; bir yanda yüksek bağ duvarı, öbür yanda evlerin arka kapıları uzanıyor. Duvarın gölgesi yolun bir kısmını örtüyor. Burada bir arabayı çevirmek zor. Yaya geçen biriniyse üst kapıdaki tartıdan kimse görmüyor. Gözüm sokağın sonuna gidiyor; buradan seçebildiğim yer çok az.
Hamza eşikte kalıyor. “O kişi yürüyerek geliyor. Paketi de yürüyerek götürüyor.”
“Bu yoldan mı?”
“Buradan çıkıyor. Sonra köşeyi dönüyor. Ardını görmüyorum.”
Duvarın kıvrıldığı yere kadar yürüyorum. Yapı buradan görünmüyor. Yolda karşılaşacağımız biri de biz köşeyi dönene kadar girişten seçilmiyor. Baran ile Eren’i buraya getirmek için yalnızca yazılı bir güvence yetmiyor. Sokağın iki ucunu birden görmeye çalışıyorum; bulunduğum yerden bu mümkün değil.
“Güzergâhı kaydeden Rıza’ya bunu bildirelim,” diyorum.
Miran birkaç adım geride duruyor. “Bildireceğim. Sizin istediğiniz yere götürülmelerinden önce bu geçişi de denetleyeceğim.”
“Onlar bugün Zeliha’nın atölyesinde kalıyor. Yarın ne olacağını birinin ‘görmedim’ sözüne bırakamam.”
Hamza sesimi duyuyor. Savunmaya geçmiyor; kapı kanadını açık tutup sokağı işaret ediyor.
“Kayıtları ben tutuyorum,” diyor. “Ad sormam gerekiyor. Sormayınca olanı geri alamıyorum.”
Kendime dönüp aynı soruyu soruyorum: Paketi alanı bugün burada bulsam ne yapıyorum? Önce eşimin o paketle ilgisini soruyorum. Sonra neden bir Sancaktar mührünün onun ceketindeki senette bulunduğunu. Soruların sırası değişiyor ama hiçbiri eksilmiyor. Hamza’nın yüzüne yeniden bakıyorum; bana verebileceği başka bir ayrıntı olup olmadığını anlamaya çalışıyorum.
“Siz onu tanıyor musunuz?” diye soruyorum Hamza’ya.
“Yüzünü hatırlamıyorum. Şerit elindeydi. Paketin nereye gideceğini söyledi; ben de mühre bakıyorum.”
“Şeridi ona kim veriyor?”
Hamza başını sallıyor. “Onu bilmiyorum. Çizelgede de yazmıyor.”
Miran açık duran girişe bakıyor. “Bir daha böyle bir devir yapılmıyor.”
“Talimatı yazılı verin,” diyorum. “Sizin söylediğinizi duyan herkes yarın burada olmayabilir.”
“Yazılı vereceğim.”
Sokağın öbür ucundan bir el arabası geliyor. Geçebilmesi için duvara çekiliyorum; Miran yolun önünü boşaltıyor. Araba aramızdan geçerken konuşma kesiliyor. Dar sokakta tekerleklerin sesini dinliyorum. Hamza’nın o gün görmediği şeyleri onun yerine tamamlayamam. Ama gördüğünü eksiksiz kayda geçirebiliriz.
Kulübeye dönüyoruz. Hamza yaprağı panoya yeniden asacakken durduruyorum.
“Satırın tamamını görmek istiyorum.”
İçeride tek pencere var. Işık tahta panonun yarısına düşüyor; masanın öteki ucu gölgede kalıyor. Hamza yaprağı mandallardan çıkarıp masaya seriyor. Sağ kenarı, uzun süre aynı yerde sıkıştırılmaktan içe kıvrılıyor. Avucuyla düzleştiriyor. Ben de sütunların sonuna kadar açılmasını bekliyorum.
“Bu satırın bir nüshasını Rıza’ya verebilirsiniz,” diyor Miran.
“Verebilirim,” diyor Hamza. “Aslı burada kalıyor.”
Miran başıyla onaylıyor. Kaydı konağa taşımasını istemiyor. Rıza’nın tuttuğu ihlal kaydının birer nüshası bende, Miran’da ve Süreyya’da; bu çıkışa ilişkin belgenin de kimin elinde bulunduğu belli olmalı.
Sağ kenar açılınca sütun başlıkları ortaya çıkıyor. Saat. Mühür. Güzergâh. Teslim alanın adı. Son sütunun altına eğiliyorum. Dışarıdan baktığımda göremediğim bölüm tam da burası.
“Burayı neden boş bıraktınız?” diye soruyorum.
Hamza masanın öteki ucundan eğiliyor. “Boş bırakmadım.”
Parmağıyla ad sütununu gösteriyor. Harf yerine tek bir işaret var. Telkâri tezgâhında gümüş etikete bağladığımız ipi hatırlıyorum. Zeliha’nın son siparişi, eşimin sağladığı gümüş, sevkiyat avlusunda duran iki delikli şerit; hepsi aynı dar satıra sığıyor.
“Bunu siz mi çizdiniz?”
“Evet. Adını söylemeyince elindeki şeridi işaretliyorum. Sonra sorarım diye.”
“Soruyor musunuz?”
“Kapıdan çıkıyor.”
Miran hiçbir şey söylemiyor. Ben kayıttan başımı kaldırmadan soruyorum:
“Bana başından beri neden yalnızca boş teslim hanesini gösteriyorsunuz?”
“Alt kapı çizelgesini şimdi görüyorum,” diyor.
Buna inanıp inanmadığıma karar vermiyorum. Ad sütunundaki işaretin iki ucuna bakıyorum. Hamza bir ip çiziyor, ortasına küçük bir düğüm koyuyor. Paketi alanın adını yazması gereken yere.
Siyah ip.