İçeriğe geç

İkinci Gelin

Bölüm 14 · 4 dk okuma

İkinci Gelin

Bölüm 14

Teslim Gözü

“Yetmiyor,” diyor Zeliha. “Çünkü kutu için kesilmiyor.”

Kısa şeridi tezgâhın üzerine seriyor. Baran kutuyu bir kez daha yanına koyuyor; gümüşün iki ucu, kutunun köşelerine bile ulaşmıyor. Arada kalan mesafeyi hepimiz görebiliyoruz.

“Peki ne için?” diye soruyorum.

Zeliha, son siparişten kalan örneklerin arasından dar bir kâğıt kılıf çıkarıyor. Şerit, kılıfın enine tam dolanıyor. İki deliği üst üste getirince siyah ipin geçeceği yer açılıyor.

“İsteyen kişi buna ‘evrak kılıfı’ diyor,” diyor. “Kısa olmasını da özellikle söylüyor. Kutunun içindekine değil, yanında giden düz bir gönderiye bağlanıyor.”

Eren kâğıdın ağzına eğiliyor. “Niye ayrı gönderiyor?”

“Bilmiyorum. Ama kutunun bağı çözülmeden içinden şerit alınmıyor. Demek ki bu, kutuya sonradan takılan bir etiket değil.”

Söz, atölyenin ortasında kalıyor. Kocamın ceketindeki senet evde, tezgâhın altındaki tel kutuda duruyor. Bu kılıfın içinde ne taşındığını bilmiyorum; sırf aklım oraya gidiyor diye bildiğimi söylemeyeceğim. Yine de düz bir evrakın kutudan ayrı tutulmasının nedenini düşünmeden edemiyorum.

“İnce bir gönderi,” diyorum. “Kutuyla aynı kayda girmesi gerekmiyor mu?”

Baran, “Alt kapıdaki teslim kaydında yalnızca bir kişinin adı eksik değil,” diyor. “Gönderinin devamı da görünmüyor.”

Zeliha kılıfı bana uzatmıyor; ölçüsünü görebileceğim bir yere bırakıyor. “Bunu yanınıza alın. Benim örneğim. Asıl şerit sevkiyat avlusunda.”

Örneği alıyorum. Zeliha’nın gümüş teli parmağıma dolaşıyor; fark edince ucunu yavaşça yerine bırakıyorum.

“Biz de geliyoruz,” diyor Eren.

“Hayır. Oraya götürülmeniz isteniyor zaten.”

“Sen gidiyorsun.”

“Ben kapının dışına gidiyorum. Siz burada kalıyorsunuz.” Baran’a dönüyorum. “Atölyenin önünden ayrılmayın. Eren’in cebindeki mesaj da sizde kalsın.”

Eren itirazını yutuyor. Baran, sokağa açılan kepengin aralığını kontrol ediyor. İkisine bakınca kararımın onları ikna etmediğini görüyorum; yine de oldukları yerde kalıyorlar.

Zeliha, “Dönüş yolunu aynı sokaktan seçmeyin,” diyor. “Çarşıdan çıkan kestirme, alt kapının önüne düşüyor.”

Onun söylediği yolu değil, taş merdivenlere açılan dar geçidi seçiyorum.

Atölyeden çıktığımda akşamüstü ışığı evlerin arasına sığmıyor. Merdivenin başında Miran duruyor; atölyeden ayrılırken gittiği yönün tersinden geliyor. Elinde bir şey yok.

“Kardeşleriniz?” diye soruyor.

“Zeliha’nın yanında. Onları götürmeden dış kapıyı görmeye gidiyorum.”

“Ben de oraya yöneliyorum. Bağ yolunda değil, üst sokakta yürüyelim.”

Birlikte yürümeye başlıyoruz. Aramızda iki kişinin yan yana geçebileceği kadar yer var; bir yük arabası yaklaşınca ikimiz de ayrı taş basamaklara çekiliyoruz. Arabanın tekeri, aşağı inen yolu kapatıyor.

Miran, sürücüye seslenmiyor. Araba geçene kadar bekliyor. Ben de basamağın üzerinde durup alt sokağı gözlüyorum.

“Ödeme emrinde onarımın yeri yazmıyor,” diyorum. “Yalnızca kapı yazıyor.”

“Dışarıdan görünüyorsa bakacağız. Görünmüyorsa Hamza’dan işin nereye yapıldığını soracağız.”

“Rıza’nın adını taşıyan emir için mi?”

“Evet. Adını oraya kimin yazdırdığını da soracağız.”

Elimdeki boş örneği gösteriyorum. “Kısa şerit bunun için isteniyor. Kutuyu sarmıyor.”

Miran yürümeyi kesiyor. Yaklaşmıyor; durduğu yerden ölçüsüne bakıyor. “Evrak mı?”

“Öyle adlandırılıyor. İçine ne konduğunu bilmiyoruz.”

“Kapalı ek olabilir.”

“Olabilir,” diyorum. “Meclis tutanağının aslını görmeden buna isim koymayalım.”

Yokuşun sonunda bağ evi görünüyor. Yanındaki yapı, sokağa değil alçak bir avlu duvarına dönük. Buradan ana girişe giden yol açık; duvar dibindeki patika ise yalnızca tek kişiye yer bırakıyor. Kardeşlerimi o patikadan geçirmeyi kabul eden şartların mühürlü nüshaları yanımda. O şartları kendim yazıyorum, ama yolu ilk kez şimdi görüyorum. Kâğıt üzerindeki açıklıkla önümdeki dar geçit birbirine benzemiyor.

“Bu patikayı güvenli diye kim gösteriyor?” diye soruyorum.

“Meclise giden öneride böyle geçiyor,” diyor Miran. “Ben denetlemeden çocukları da kardeşlerinizi de burada tutmuyorum.”

Çocuklarından söz edince sesi sertleşmiyor. Yalnızca adımlarını yavaşlatıyor; önden gidip benim yerime karar vermiyor.

Duvarın köşesinde duruyorum. “Önce dışarıdan bakıyoruz. İçeri girme konusunda anlaşmıyoruz.”

“Anlaşıyoruz,” diyor. “Dışarıdan bakıyoruz.”

Bağ evinin yanındaki yapıya vardığımızda ana kanadın kilidi yerinde duruyor. Yeni metal orada değil. Taş sövenin bel hizasındaki küçük açıklığın çevresine ince bir çerçeve oturtuluyor. İç tarafta sürgülü bir kapak görünüyor; dışarıdan itilen düz bir kılıf, kapağın altından içeri geçebiliyor.

“Onarılan yer bu,” diyorum.

Miran çerçevenin kenarındaki yeni harca bakıyor. “Kilide dokunulmuyor.”

Boş örneği açıklığın önüne tutuyorum. Genişliği yetiyor. Bir numune kutusu buradan geçmiyor; kâğıt kılıf ise taşın içine açılan dar yola sığıyor. Elimi geri çekiyorum. İçeri hiçbir şey bırakmıyorum.

“Alt kapıda teslim alanın adı yazmıyor,” diyorum. “Burada da içeri alınanı kaydeden kimse görünmüyor.”

“Bu gözün kullanılması, gönderinin buraya ulaştığını tek başına kanıtlamıyor.”

“Haklısınız. Ama kayıt tutulmadan içeri aktarılabileceği bir yer var.”

Miran ana girişe doğru bakıyor. “İçeride kapağın nasıl açıldığını görmemiz gerekebilir. Şimdi girebiliriz.”

“Ben girmiyorum.”

“Size yol açtırabilirim.”

“Yol açtırmanız mesele değil.” Kâğıdı katlamadan avucumda tutuyorum. “Kardeşlerimi buraya alma şartı hâlâ yürürlükte. İçeride bulunursam, bu yapıyı onlar için uygun buluyormuşum gibi gösterirsiniz. Ben uygun bulmuyorum.”

“Öyle göstermiyorum.”

“Başka birinin göstermesine de izin vermiyorum.”

Miran ana girişten uzaklaşıyor. “Tamam. İçeri girmiyoruz. Kardeşleriniz için de bu yolu güvenli saymıyorum.”

Bu kez söylediğiyle yetinmiyorum. “Yazılı kayda da böyle geçsin.”

“Geçsin.”

Çerçevenin altındaki taş sövede ince bir sürtünme izi seçiyorum. Harç yeni; iz onun hemen yanında, eski taşın üstünde. Kılıfı kenara alıp Zeliha’nın tezgâhta gösterdiği iki delik arasındaki mesafeyi parmaklarımla ölçüyorum. Sövede aynı aralıkta iki küçük takılma noktası var.

Miran eğilmeden, durduğu yerden soruyor: “Ne görüyorsunuz?”

“Kısa şeridin nereye takılabileceğini.”

Gümüş, kâğıdın çevresine dolanıyor; iki delik ise taşta iz bırakan noktalara denk geliyor. Kılıf geçerken şerit burada tutulabiliyor. Dışarıdaki biri onu çekip alabiliyor, içerideki gönderi yoluna devam ediyor.

Miran’a taşı gösteriyorum.

Şeridin yeri burası.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.