♣️♣️♣️
İnsan o kadar aciz bir varlıktı ki, her şeyi yönetebileceğini sanırdı. İnsan o kadar acizdi ki, her şeyi bildiğini düşünürdü. Her şeyi bildiğini iddia eden insanlar, genelde hiçbir şey bilmeyen insanlar olurdu. "Ben çok akıllıyım!" diyen insan en salak olanı olurdu. Hepimiz hayatı yaşadığımızı zannediyorduk ama büyük bir yanılgının içindeydik.
Hayat bizi yaşıyordu.
Hiç yaşadığın bir olaydan sonra, keşke geçmişe dönebilsem de düzeltebilsem dediğin oldu mu? Hepimizin olmuştur. İnsan önce geçmişe dönemeyeceğini kabul etmeli. Geçmişte yaşanan hiçbir şeyi düzeltemeyiz, kendi doğrumuza uyduramayız. Herkesin bir hikayesi var. Keşkeleri var, iyi kileri var... Bu yazıyı okurken, aklına yaşadığın en kötü hatırayı getir. İlk gün ki gibi acıtıyor mu? Hayır, acıtmaz. Şunu bil ki, hayat sana kaldıramayacağın hiçbir yükü taşıtmaz. Sen tırnağının kırılmasına ağlarsın, bir başkası kolunun kopmasına çıtını çıkarmaz... Hayat böyledir, adil bir yarışın içinde olmadığını düşünsen de aslında adil bir yarıştasın. Senin kolunun kopması, bana tırnağım kırılmış kadar hafif gelebilir. Tam tersi benim tırnağımın kırılması, sana kolun kopmuş gibi hisettirebilir. Herkesin acısı kendinedir. Herkes en büyük dert kendinde sanır ama hayat herkese gücü kadar dert verir.
Unutma ki, hayatta düşeceksin ama mesele hiçbir zaman düşmen olmayacak. Asıl mesele ayağa kalkıp kalkamayacak olman...
Ayağa kalk. Hayat şuan en çirkin yüzüyle sana baksa bile yarın gülümseyip gülümsemeyeceğini bilmiyorsun. Dün dündü, bugün bugün ve yarın da yarın. Hiçbirini birbiriyle kıyaslayıp, kendince doğrular edinme. Hayat tüm doğrularını unutturur sana...
Her gecenin bir sabahı var. Sen ister iste, ister isteme güneş doğacak. Kalk ve hayatı yakala...
♣️
Kim bilir, kaçıncı arayışım bu...
Benden kaçan mutluluğumu.
Nerede belli değil...
Kim bilir, kaçıncı arayışım bu...
Kaybettim her bulduğumu.
Kader bana dost değil...
Kader bana dost muydu? Bunu hiçbir zaman bilemeyecektim. Kader iki yüzlüydü. Bir gün bana gülüyor, diğer gün sırtımdan bıçaklıyordu. Bunu ben ölene kadar yapmaya devam edecekti. Kaderin dostluğu çok güzeldi ama düşmanlığı da çok beterdi. Kaderi değiştiremezdik, ne kadar çabalarsak çabalayalım kaderi yeniden yazamazdık. Geleceği bilemez ve planlayamazdık. O yüzden bir şeyleri çok düşünmeye gerek yoktu aslında, su akıp yatağını bulacaktı. Bizim ne suyu durduracak gücümüz vardı, ne de yatağın yerini değiştirebilecek aklımız.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Baran'ın hediyesi elime ulaşalı bir saat olmuştu, gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya yüz tutarken aynı şarkıyı tekrar tekrar dinliyordum. Bana pikapı hediye etmesini hiç beklemiyordum ve çok şaşırmıştım. Beyza yorgun olduğu için çok üstüme gelememişti. Kimden geldiğini bilmiyor gibi davranmıştım, inanmış mıydı bilmiyordum. En yakın arkadaşıma bile yalan söyleyecek hale gelmiştim. Ona eğer dün Baran ile yatta olduğumu söyleseydim, muhtemelen beni boğazlardı. Belki ona sonra söylerdim ama o gece bu gece değildi.
Baran'a bir teşekkür mesajı göndermiştim ama tabii ki bana dönmemişti. Madem beni kiralayıp, kumarhaneye gelmeyecekti neden kiralamıştı? Günlerdir asıl sorgulamam gereken şeyi bulmuştum. Baran beni neden kiralamıştı?
Yok mu bir soru sormayan?
Yarını olmayan, güneşi doğmayan...
Bir yolun yolcusuyum, dokunma.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Ona tekrar mesaj atsam acaba cevap verir miydi? Uyanık olup olmadığını bile bilmiyordum. Şansımı denemek istedim, hem de sorumun cevabını gerçekten çok merak ediyordum. Yanıma uğramayan uyku, bu soruyu düşünüp duracağım için hiç uğramazdı.
"Madem kumarhaneye gelmeyecektin, beni niçin kiraladın?"
Mesajı yazıp gönderdikten sonra, bir dal sigarayı dudaklarıma yerleştirdim. Masanın üzerinde duran zippoyu elime aldım ve ateşledim. Ateşe bakmak akıl işi değildi, bunu bana Baran söylemişti. Haklı olabilir miydi? Ateşe bakmak aslında bir çok durum ile eşleşebilirdi. O bakmamamız gereken ateşlerin büyüsüne kapılırsak, adımlarımızı kontrol edemeyip yanabilir miydik?
Sanki bir yangın içimde,
Külleri savrulan, yakılan, yıkılan dünyamda...
Artık bir yer yok bana.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Düşüncelerim iş telefonuma gelen bildirim sesi ile bölündü. Hiç beklemediğim için istemsizce irkilmiştim.
"Seni kiraladığımı nereden çıkardın?"
"Nasıl yani, bana senin kiraladığını söylediler."
"Kendine bu tabiri nasıl yakıştırıyorsun?"
Attığı mesaj, beynime ok gibi saplandı. Ne diyeceğimi bilemedim. Yazıp yazıp, sildim. Bir türlü doğru cevabı bulup, gönderemedim.
Diğer mesaj, tekrar ondan geldi.
"Evet ben bir kiralama yaptım ama seni değil, taşını."
"Nasıl yani?"
"O taş bana kumarda şans getiriyor ama sahibi olmadan bir işe yaramıyor."
Tabii ya, Baran'ın derdi ben değildim. Sitrin taşıydı. İlk yanına gittiğim gün, kaybettiği sırada taşımla tanışmıştı ve kazanmıştı. İkinci gün, yine aynısı olmuştu ve bu sefer taşı benden izinsiz almıştı. Diğer gün, taşın ben olmadan işe yaramadığını vip kumar odasında deneyimlemişti ve benden sitrin taşına enerji vermemi istemişti. Bana ilk gün söylemişti, eğer kazanırsa ondan çekeceğim olduğunu. Güzel tesadüfler ile onu kendime bağlayacağıma, taşa bağlamıştım. Bu da bir şeydi tabii.
"Mesele taş değil, benim enerjim."
Tabii ki cevap gelmedi. Ondan beklenmeyecek kadar mesaj atmıştı zaten, ben de daha fazla üstelemedim.
🎶🎶🎶
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
♣️
"Taş kadın!" diyen tanıdık ses ile arkamı döndüm. Turgut beyi karşımda görmeyi beklemiyordum. İstemsizce gözüm yanında Baran'ı aradı ama başka bir ekiple gelmişti.
"Aaa," dedim sahte sevinçli bir şaşırmayla. "Hoş geldiniz, Turgut bey. Ne zamandır yoksunuz, gözümüz yollarda kaldı."
Turgut bey, Baran'ın masasına gittiğim ilk gün kumar oynayan adamlardan biriydi. Her zaman ki pavyon sahibi gibi takım elbisesi ışıl ışıldı. Bugün gri bir takım elbise tercih etmişti, jöleli saçları ve tespihi ile birlikte tüm maçoluğuyla buradaydı.
"O güzel gözlerinizi yollarda bırakmak istemezdim." diyerek elimi avuçlarının içine alarak kendince nazik bir şekilde öpmeye çalıştı. Bunu yaparken pis gözlerini, gözlerimden ayırmamıştı. Şuan muhtemelen dışarıdan çok seksi göründüğünü ve beni etkilediğini falan sanıyordu. "Bugün bana eşlik etmeye ne dersiniz?"
"Büyük bir zevkle."
Turgut bey'in uzattığı koluna girerek, kumar masasına doğru ilerledik. Bu adam ile vakit geçirmek hiç eğlenceli değildi ama genelde yüksek bahis koyan bir adamdı. Bana iyi para kazandırabilirdi.
Masaya varıp, sandalyelere yerleştiğimizde bana dönüp "Taşınız nerede?" diye soran Turgut'a baktım. O taşı asla onun için kullanmazdım.
"Malesef, yanımda değil. Geleceğinizi bilsem getirirdim." dedim dudaklarımı büzerek yalancı bir üzüntüyle. Sonra hemen bakışlarımı yaramazlaştırdım. "Mesele taş değil, benim."
"Haklısınız, Mehir." Birine sizli bizli konuşuyorsa, ismimin sonuna hanım eklemesi gerekiyordu ama o bunu bilmeyecek kadar kendini geliştirmemiş bir adamdı. Parasıyla adam olan heriflerden biriydi.
Oyun başladığında bahisi küçük koymuştu. Hemen kolunu sıkıp, kulağına yanaştım. "Size inanamıyorum, beni masanıza bunun için mi davet ettiniz? Sizin gibi bir adam sadece bu kadar mı bahis koyabiliyor?"
Turgut ona yaklaşmam ile bakışlarını iyice pisleştirerek, beni süzdü. "Seni zilli, batıracaksın beni."
Normal bir zaman diliminde olsak, bana zilli demesiyle eş zamanlı suratına tokatı yerdi. Tabii biz normal bir zaman diliminde değildik. Kumarhanedeydik ve burada ben Mihri değildim, Mehir'dim. Bu yüzden onun bu cümlesine kahkaha attım.
Tam istediğim gibi bahisi hatrı sayılır bir miktar ile yükseltince, keyiflendim. Yanımızdan geçen bir garsonu durdurdum ve masaya sordum. "Ne alırsınız beyler?"
Herkes siparişini verirken, ben de yalandan alkollü bir kokteyl istedim. Garson siparişleri elindeki tablete işlerken bana alkolsüz getirmesi gerektiğini biliyordu. İş başındayken, içmemiz yasaktı. Zorunda kalmamız ve özel vip kumar odaları hariç ortak alanda alkol tüketmememiz en sağlıklısıydı. Sarhoş olmamalıydık ve ben bu kuralı sadece Baran için çiğnemiştim.
Oyun iyice alevlenirken, ben işimi yapıyordum. Turgut'a cilve yapıyor, bahis için onu gazlıyordum. Masada benden başka kız olmadığı için, diğerlerinin yancısı olmamama rağmen onları da keyiflendirmek için şakalar yapıyordum.
Her şey gayet normal ve iyi ilerliyordu. Ta ki Baran'ın kapıdan girdiğini görene kadar. Bana pikapı hediye etmesinin üzerinden 4 gün geçmişti ve o 4 gün üstüne ilk kez kumarhaneye gelmişti. Telefonda bile olsa hiç iletişime geçmemiştik. Bir gece yine sahilde yürüyüş yaptığımda, ortak olduğu marinanın oraya gitmiştim ama onu görmemiştim. Eğer marinanın içerisindeyse de bilmiyordum çünkü oraya giremezdim. Güvenlik marinaya gelen herkesi içeriye sokmuyordu tabii ki. Oraya neden onu görme umuduyla gittiğimi ben de bilmiyordum. Otelden çıkarken, tek amacım yürüyüş yapmaktı aslında.
Baran, gelmesini en beklemediğim gün kumarhaneye gelmişti. Kiralamanın süresi pikapı bana hediye ettiği gün bittiği için, Turgut'un yanından kalkıp onun yanına gidemezdim. Şuan bu masanın oyunu devam ediyordu. Zaten neden onun yanına gidecektim ki?
Baran ve Murat, iki korumasıyla benim görüş alanımdaydı fakat aslında onlardan uzaktaydım. Baran beni görmemişti. Beyza, Murat ile işi bayağı ilerlettiği için yanlarına gitti. Murat ile samimi bir şekilde selamlaşıp, Baran'ın elini sıktı. Üçü beraber, onları beklediğini tahmin ettiğim bir masaya doğru ilerlerken gözlerimi bir dakika Baran'dan ayıramamıştım. Masaya yerleştiklerinde, Baran'ı sağ profilinden görebiliyordum. O beni hala görmemişti.
"Tatlım, burada mısın?" diyen Turgut ile gözlerimi Baran'dan almak zorunda kaldım. "Daldın gittin."
"Ah, pardon." dedim yalancı bir mahçubiyet ile. "Ne demiştin?"
"Bir anda sessizleştin, ne güzel sohbet ediyorduk." dedi Turgut, biraz bundan rahatsız olmuştu. "Mehmet sana nereli olduğunu sordu."
"Mersinliyim."
Mehmet denilen adam, "Demek Mersin, benimde ortağım oralı. Daha bir hafta önce Mersindeydim, önemli bir iş için..."
Mehmet'in sesi, Baran'ın yanına bizim kızlardan birinin oturduğunu gördüğüm an benim için kesilmişti. Sesi geliyordu fakat ne dediğini anlamıyordum. Tek düşündüğüm, Baran'ın yanına oturan kızdı.
"Kime bakıyorsun sen?" diyen Turgut'un sesiyle irkildim.
"Kimseye bakmıyorum," dedim sesimi minik bir öksürük ile düzelterek. "Kusura bakmayın, ne diyordunuz?"
"Mehmet sana Mersin'in neresinden olduğunu sordu."
Bunu hiç düşünmemiştim, bildiğim tek yeri söyledim.
"Tarsus."
♣️
"Adamlara asla ve asla duygusallık beslemek yok. Aşık olmayı aklınızın ucundan bile geçirmeyin. Bu adamlar genelde tehlikeli, eli kanlı adamlar. Çoğu pisliğin teki. Karıları var, çolukları çocukları var. Tabii ki size bekarım, oyum buyum diye bir sürü yalan sallayacaklar. Bir gün size yanaşıp, ertesi gün arkadaşınıza yanaşacaklar. Başka kumarhaneye gidip, başka kadınlar için para yatıracaklar. Hepsi pislik. Bu işte duygusallığa yer yok. Sizi avlayacağını sanan avcılar gibi davranacaklar. Ava giderken onları avlamanız lazım. Onlar sizi sikmeye çalışırken, sizin onları sikmeniz lazım. Başta tüm kızlarıma bu konuşmayı yaparım, kimisi gidip adamın altına yatarak kazanır kimisi ise zekasıyla ve ulaşılmazlığıyla. Ben o kızlarıma hayranımdır. Aptal olmayan zeki kızlarım."
Kumarhanedeki giyinme odamızın balkonunda oturmuş sigara içerken, Ferhunde hanımın cümleleri beynimde geziniyordu. Baran'ın yanına bizden birinin oturduğunu görünce, istemsizce rahatsız olmuştum. Neden rahatsız olduğumu bilmiyordum. Turgut'a başımın çok ağrıdığını ve ilaç alıp geleceğimi söyleyip, odaya kaçmıştım.
Ben aptallık yapıyor olabilir miydim? Duygusallık katmış olabilir miydim? Baran'ın üzerimdeki etkisi yok sayılamayacak bir şekilde ortadaydı ama bu etkinin sebebi neydi? Ondan hoşlanmış mıydım? Hayır, benim bir sevgilim vardı ve sevgilimi seviyordum. Peki o zaman neden Baran'ın yanına birinin oturması beni rahatsız etmişti? Buna cevap bulamıyordum. Aslında bir seçenek vardı, o da para. Baran kumarhane için önemli bir adamdı. Tam bir kumarbazdı, çok oynuyor ve büyük bahisler yatırıyordu. Onu bu yüzden kaybetmek istemiyordum. Bir şeyler yapmalıydım ve onu kendime bağlamalıydım.
"Adam çok yakışıklı ya!" diyerek odanın kapısı gürültüyle açıldı, gelen kimdi bilmiyordum. Balkonda olduğum için görmemiştim. Sigaramı içmeye devam ettim, yalnız kalmak istiyordum.
"Buse sağ olsun, sayesinde masaya oturabildim." dedi gelenlerden biri. Beyza'nın takma adını duyunca kulağımı kabarttım. Gelen kişi, Baran'ın yanına oturan kızlardan biri olabilir miydi?
"Evet ya, çok yakışıklı. Hele o mavi gözleri...Ferhunde hanımda çok önemli biri dedi eğer adamı düşürürsem paraya para demem! Sadece biraz soğuk bir adam."
Artık odaya gelen kızlardan birinin, Baran'ın masasına giden kız olduğundan emin olmuştum. İstemsizce ayaklanıp, balkondan odaya geçtim. Kızlar beni görmeyi beklemedikleri için şaşırdılar, aralarından biri meraklı gözleriyle beni süzdü.
"Aaa, Mehir burada mıydın? Seni gördüğüm iyi oldu." diyen kıza baktığımda Baran'ın yanına oturan kız olduğunu hördüm. "Tanışmamıştık henüz, ben Kader."
Dostane bir şekilde uzattığı elini sıktım. "Mehir ben, tanıştığımıza memnun oldum."
"Aslında benim sana danışmak istediğim bir şey var."
"Nedir?"
"Baran beyin masasındaydım az önce, birazdan yine gideceğim. Baran bey seni kiralamıştı. Biraz soğuk bir adam acaba bana biraz taktik verebilir misin? Çok zengin ve bir şekilde onu kendime bağlamam gerekiyor."
Kaşlarımı çattım, benden taktik istemesini saçma bulmuştum. Yine Mehir ve Mihri arasında sıkışıp kalmıştım. Duygusallık kattığımın farkındaydım ama buma engel olamıyordum. Bu duygusallığı niye kattığımı da bilmiyordum. Bir ilgi görüp, bunun peşinden gittiğimi düşünmek saçma olurdu çünkü adam benimle ilgilenmemişti. Benim şuan yaptığım işte duygusallığa yer yoktu, Kader'in benden taktik istemesinde absürt bir durum yoktu. Buranın işleyişi böyleydi.
Kendimi küçük bir öksürme ile boğazımı temizleyerek düzelttim. "İnan verebilecek bir taktiğim yok, Baran bey biraz soğuk. Biz de çok anlaşamadık."
Yalan söylememiştim. Çok anlaştığımız söylenemezdi ve soğuk bir adamdı.
Odanın kapısı açılınca hepimiz kafamızı gelen Ferhunde hanıma çevirdik. "Kızlar, burada ne yapıyorsunuz? İş başına hadi." dedi ve ellerini bizi teşvik etmek için çırptı. "Çok önemli bir misafir daha ağırlayacağız bugün."
"Ben boştayım." dedim hemen. Çalışmam gerekiyordu yoksa para kazanamayacaktım. Adlandıramadığım bu duygusallığı bırakmalıydım.
Ferhunde hanım sorgulayıcı gözlerle baktı. "Baran beyin masasına değil misin?"
"Hayır, Baran bey ile bugün Kader ilgileniyor."
"Peki." dedi çok kurcalamadan ama yüzüme bakıp, duygusallık aradı. Ferhunde hanım için önemli müşterileri kim düşürürse kârdı ama bir müşteri için birbirimize fesatlık yapmamız onun için iş içinde prosofosyonel olamamanın göstergesiydi. Bize hep söylediği şey, bizim çalışma arkadaşı olduğumuz ve müşterilere duygusallık besleyip birbirimize içten içe düşmanlık beslememezdi.
Yüzümde her hangi bir duygusallık göremedi, göstermedim. Bu cahillik olurdu ve ben Mehir olarak işimde yeterince profosyoneldim. Baran garip enerjisi ile biraz dengemi bozsa bile kendimi toparlayacaktım ve saçmalamayı bırakacaktım.
"Gelen önemli misafirimiz Emir Madenci." diye devam etti Ferhunde hanım. "Babası İlyas bey, yer altı dünyasında çok önemli bir isimdi. Bir sene önce hayatını kaybetti. Emir bey, yurt dışındaydı. Ne zamandır Türkiyede değildi. Şimdi babasının yerini almaya gelmiş olmalı. İlk kez bir kumarhaneye geldiğini duydum. İyi bir izlenim kazandırırsak, daimi müşterimiz olur belki."
♣️
"İşte orada. Beyaz gömlekli olan." Ferhunde hanımın gösterdiği masaya baktım. Renkli kumar masasının etrafında oturan adamlardan tek renkli olan, Emir Madenciydi. Koyu saçları ve simsiyah gözlerine inat, beyaz bir gömlek giymişti. Yüzü temiz bir adamdı. Yüzüne baktığımda burada ne işi olduğunu sorgulayacağım kadar temiz yüzlüydü.
"Gerisi sende."
Ferhunde hanım, yanımdan uzaklaştığında derin bir nefes aldım. Gözlerim koca kumarhanede gezindi ve Baran'ın oturduğu masayla buluştu. Anlık olarak göz göze geldik ve vücuduma bir elektrik yayıldı. Yanında Kader vardı ve bugün Baran'a eşlik eden oydu. Onun yancısı olmamak benim için bir yandan iyiydi. Profosyonel davranamıyordum ve bu durum iyiye gitmeyecekti, bu kesindi. Kötü yanı neydi bilmiyor muydum, kestiremiyordum ama muhtemelen içten içe önemli bir adamı kendime bağlama isteğinin hırsını yaşıyordum. Baran'ı bağlamak çok para demekti ve ben muhtemelen bu ihtimali istediğim için, bu adama bu kadar çekilmiştim.
Gözlerimi kasvetli koyu mavilerinden alarak adımlarımı Emir beyin yanına doğru atmaya başladım. Bu kumarhanede bir amacım vardı ve bu amacı unutmamalıydım. Kendim ve annem için yeteri kadar parayı biriktirdikten sonra hayatımı kuracaktım, adımlarımı bunun için atıyordum. Kaderin bana dost olduğunu sandığım bu dönemde, düşmanlık göreceğimi bilemezdim. Hayatın cilvesiyle baş edebileceğimi sanacak kadar ahmaktım ve bunun cezasını çekecektim. O zaman geldiğinde aynada tanıyamadığım Mihri'ye soracaktım; bilebilseydim böyle olacağını bu adımları atar mıydım? Bunun cevabı kabak gibi ortada olacaktı.
"Hoş geldiniz beyler," diyerek masaya sesimi duyurduğumda bakışları üzerime toplamıştım. "Oyun nasıl gidiyor? Size eşlik edebilir miyim?"
"Tabii." dedi adamlardan biri ve bana elini uzattı. "Kasım ben."
Elini sıktım. "Mehir."
Masaya yerleşirken, Emir'in sesi duyuldu. "Mehir... Nedir anlamı?"
Bakışlarımı asıl hedefime çevirip, nazikçe gülümsedim. "Ay parçası." dediğimde dudakları beğenti ile kıvrıldı. Bir şekilde akılda kalıcılık bıraktığımı düşünerek, sevindim. Geleceği bilebilseydim, yine buna sevinir miydim?
Kader ne kadar kontrol edilemese bile bir şekilde aslında bizim ektiklerimiz ile şekillenirdi. Hayatın bizi nereye sürükleyeceğini bilemezdik ama sürüklendiğimiz yerdeyken adımlarımızın bizi buraya getirdiğini veya buna sebep olduğunu görürdük. İşte insan o zaman geçmişe dönmek isterdi, keşkelere tutunurdu. Keşke derdi... keşke o adımı atmasaydım. Benim keşkelerimden biri şuan hissetmesem bile, tam olarak bu günüm olacaktı. Keşke diyecektim... keşke bu masaya gelmeseydim.
Oyun gayet hareketli ilerlerken, keyfim yerindeydi. Masada benden başka yancı yoktu ve herkes yiyip, içiyordu. Bahisler yüksekti ve bu da bugünümün kazancının yüksek olacağını gösteriyordu. Keyfimi Baran'ın enerjisi bile bozamıyordu, kendime gelmiştim. Arada bakışlarım onun masasına kayıyordu tabii ki. Dikkatli bir şekilde oyununa odaklıydı ve çevreyle pek ilgilenmiyordu. Beni bu masaya gelirken görmüştü ama bir daha gözlerini gözlerimle buluşturmamıştı bile. İlk Kader'i onun yanında gördüğümde bocalasamda, giyinme odasında kendime gelmiştim. Kumarhaneye geri çıkıp, bu masaya oturduğumda ona çekilen enerjimi toplarlayabilmiştim. Masaya koyulan yüksek bahislerinde bu toparlanmamda büyük payı vardı. Her bahis, geleceğimi inşaa ediyordu ve hatrı sayılır bahisler olduğu için keyifliydim. Üstelik Emir eğlenceli biriydi, somurtkan bir adam değildi. Masadaki herkes öyleydi.
"Sakın o hareketi yapma Emir." dedi adının Lütfü olduğunu öğrendiğim adam. Yüzünde yalancı bir kızgınlık vardı, Emir'in ortaya vurduğu kart ile sinirle nefesini verdi. "Biliyordum bunu yapacağını."
Emir gururla göğsünü kabartıp, "Bugün şanslı günümdeyim, Lütfü abiciğim." dedi. Yüzünde haylaz bir çocuğun ifadesi vardı. "Türkiyeye dönüşümün hediyesi olsun bu. Tekrarlayalım."
Herkes ayaklanırken, el sıkışan Lütfü ile Emir birbirlerine ima ile baktılar. Lütfü, "Seni aramızda daha sık göreceğimiz için mutluyuz." dedi ve gururla baktı. "En kısa zamanda işleri konuşalım. Babanın yadigarını en iyi şekilde taşıyacağından eminim."
Emir teşekkür edercesine başını eğdi. Herkes masadan toparlanırken, geriye sadece Emir ve ben kalmıştık. Ayaktaydık, vedalaşmak için elimi uzattım. "Sizi kumarhanemizde de daha sık görmek isteriz."
Gülümsedi ve elimi tuttu. "Geleceğimden emin olabilirsin." dedi ve elimi çevirip tersini nazikçe öptü. Bunu yaparken siyah gözlerini, ela gözlerimden bir saniye ayırmamıştı. "Görüşmek üzere, Mehir hanım."
♣️
Kıbrısa dair en ait hissettiğim yer, ilk gün yerleştiğimiz odanın balkonuydu. Buradan gökyüzünün en sevdiğim halini izleyebiliyor, günün başlangıcına şahitlik edebiliyordum. Bu balkon saatlerce otursamda beni sıkmıyor ve bunaltmıyordu. Oturduğum sandalyede sigara içerken, Mehir olabiliyordum. Kendimi dinleyebiliyor ve kendim ile sohbet edebiliyordum.
"Kıbrısa gelirken böyle bir kumarhanede çalışacağımızı tahmin edebilir miydin?" diyen Beyza'ya çevirdim bakışlarımı. Benim gibi o da kendi yarattığı kişilik ile benliği arasında sıkışıp kalıyordu ve yine benim gibi kendini bulabildiğim tek yer bu balkondu.
"Sen edebilir miydin?" diyerek gülümsedim. Ortada gülünecek tek bir şey vardı, o da kaderin cilvesiydi. Bu işe başlamadan önce tahmin edemeyeceğimiz bir şey de, depresifleşeceğimizdi. Oysa ki meraktan ve parasından başladığımız bir işti ama bizi sanki büyütmüştü. Hayatımızı bir şekilde devam ettiriyorduk bundan öncesinde. Başarılı hukuk öğrencileriydik, geleceğin avuktları hatta belki de savcılarıydık ama şuan da yasa dışı bir iş yapıyorduk. Kıbrısta kumar legal olsa bile, bizim mesleğimiz için yüz karartıcı bir konumdaydık. Kumarhaneye adım atarken, şuan ki attığımız adımların sonuçları karşımıza çıkar mı diye hiç düşünmemiştik. Gelecek hayallerimizin haricinde bizi büyüten şey, kazandığımız paralar olmuştu.
Bir şekilde hayatımız devam ediyordu dediğim gibi. Beyza maddi sıkıntılarıyla ve ben de babamla çocukluğumdan beri anlam veremediğim kavgamı bir şekilde idare ediyordum. Para kazanmak, paranın gücünü görmek bizi hayatın gerçekleriyle yüz yüze getirmişti. Hep ertelediğimiz hayallerimize yaklaşmıştık, bu sevindirici gözükebilirdi ama aslında travmalarımız ile yüzleşiyorduk. Beyza ailesinin maddi sıkıntılarıyla ve çocukken bir ekmek yediği günler ile yüzleşiyordu. Ben ise çocukken her odama çekildiğimde ağladığım ve annemi kurtarmak istediğim günler ile yüzleşiyordum. Merak ve para için başladığımız iş, hayallerimize hizmet ediyordu ve bunu görmek bizi depresifleştirmişti. Bu işe başladıktan sonra hayatımız beklemediğimiz bir şekilde değişmişti ve Kıbrıstan gittiğimizde de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Beyza ailesine bir ev alacaktı, amacı o parayı biriktirmekti. Üniversitenin son senesinde, babasına yük olmayacaktı ve başarılı bir avukat olacaktı.
Ben ise annemi alıp, babamdan kurtaracaktım. Üniversitemin son senesinde babamın karşısında gururumu hiçe sayarak para dilenmeyecektim. Tek düşündüğüm derslerim olacaktı ve başarılı bir avukat olup, annemi savunacaktım hakim karşısında.
Para mutluluk getirir miydi? Tartışılırdı ama paranın güç getirdiği yok sayılamayacak bir gerçekti.
Yine insanlığın yaptığı en büyük gaflete düşüp, geleceğimizi bir şekilde planlamıştık. Adımlarımızı hedeflerimize göre attığımızı sanıyorduk ama kader şuan bizim gibiydi. İki yüzlüydü. Bunu unutmuştuk ve sonuçlar tahmin ettiğimiz gibi olacak sanıyorduk. Bu yolda sandığımızdan daha az zarar göreceğimize kendimizi inandırmıştık. Her şeyi bildiğini sanan ahmak insanlardan farkımız yoktu.
İnsan, her şeyi bildiğini ve geleceğini yönetebileceğini sanan aciz bir varlıktı.
Beyza, "Ben uyuyorum ya. Bu pikap psikolojimi bozdu iyice." dedi ve ayaklandı. Bu hareketi beni güldürmüştü, hem de depresif düşüncelerden uzaklaştırmıştı. Onunla oturup müzik dinlemekten keyif almıştık fakat fazla depresifleşmiştik. Bu kadarı yeter ve artardı bile.
Beyza balkondan çıktıktan sonra, masadaki pikapta bakışlarımı gezdirdim. Takılı Ferdi Özbeğen plakı ve üzerinde dans eden iğnesi ile, çok güzel bir hediyeydi. Hayatımda hiç böyle anlamlı bir hediye almamıştım. Belki sadece benim için anlamlıydı ama yine de benim için özeldi. Kıbrıstan giderken ve bu yalan hayatı ardımda bırakırken peşimde götüreceğim tek şey bu pikaptı. Mehir'in hayatından bana bir hatıra... Mihri'nin yeni hayatında yeri hazırdı.
Tam bu sırada masada duran Baran'ın zipposu kendini bana belli etti. Sanki onu yanıma alıp almayacağımı soruyor gibiydi, işte bunu bilmiyordum. Bu zippo bende daha farklı şeyleri canlandırıyordu. Ateşi, yanmayı... Onu yanımda götürmeyebilirdim ama Kıbrıs serüvenimde sigaramı hep onunla yakacağıma emindim.
Baran yanımda değildi ama enerjisini bir şekilde bu zippodan bana aktarıyor gibiydi. Her sigara yakışımda, anlamadığım bir şekilde ateşin sergilediği dansta onu görüyor gibiydim. Tam şuan olduğu gibi...
Acaba uyumuş muydu? İçim ona mesaj atma isteğiyle doldu. Biraz düşünürsem bundan vazgeçeceğim için hemen iş telefonumu elime aldım.
"Sanırım artık taşa ihtiyacın kalmadı."
Aklıma gelen ilk cümleyi yazmıştım. Bugün Kader ile oturduğuna göre taşa ihtiyacı kalmamıştı ve... Bana. Demek ki biz olmadan da kazanabiliyordu kumarda.
Beklemediğim bir şekilde çok geçmeden cevap geldi.
"Meselenin taşta olmadığını sen söylemiştin."
Haklıydı. Ben söylemiştim ama eklemiştim 'mesele benim enerjim' diye. Baran bu dediğime değinmemişti.
"Mesele benim demiştim." diyerek ben değinmiş oldum.
"Ben kazanıp kazanmadığıma bakarım, sen ve taşının bir önemi yok."
Bu mesaja verecek bir cevabım yoktu, daha fazlası kalbimi kırabilirdi. Kalp kırıklıkları ile savaşacak bir durumda değildim. Bu adamdan uzak duracaktım.
Ben bu kararı almış olabilirdim ve adımlarımı buna göre atabilirdim ama kaderin cilvesiyle baş edemeyeceğimi bilemeyecek kadar ahmaktım. Bu kararı, tüm kararlılığımla uygulayacağımı düşünüyordum. Ondan uzak duracağımı bildiğime resmen emindim.
İnsan, her şeyi bildiğini ve geleceğini yönetebileceğini sanan aciz bir varlıktı.
♣️
Kumarhanede yancı olduğum masayı kapıdan yolcularken, tüm yalan duygular yüzüme nüfuz etmişti. Bu iş teklifini ilk duyduğumda ki gibi hissetmiyordum ama burada çalışmak hala bana her açıdan uzaktı. Bazen duraksıyor, nerede olduğumu sorguluyor ve Mehir ile Mihri arasında sıkışıp kalıyordum.
Yine öyle bir anımdaydım ki, kapıdan içeri tanıdık bir yüz koruması ile birlikte adım attı. Beyaz gömleği ve siyah kumaş pantolonu ile dünden farksızdı. Kapıda olduğum için hemen göz göze gelmiştik.
"Sizi tekrar görmek güzel." dedim Emir ile el sıkışırken. En son dün gece onunla vedalaşırken yaptığı gibi, elimin üstünü nazik bir şekilde öptü. Kibar bir adamdı.
"Sizi de öyle," dedi ve imalı bir şekilde devam etti. "Mehir hanım."
Anlamlandıramadığım iması yerimde rahatsızca kıpırdanmama sebep olsada, yüzümdeki yalancı gülümsemeyi bozmadım. Anlamlı bakışlarına daha fazla dayanamayıp, "Bugün ne oynayacaksınız?" diye sordum. "Geçelim isterseniz."
Yüzüne kendi gibi kibar bir gülümseme yerleştirdi. "Bugün sizi locaya davet etsem, haddimi aşmış olur muyum?"
Böyle bir teklif beklemediğim için şaşırmıştım. Vip kumar odasına girmiştim fakat kumarhanenin üstüne kurulmuş, balkon localarda hiç oturmamıştım. Orada kumar oynanmıyordu, balkon localar daha çok oturma gruplarında oturup sohbet etmek için dizayn edilmişti.
Reddetme gibi bir seçeneceğim olmadığı için, fazla uzatmadım. "Tabii, buyurun." diyerek elimle kumarhanenin içerisinden locaya uzanan merdivenleri gösterdim. "Bir şey içer misiniz?"
"Dalmore lütfen."
Emir ve koruması loca merdivenlerine yönelirken, arkasından bakakalmıştım. Dalmore... Talihsiz bir tesadüftü. O viski benim için Baran demekti ve hatırlamak istemediğim bir anıyı hatırlamış gibi gerilmiştim. Emir, dün ki halinden farklı gelmişti. Sanki daha gizemli gibiydi, huzursuz ediciydi. Anlamlandıramadığım bir gerginlik yaymıştı aramıza.
Garsona gerekli talimatları verip, merdivenlere yöneldim. Emir'in oturduğu locaya vardığımda, bir şeylerin ters gittiğini hissediyor gibiydim. İç sesime güvenen bir insandım ama iç sesler de yanıltıcı olabilirdi ve böyle oturursam gece benim için keyifli geçmeyecekti. Derin bir nefes verip, arkası bana dönük olan Emir'e seslendim.
"Bu localara ilk kez çıkıyorum." dedim oturma grubunun olduğu balkona geçip. "Teşekkür ederim, beni davet ettiğiniz için."
"Ne demek," dedi yüzüme sıcak bir şekilde gülümseyerek. "Her zaman." Sanırım iç sesim yanılmıştı, gayet samimi gözüküyordu ama çözemediğim bir gerilimi hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum. Aklım karışmıştı.
Bir süre ayaklarımızın altındaki kumar masalarının manzarasının keyfini çıkardık. Buradan herkes gözüküyordu. Kazanan, kaybeden... Sevinen ve gerilen... Böyle bakınca kumarhanenin ne kadar gürültülü olduğunu farkettim. Aşağısı birbirinden farklı hayatları olan ve buraya o hayatı geride bırakmaya gelen bir sürü insan ile doluydu. Bir yandan bizim kızlar, bir yandan garsonlar... Herkes vızır vızırdı ve bir amaç için koşturuyordu.
Garsonun önümüzdeki masaya koyduğu Dalmore ile düşüncelerim dağıldı. Gözlerim Dalmorenin gösterişli şişesinde gezindi. Bu şişe benim için Baran demekti. İlk karşılaştığımız gün, vip kumar odası, uyuyakaldığım kulüp odası, marina... Baran ile ilgili tüm anılar gözümün önüne geldi. Etkileyici bir adamdı ve bunu inkâr edemezdim. Belki de hiç görmediğim türden bir adam olduğu için, bu kadar kısada etkisi altına alabilmişti beni. Neyse ki ondan uzak kalmak bana iyi gelmişti.
"Sence aşağıda kumar oynayan adamlardan hangileri iyi, hangileri kötüdür?" diyerek düşüncelerimi bölen Emir'e baktım. Garsonun servis ettiği viskisini yudumlayarak gözlerime bakıyordu ve bir cevap bekliyordu.
Elime kristal viski bardağını alıp, bir yudum aldım. Tanıdık tat vücuduma yayılırken, "İyi veya kötü insan yoktur." dedim. Kaşlarını beklemediği cevap karşısında, şaşkınlıkla kaldırdı. Bakış açımı farklı bulmuştu.
"Ne demek istedin?" dedi. Farklı bulduğu bakış açım onu meraklandırmıştı.
Gözlerimi Emir'in kara gözlerinden çekerek, kumarhanede gezdirirken, "Kime göre iyi, kime göre kötü?" diye devam ettim. "Her insan kimine göre iyi biridir, kimine göre kötü biridir."
Tekrar bakışlarımı Emir'e çevirdiğimde, gözlerimde bakış açımın detaylarını arar bir hali vardı. Ondan bir cevap gelmeyince devam ettim, "Mesela sen her insana karşı iyi biri misin?"
Çok düşünmeden, "Değilim." dedi.
"Bu seni kötü biri mi yapar?"
"Yapmaz."
"O zaman senin için kötü biri diyemeyiz. Her insan içinde iyiyi ve kötüyü taşır."
Derin bir nefes alarak, "Haklısın." dedi ve kristal bardaktaki tüm içkiyi bitirdi. Tekrar Dalmoreye uzanıp, bardağına doldururken benim de boş bardağımı es geçmemişti.
"Peki sen, ne olursa içindeki kötüyü çıkarırsın?" diyerek tekrar bir soru yöneltti. Bu soru beni düşündürmüştü. Ben ne olursa kötü bir insan olurdum? Kötü bir insandan kasıtı neydi?
"Bir insan sana göre ne yaparsa kötü biri olur?" diyerek sorusuna soruyla cevap vermiş oldum çünkü sorduğu soru çok ucu açık bir soruydu. Bir çok durumda, içimdeki kötülük baş gösterebilirdi ve bu yine kime göre iyi kime göre kötü olurdu.
"Ben bana göresini sormadım." dediğinde dikkatlice gözlerine baktım. "Her insanın sınırları farklıdır. Senin kötülüğün bana iyilik kadar masum kaçabilir, benim iyilikten saydığım sana kötülük kadar gaddarca gelebilir."
Cümlesi o kadar derin ve faraziydi ki, duraksadım. Verecek doğru cevabı bulmaya çalışırken kumarhanenin sesi gitti ve içimde kayboldum. Düşüncelerimi bir an olsun toparlayamadım.
"Haklısın..." dedim. "Her insanın iyi ve kötü yanı farklı olduğu gibi sınırları da farklıdır."
"Her insanın kötü olmak için kendince sebepleri vardır." diyerek devam etti. Viskisinden bir yudum aldıktan sonra, "Seni hangi sebep kötü bir insan yapar ve ne kadar kötü bir insan olabilirsin?"
"Bilmiyorum..." dedim köşeye sıkışmış gibi. "Neden bunu konuşuyoruz?"
Soruma cevap vermeyip, önüne döndü. Yerimde huzursuzca kıpırdanıp ben de önüme döndüm. Kristal viski bardağını elime alıp, tek dikleyişte bitirdim. Viski boğazımı yakıp, yüzümü buruştursada buna aldırış etmedim.
"Viskiyi nasıl sek bir şekilde bu kadar hızlı içebiliyorsun? Boğazın yanmıyor mu? Canın acımıyor mu?"
"Canımın acıdığını hissetmek için."
"Niçin bunu hissetmek istiyorsun ki?"
"Canımın olduğunu hatırlamak için."
Aklımdan Baran'ın cümleleri geçerken, kumarhanenin kapısından kasvetli enerjisi ile içeri girdi. Onu görmeyi beklemediğinden olacak ki, vücuduma tanıdık sıcak hisler yayıldı. Nedense heyecanlanmıştım. O canının olduğunu hatırlamak için viski ile canını yakıyordu, ben ise şimdi üzerimde huzurluğu atmak için viski ile canımı yakmıştım. Dalmorenin burada hizmet ettiği şey, yakmaktı. Belki bir şeyleri hissettirmek, belki hissedilenden uzaklaştırmak... Neye hizmet etmesini istersek, ona hizmet ediyordu.
Kafamı düşüncelerden uzaklaştırmak için iki yana hafifçe sallayıp, dün verdiğim ondan uzak durma kararını hatırlayıp koyu maviliklerden gözlerimi alarak Emir'e döndüm. Kara gözlerinin üzerimde olduğunu o ana kadar hissetmemiştim.
Konuyu dağıtmak için, bir şey söyleyecektim ki sözümü kesti. "Onu tanıyor musun?"
Yutkundum. "Kimi?"
"Az önce baktığın kişiyi."
"Sayılır." dedim ve tekrar yutkundum. "Bir kaç kez yancısı olmuştum."
Gözlerini kıstı, "Sence o nasıl biri?"
Sorarken ki ses tonu ve kara bakışları o kadar kasvetliydi ki, gerildim. Bu adam ne yapmaya çalışıyordu? Bana niye böyle sorular soruyordu? Amacı neydi?
"Ben bir kötülüğünü görmedim henüz." Doğru cevap buydu. Ben Baran'dan bir kötülük görmemiştim.
Kahkaha attı. Bu adam deli olabilir miydi? Bakışlarımın nasıl olduğunu bilmiyordum ama yüzümün kireç gibi olduğuna emindim.
Bunu farketmiş olacak ki, "Henüz demen komiğime gitti. Neden bu kadar gerildin?" dedi yumuşak bir ses tonu ile. "Sorularım seni rahatsız mı etti? Bu tarz felsefi konuları konuşmayı seviyorum. Düşüncelerini merak etmiştim."
Yumuşak ses tonu ile biraz rahatladım, sanırım boşu boşuna gerilmiştim. Emir gayet rahat bir şekilde ve güler yüzüyle viskisini yudumlamaya devam ederken ben de kendime yeni bardağı doldurdum.
Dalmorenin viski bardağına dökülürken ki sergilediği dansını izlerken, "Mesela ailene zarar gelmemesi için, içinde ki kötülük baş kaldırır mı?" diye sordu Emir. Bu sorulara gece boyu devam edecek miydi acaba? Eğer devam ederse bir bahane ile yanından uzaklaşmam gerekecekti çünkü bu sorular beni geriyordu.
Derin bir nefes aldım, "O zaman kötü olmak için bir sebebim olur."
Zafer kazanmış gibi gülümsedi, sanki almak istediği cevabı almıştı. Zoraki bir gülümseme takındım. Umarım artık böyle sorular sormazdı.
Dalmorenin kanıma karışmasıyla ve kumarhane manzarasıyla kendimi rahatlatmaya çalışırken, Emir'in söyledikleri ile neredeyse boğulacaktım.
"Erkek arkadaşın için burada çalışman onur kırıcı olmalı."
Dalmore boğazımda tıkanırken, öksürüğe boğuldum. Kendimi dizginleyip, durumu ele vermemeye çalıştım. "Bir erkek arkadaşım yok ki."
Çırpınışımın masumluğu Emir'in yüzüne yalancı bir üzüntünün nüfuz etmesine sebep oldu. Bu üzüntünün sahte olduğu, her halinden belliydi.
"Öyle mi dersin?..." dedi ve devam etti. Devam etmemesini dilerdim. "Mihri Özden."
Başımdan aşağı dökülen manevi kaynar sular içerisinde, taşlı maskemin ardından kara gözlerine baktım. Kara gözlerinde ki kasvet içime işledi. Neler olduğunu anlamaya çalışan beynimin, vücuduma soğuk terler attırdığını hissedebiliyordum. Bu adam kimdi? Adımı nereden biliyordu?
"İçindeki kötüyü görmek için sabırsızlanıyorum, Mihri." dedi ve kara gözlerindeki saf kötülüğü bana göstermekten çekinmeden devam etti. "Haklısın, insanlar kimine iyidir kimine kötüdür. Sen başkasına göre kötü bir insan olacaksın ama bunu yaparken bana iyi geleceksin."
♣️♣️♣️
Bölümü nasıl buldunuz? Düşüncelerinizi merak ediyorum.
Beğendiyseniz, favlarınızı bekliyorum; eğer beğenmediyseniz nedenlerinizi bekliyorum.
Kendinizi bana, iyisiyle kötüsüyle ve tüm eleştirileriniz ile yorumlarda hissettirin lütfen. Yeni bölümü yazmaya hevesim var ama paylaşmaya cesaretim yok. Bu cesareti sadece sizin varlığınızdan alabilirim.
Okuyan herkese selam olsun, sevgilerle...
❤️