♣️♣️♣️
"Baba ne olur, yapma!" diyerek kendimi babamın önüne attım. "Ne olur anneme vurma."
Babam anneme attığı sert tokatlardan birini de benim yüzüme indirince yere kapaklandım. Hissetiğim sızıyla elim dudağıma gitti, patlamıştı ve kanıyordu. Başımı kaldırıp babama baktım.
"Sen hiç konuşma." dedi parmağını tehdit edercesine bana sallarken. "Sen de annen gibi bir orospusun."
"Baba ben yanlış bir şey yapmadım."
Üzerime yürüdüğünde refleks ile kollarımla yüzümü korumaya çalıştım. Çocukken hep böyle yapardım ve bu beni hiçbir zaman babamdan korumasa bile yapmaktan vazgeçmemiştim. Kollarımı itip saçlarımdan sertçe çekti. Yüzümü yüzüne bakmaya zorlarken, gözlerinde nefretin en saf hali vardı. Bir baba gibi değildi. Babalar çocuklarına şefkatli olurdu ve saçlarını çekmek yerine onları okşarlardı. Bana bir baba gibi olmadığını şuan iliklerime kadar hissettiriyordu. Ekstra olarak gözleri daha koyu gibiydi.
Saçlarımı var gücüyle çekerken, "Garsonluk yapacağım diye gittiğin Kıbrısta kendini godomanlara mı sattın?" diye resmen yüzüme hırladı. Sinirle söylediği cümleler ile tükürükleri yüzüme gelmişti. Yeterli gelmemiş olacak ki, yüzüme bir de hokkalı bir şekilde tükürdü.
"Hem de ben hayatında varken." diye tanıdık bir ses duyduğumda, refleks ile gözlerimi sesten yana çevirdim. Caner'in burada ne işi vardı? Çok sinirli gözüküyordu. Babam olmasa zaten o bana saldırıp, dövecek gibiydi. Halbuki Caner böyle biri değildi, babamın aksine bana her zaman sefkatli olduğu için onu kendime sevgili olarak seçmiştim. Caner hiç görmediğim bir tarafıyla karşımdaydı. "Kendinden 7 yaş büyük bir adamla bastım onu, otel odasında o adamın altında inlerken."
Babam duydukları ile yüzüme tekrardan sert bir tokat indirdi. Konuşup, kendimi savunmak istedim ama bunu yapacak gücüm yoktu.
"Ben onun arkadaşıyım, çekil kapıdan!" diyen anneme anlamaz gözlerle baktım. İstanbuldaki evimizin salonunun kapısında dikilmiş, bağırıyordu. "Çekilsene be adam, o benim en yakın arkadaşım diyorum."
Konuşan kişi annemdi ama sesi her cümlesinde değişiyordu. "Çekil!"
Kapı yumruklanması gibi bir ses ve uğultular ile yattığım yerden kan ter içinde fırladım. Nefes nefese etrafta göz gezdirirken, İstanbulda olmadığımı ve burasının bizim evimizin salonu olmadığını farkettim. Rüya mı görmüştüm? Çok gerçekçiydi.
"Ya çekilsene!"
Beyza'nın sesiydi bu. Neredeydim ben? Olduğum yere biraz daha göz gezdirdiğimde, nerede olduğumu anladım. Kulübün vip odalarından birindeydim. Baran ile dün burada içmiş ve sohbet etmiştik. Koca camdan duvarın önünde ki tekli koltukları ve sehpa üzerinde ki boş Dalmorenin şişesini görünce yavaş yavaş anılar beynime düştü. Gece boyu çok konuşmasak bile sohbet etmiştik. Dün burada mı uyumuştum ben? Yatağa ne ara gelmiştim?
Korkuyla üzerimde göz gezdirdim. Kıyafetlerim üzerimdeydi. Bana bir şey yapsa hissetmeyecek kadar sarhoş olmuş olamazdım değil mi?
Kapıdaki uğultular şiddetini arttırınca hemen yerimden fırladım. Beyza beni çok merak etmiş olmalıydı ve suç üstü yakalanmış gibi hissediyordum. Çok düşünmeden hızlı adımlarla kapıya gittim.
Kapıyı açtığımda, Beyza'nın kapıdaki adamla tartışması yarıda kesildi. Beni görünce rahatlamış bir yüz ifadesiyle hemen bana sarıldı. Ona sıkı sıkı sarılırken, yanımızdaki adama baktım. Bu adam Baran'ın korumasıydı ve dün gece odaya girerken de buradaydı. Saatlerce ayakta durmak zor olmuyor muydu? Neden hala buradaydı? Bir dakika, Baran neredeydi? Benimle mi kalmıştı? Banyoda falan olamazdı değil mi? Olamazdı bence çünkü eğer olsaydı, kapıyı o açardı. İçeride olmamasını diledim.
Beyza hızlıca geri çekilip, "Neredesin sen Allah aşkına? Tüm gün seni aradım! Saat öğlen 3'e geliyor. Dün odaya gelmedin, telefonunu da almamışsın!" dedi sinirle. Haklıydı, aynısını o bana yapsaydı ben de ona çok kızardım.
Mahçup bir ifadeyle, "Anlatacağım." dedim. "İçeri geçelim."
Kapıyı iyice aralayıp, Beyza'yı içeri soktum. Kapıyı kapatacaktım ki, koruma ile göz göze geldik. Hiçbir şey söylemeden yüzüme bakıyordu. "Sen neden buradasın?" diye sordum.
"Eğer bana ihtiyacınız yoksa, gideyim." diyen korumaya anlamsız gözlerle baktım. Sanki benim korumamdı. Ne söyleyeceğimi bilemeden bakmaya devam ediyordum ki, o devam etti. "Patron siz uyanana kadar kapıdan ayrılmamamı ve içeri kimseyi sokmamamı söyledi. Artık uyandığınıza göre buradan ayrılabilirim. Bir isteğiniz var mı, Mehir hanım?"
Şaşkınlıkla baktım, duyduklarıma şaşırmıştım. Baran neden korumasından böyle bir istekte bulunmuştu?
"Hayır, teşekkür ederim." dedim. Doğru cümleyi seçmeye çalışarak onu göndermek istedim. "Siz de yoruldunuz, gidebilirsiniz."
"Bir saniye." diyerek telefonunu çıkardı. Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken, telefonu kulağına götürdü. Baran'ı mı arıyordu?
"Cemil, patrona söyle Mehir hanım uyandı." dedi ve gözlerime baktı. "Bir isteği yokmuş, otelden ayrılayım mı?"
Biraz bekledik. Telefondaki kişi muhtemelen aldığı raporu Baran'a veriyordu. Çok geçmeden, koruma "Tamamdır." diyerek telefonu kapattı ve cebine koydu. Bu sırada bana bakıp, "İyi günler." dedi ve koca adımlar ile koridorun çıkışına ilerledi.
Baran'ın arkasından bakakaldığım yetmiyormuş gibi bir de korumasının arkasından bakakalmıştım. Baran belli ki ben uyurken, odadan çıkmıştı. Acaba ne zaman çıkmıştı? Gece burada uyuyup, sabah uyanınca mı çıkmıştı yoksa hiç uyumadan mı? Neden kapıda korumasını bırakmıştı?
Düşüncelerimi Beyza'nın sabırsız sesi böldü. "Gel buraya artık!"
Kapıyı kapatıp içeri geçtim. Beyza odanın sol tarafındaki oturma gruplarına gergince oturmuş, ona vereceğimi hesabı bekliyordu. Ağır adımlarla yanına yaklaştım.
"Çok susadım."
"Başlatma suyundan Mihri. Otur şuraya."
Çaresizce karşısındaki koltuğa geçtim, bu soru cevaptan kaçamayacağım belliydi. Beyza çok sinirli gözüküyordu ve beni çok merak etmişti.
"Ne işin var bu odada?" diye sorunca, aklıma dün gece geldi. Baran... aydınlanan gökyüzü... sıraladığım yalanlar... bana teklifi. Her şey zihnimde yavaş yavaş oturuyordu ama hatırlayamadığım noktalar vardı. Kesik kesik hatırlıyordum ama bir sıraya oturtamıyordum. Bu kadar çok alkol içmemeliydim.
"Baran çağırdı."
"Onunla yattın mı?" diyen Beyza'ya şaşkınlıkla baktım. Oradan bakınca öyle mi gözüküyordu? Böyle mi düşünmüştü? Bunu nasıl düşünebiliyordu?
"Saçmalama! Tabii ki onunla yatmadım. Benim bir sevgilim var Beyza."
"Madem sevgilini bu kadar düşünüyorsun, bu odada ne bok yiyorsun? Sevgilin sabahtan beri seni arıyor!"
Beyza'nın söyledikleriyle gördüğüm rüyayı hatırladım. Çok gerçekçiydi. Sanki gelecekte yaşayacaklarımın haberci rüyasıydı. Bunu düşünmek bile tüylerimi diken diken etti.
Beyza yüzümün kireç gibi olduğunu görmüş olacak ki, sesini yumuşatıp yanıma geldi. Yanıma oturduğunda, dostane bir şekilde elini omzuma koydu. Yüzü daha anlayışlı bir hal alırken, neden bu kadar kötü halde olduğumu öğrenmek ister gibiydi. Halbuki ben rüyam haricinde kötü bir an yaşamamıştım.
"Ne oldu Mihri? O adam sana bir şey mi yaptı?"
"Hayır." dedim hemen. Baran'ın bana kötü bir şey yapmış olma düşüncesine kapılmasını istemiyordum. "Hayır bana hiçbir şey yapmadı. Gece beni buraya çağırdı, ben de geldim. Alkol içip sohbet ettik sadece."
Beyza'yı bu söylediklerim daha da sinir etmiş gibiydi. Kendi ayağımla buraya gelmemdense, zorla getirilmemi tercih eder gibiydi. Tabii ki bunu da asla istemiyordu ama ilk ihtimal onu daha çok ürkütmüştü.
"Niye buraya geldin? Ya sana bir şey yapsaydı? Tanımadığın bir adamla alkol içip, burada kalacak kadar aptal olamazsın."
"Sızmışım."
"Bu daha da kötü!" derken, iyice gerilmişti. "Mihri benimle dalga mı geçiyorsun. Sızmak ne demek? En savunmasız halinle o adamın yanında nasıl bulunursun! Nasıl o kadar çok alkol içme cesaretini gösterebiliyorsun?"
"Bana hiçbir şey yapmadı." dediğimde damarına basmışım gibi ayaklandı. Odanın içinde telaşla volta atarken, bana bakmıyordu.
"Yapabilirdi gerizekalı!"
"Adam 3 günlük mesai paramı ödedi, kiraladı beni. Nasıl gelmemezlik yapabilirdim?" diyerek kendimi savundum.
Sinirle bana döndü ve işaret parmağını yüzüme doğru salladı. "Sus Mihri, sen de biliyorsun buraya gelmek zorunda olmadığını. Bahane sunabilirdin. Senin işin kumarhanede."
Haklıydı. Buraya neden gelmiştim ki? Dün gece ve bugün gördüğüm rüya... resmen dağılmış gibiydim. Ne hissettiğimi, ne istediğimi bilmiyordum. Şuan dışarıdan nasıl gözüktüğümü de bilmiyordum.
Kendimi toparladım. "Beyza, dünden kalmayım o yüzden böyle mal gibiyim. Şuan yanlış anlıyorsun. Bana hiçbir şey yapmadı, ben de sadece işimi yaptım. Ben uyuyunca çıkıp gitmiş zaten."
Derin bir nefes verip, tekrar karşıma oturdu. "Mihri, başına bir şey geldi sandım." diyerek benimle korkularını paylaştı. "Sana bir şey yaptı sandım. Biz buradaki diğer kızlar gibi bunu kaldıramayız. Hiç ortan yok, ya çok korkaksın ya da çok cesur davranıyorsun. Burada sana istemediğin şeyler yapabilirdi ve buna kimse engel olamazdı."
"Bu odaya gelirken, bu kadar düşünmedim. Akışa ayak uydurdum." diye itiraf ettim. Yalan değildi, buraya gelirken tabii ki bir şeylerden çekinmiştim ama nedense başıma bir şey gelmeyeceğini biliyor gibiydim.
"Bir daha uydurma lütfen, bu odaya gelme zorunluluğun yok. Bu odalarda sandığımızdan farklı şeyler yaşanıyor ve sen öyle bir kız değilsin."
Haklıydı... ama ben nasıl bir kızdım orasını bilmiyordum. Madem öyle bir kız değildim, niye burada çalışıyordum?
"Mihri, bak bana." diyen Beyza ile bakışlarımı ona çevirdim. "Biz burada sadece aklımızı kullanarak para kazanmaya çalışıyoruz. Bizim işimiz adamları kandırmak ve yüksek bahis koydurmaktan başka bir şey değil."
"Beyza bu işe devam etmeyelim. Bize göre değil. Ne yapıyoruz biz Allah aşkına?"
Beyza bakışlarını benden bıkkınlıkla alıp, nefesini üfledi ve tekrar bana döndü. "Mihri," dedi. Salağa anlatır gibi anlatmaya çalışır bir hali vardı. "Benim ekonomik durumum ortada. Üniversitemin son senesini rahat geçirmek istiyorum. Senin benden daha çok ihtiyacın var. Anneni o piç babanın elinden kurtarmak istemiyor muydun?"
Evet. İstiyordum. Bu benim çocukluk hayalimdi.
"Annen, kardeşin ve sen size yeni bir hayat kuracak kadar parayı toplamak için bugün it gibi çalışmaya başlasanız anca 2 sene de toparlarsınız. Üstelik senin okulun var ve kardeşin daha 14 yaşında. Bu işte tüm yaz çalışsan, eline yüklü bir miktar para geçer ve hemen çıkabilirsiniz o adamın evinden. Her şeyi yoluna koyana kadar kazandığın para sizi uzun zaman idare eder."
Haklıydı.
"Annen ve kardeşin için, sadece işine odaklan ama bu kendini tehlikeye atman anlamına gelmiyor. Bir daha bu odaya gelme. O adamın üzerinde kurduğu otoriteyi, vip kumar odasında farkettim. Buna izin verme, o kim oluyor da sana her dediğini yaptırabiliyor? Üstelik bunu Mehir olarak değil, Mihri olarak yapıyorsun! İpleri hemen eline al, o seni kontrol etmesin sen onu kontrol et. Avucunun içine al ve kullan at, bu kadar basit. Bitti."
Bu kadar basitti.
♣️
"Vakti gelmişti, artık sözleşme imzalamalıyız."
Önce Ferhunde hanıma, sonra önümde duran beş sayfalık sözleşmeye baktım. Yaptığımız iş diğer işlerden farklı olduğu gibi sözleşmede yazanlar da farklıydı. Bir sürü bizi robotlaştıran maddeler sıralanmıştı. Herhangi bir yanlışımızda sözleşme tamamen bizim aleyhimize hizmet ediyordu.
Hayatımda hiçbir sözleşmeyi sonuna kadar okumamıştım ama bu sözleşmeyi imzalamak benim için o kadar önemliydi ki, bir harfini dahi atlamamıştım. Ferhunde hanım sandığımız kadar samimi ve bizim çıkarlarımızı düşünen bir kadın değildi. Önümdeki sözleşme bunu kanıtlıyordu.
Ferhunde hanımın canını sıkacak en ufak bir hareketimizde hayatımızı kaydırabilirdi. Tüm bilgilerimiz sözleşmede yazıyordu ve şirket zararına atılan bir adımda bu bilgileri kullanmaktan gocunmayacaklarını açıkça belli ediyorlardı.
Ferhunde hanım, içimi okumuş gibi "Sözleşmenin katılığı sizi ürkütmesin, bu işe başladığımda herkes iyi niyetimi o kadar çok suistimal etti ki bu sözleşmeleri hazırlamak zorunda kaldık." dedi. "Siz beni üzmezseniz, ben de sizi üzmem. Sözleşmede de bundan farklı bir şey yazmıyor aslında."
Haklıydı, bu konuda onu yalanlayamazdım. Sözleşme tamamen bizim atacağımız olumsuz bir adıma karşı alınan önlemlerle doluydu. Sözleşmenin bizden tek beklediği, müşterilere ve kumarhaneye zarar vermemekti. Kumarhanenin işleyişini açık etmemek, müşteriler ile özel bağ kurup kumarhane dışında görüşmemek, söylenen her şeye ayak uydurmak vs vs...
"İyi geçinmeye devam edersek, ne siz üzülürsünüz ne ben."
Beyza'ya baktım, sözleşme onu da germişti ama çok ilgilendiği söylenemezdi. Kurallara uyduğu sürece bir zarar görmeyeceğinden emindi. Ben de onunla hemfikir sayılırdım ama bu sözleşmeyi imzalamanın bizi buraya gebe bırakacağını düşünüyordum. Bir yerde bu sözleşmenin, benim önüme koyulup istemediğim şeyleri yapma konusunda beni zan altında bırakacağını hissediyor gibiydim.
Belki de fazla paranoyak davranıyordum, burada yaşlısından gencine bir sürü insan çalışıyordu. Tek çalışanlar biz değildik sonuçta ve herkes halinden gayet memnundu.
Kafamı iki yana hafifçe sallayarak düşüncelerimden uzaklaşmak istedim. Sözleşmeye tekrar göz gezdirdim. İmzalayacaktım ve yaz boyunca çalışıp sonrasında çekip gidecektim. Biriktirdiğim parayla çocukken hep hayalini kurduğum şeyi yapacaktım. Annemi babamdan kurtaracaktım.
Sehpanın üzerinde duran mavi kalemi alıp, çok düşünmeden sözleşmenin sonunda imzam için ayrılan yere yaklaştırdım.
Mihri Özden...
Bu imzayı attıktan sonra başıma gelecekleri bilebilseydim, yine de imza atar mıydım? İşte buna cevabım kesinlikle 'hayır'dı. Asla atmazdım. Tahmin ettiğim gibi bu sözleşme beni kumarhaneye gebe bırakacaktı. Beni bir çift koyu mavi göz ve hayatım arasında ince bir çizgide yürütecekti. Bilemezdim... Bilebilseydim zaten böyle olmazdı. İşte hayatın cilvesi böyleydi, attığınız adımların nereye varacağını kontrol edemezdiniz. İstediğiniz kadar hesaplayın, ölçün tartın asla kaderinizle yarışamazdınız.
Hayat size asla yapmam dediğiniz her şeyi yaptırır, kontrol edebileceğinizi sandığınız her adımınızda sizi yanıltır ve siz sadece izlersiniz...
♣️
"Seni seviyorum sevgilim, iyi geceler."
Sigaramı küllüğe söndürürken önümdeki manzarayı izliyordum. Bugün Baran'ın benim için para yatırmasının 2.günüydü. Gelip gelmeyeceğini bildirmemişti, ben de bu sabah gördüğüm rüyadan sonra yazmak istememiştim. Niye böyle hissettiğimi bilmiyordum. Sanki adam aşık olmuşum da Caner'i aldatmışım gibi hissediyordum ve bu çok saçmaydı. O adam benim için paradan başka hiçbir şey ifade etmiyordu. Başka adamlarla ilgilendiğimde hiç böyle hissetmemiştim. Bu hislerin yanı sıra, beni geriyordu. Sanırım ondan korkuyordum, emin değildim.
Geleceği hissedebildiğimi bilseydim, yine Baran'a yanaşır mıydım? Bilmiyordum... onun koyu mavi gözleri bu sorunun cevabını vermemi zorlaştırıyordu.
Saatime baktığımda, akşam 10 civarlarında olduğunu gördüm. Kumarhanedeki giyinme odamıza gitmemiştim ama ne olur ne olmaz makyajımı ve saçımı yapmıştım. Belli olmazdı, belki gelirdi ve beni çağırırdı çünkü bugün arkadaşları kumarhanede olacaktı. Beyza, Ece ve Günay; Murat, Ozan ve Beyazıt bey ile kumarhanenin restoran kısmında bir yemek planlamışlardı. Beraber yemek yiyecek, sonra kumarhaneye çıkacaklardı. Onlar için her şey keyifliydi, bu pastanın ekşi dilimi bana düşmüştü ve en öküzleri bana kalmıştı.
Elimdeki zippoyu açıp kapatırken, mesaj atıp atmamayı düşündüm. Nerede olduğunu sormalı mıydım? Gelip gelmeyeceğini sorgulayabilirdim bence çünkü çalışıp çalışmamam ona bağlıydı ve bunu bilmek en doğal hakkımdı. Ona göre başka şeyler planlayabilirdim, bunu haber vermesi gerekirdi. Gerçi o bunu düşünecek kadar ince biri değildi belli ki.
Daha fazla dayanamayıp, direkt aradım. Tabii ki aramam meşgule atıldı. Mesaj bekledim ama gelmedi. İnsan bir ne olduğunu sorardı, merak ederdi. Nasıl başarıyordu bu kadar düz bir herif olmayı?
"Bugün gelecek misiniz? Ona göre hazırlanacağım."
Bekledim... bekledim... mesaj atalı yarım saat olmuştu ama hala cevap alamamıştım. Sinirle bir sigara yaktım, beni gerçekten geriyordu. Elimdeki zippoya bakarken, sinirlendim. Bu zipponun bende ne işi vardı? Bu adamın parasıda onun olsundu. Yarın beni kiralamasının son gecesiydi ve bu zippoyu ona iade edecektim. Taşım zaten bendeydi ve başka alacak verecek davamız kalmayacaktı. Bir daha da onunla muhattap olmayacaktım.
Bildirim sesi geldi.
"Gelmeyeceğim."
"Niçin?"
"Seni ne ilgilendirir?"
Hayvan. Ona cevap bile vermeyecektim, haklıydı. Ondan bana neydi ki? Gelmezse gelmesindi. Beni asla alakadar etmezdi. Onun yüzünden saçım ve makyajım boşa gidecekti.
Bir dakika, neden boşa gidecekti ki? Gelmemesi benim için çok daha iyiydi, hem çalışmadan para alacaktım hem de izinliydim. Günlerimi kiraladığı için kumarhaneye gitmeme gerek yoktu. Zaten kiralama günlerindeyken başka adamla ilgilenemezdim, bu yasaktı. Kendime vakit ayırabilirdim.
♣️
Kulaklarımı takmış, Kıbrısın canlı sahilini keşfe çıkmıştım. Kendimi çok huzurlu hissediyordum. Her şeyden, herkesten uzak... Hayatımın yorucu maratonundan uzak...
Kendime gelemedim hâlâ dün geceden beridir.
Uçtum ardından ama düşsem yeridir...
İçimde bir his var ki, tanıyamadım inan ki.
Sanırım yenidir, ah ölsem yeridir...
Kimse yoktu, yalnızdım. Sahilde yürüyen, vakit geçiren bir sürü tanımadığım insan vardı ama ben kendim ile başbaşaydım. Genel olarak yalnızlık çocukluğumdan beri beni korkutan bir şeydi. Yalnız kalmayı sevmezdim. İlkokulda arkadaşlarım ile aram bozulduğunda çok ağlardım ve benimle oynamaları için onlara yalvarırdım. Hep birilerinin benden gitmesinden korkardım çünkü babam beni 2 yaşındayken annemle bırakıp terketmişti. Olmadığı o 5 sene onun özlemi ile geçmişti, onu çok hatırlamasamda onu özlediğim ve istediğim zamanları çok iyi hatırlıyordum. Bütün arkadaşlarımın babası vardı, benim ise dedem bana babalık yapmaya çalışıyordu. Bu yetmiyordu çünkü onun dede olduğu bilincindeydim. Bazen arkadaşlarımın babasına baba dediğim ve onları babam yapmaya çalıştığım zamanları hatırlamak beni çok yaralıyordu. Bu küçük bir kız çocuğu için çok kötü bir durumdu. Kız çocukları için babaları çok önemliydi. Babam geri döndüğünde bir şeyler tamamlanmamıştı ama varlığını hissetmek ve 'benim bir babam var!' demenin lüksü çok güzeldi. Sanırım babam, ilk travmamı hayatıma 2 yaşında kazandırmıştı. Terk edilme ve yalnızlık korkusu... Zorunlu yalnızlık yerine tercih edilen yalnızlık her zaman daha iyiydi. Şuan bu yalnızlığı ben tercih ettiğim için korkutucu değildi, huzurluydu.
Gelemem ben, sana gelemem ben.
Öperim seni, sana doyamam ben...
Uzandım kaçtın, tuttum sandım.
Şimdi "gel" desen de,
Gelemem ben, sana gelemem ben...
Öperim seni, sana doyamam ben.
Eğer şuan bir dilek hakkım olsaydı, tüm geçmişimi ve bugünümü geride bırakmayı dilerdim. Zaman ve dünya beni beklemiyordu. Zaman geçiyor ve ben ne kadar dünya durmuş gibi hissettirecek sıkıntılar yaşasamda dünya dönmeye devam ediyordu. Bu bir yandan çok acımasız, bir yandan iyileştirici bir durumdu. İnsan bazen dünya dursun isterdi, zaman akmasın isterdi. Böyle hissetiğim zamanlar çok olmuştu.
Babam annemi dövdüğünde, bana tokatlar attığında ve bizi evden kovduğunda genelde böyle hissederdim. Kapının eşiğinde ona yalvaran gözlerimizle bakarken, dünya dursun isterdim. Tam şuan dursun ve bize biraz dinlenmemiz için müsade etsin diye dua ederdim. Etmezdi, hayat acımasızdı ve bizi beklemezdi. Ben ne kadar karanlıklar kalmış ve bu karanlıklar aydınlanmayacak gibi hissetsemde, sabah yine güneş doğmuştu. Bu yürüdüğüm hayat yolunda ne kadar düşsem ve kaldırıma oturup dinlenmek istesemde, o gün her karanlık gecenin sabahında kendini göstermişti. Hayata devam etmek, o yataktan çıkmak ve bugünümü yakalamak için beni zorlamıştı.
İkilemi çözemedim hala, ama yok ki sorasım.
Ne zaman burdaydın ki şimdi kaybolasın?...
Bir gün bir kuşluk vakti, uyananadım inan ki.
Saatim geridir, ah ölsem yeridir...
Benim hayatın bu işleyişi ile çok bir davam yoktu aslında. Hatta bu işleyişin bir yandan iyileştirici bir şey olduğunu düşünüyordum. İlaç gibiydi. Bir yandan acımasız, bir yandan iyileştirici olması hayatın cilvelerinden biriydi aslında. Yaralarımız hayatın bu cilvesi olmasaydı, hala kanamaya devam ederdi ve kabuk bağlamazdı. Bundan bir sene önce önüme çıkan taşa takılıp düştüğümüzde kanayan dizlerimiz, bugün hala kanamaya devam ederdi. Zaman bu yaraların kabuk bağlamasını sağlıyordu.
Bu aslında zehir ile panzehir gibiydi. Önce hayat bizi zehirliyordu, sonra panzehiri de kendi veriyordu. İyiliğimizi düşünen disiplinli bir anne gibiydi. Bu tanımım beni güldürdü çünkü benim annem tam olarak böyleydi. Ne kadar kızarsa kızsın yine onunla iyileşiyordum.
Gelemem ben, sana gelemem ben.
Öperim seni, sana doyamam ben...
Uzandım kaçtın, tuttum sandım.
Şimdi "gel" desen de,
Gelemem ben, sana gelemem ben...
Öperim seni, sana doyamam ben.
Eğer anneme bu kadar düşkün olmasaydım, çoktan o evi terkederdim. Bunu bir şekilde göze alırdım, kendimi cesaretlendirirdim. Üniversitede kendi ayaklarım üzerinde durmayı az çok öğrenmiştim. Ailem benim için kanayan bir parmaktı ve bu kanama asla durmuyordu. Bazen bu kanayan parmağı kesip atmayı düşündüğüm olmuştu ama bundan beni vazgeçiren tek şey annem olmuştu. Kardeşim bile o an gözümün önüne gelmiyordu çünkü aslında babamın ailemizde tek sevdiği kişi oydu. Kardeşim şanslıydı, anne-baba kavgası travmalarından ayrı olarak bir de baba travması yaşamıyordu. Onun için mutluydum.
Kıbrısın sahilinde yürümek ve yalnızlık bana o kadar iyi gelmişti ki otelden ne kadar uzaklaştığımı farketmemiştim bile. Az ilerimde sahilin kenarına kurulmuş harika teknelerin ve yatların olduğu kocaman bir marina gördüğümde adımlarımı yavaşlattım, göz alıcıydı. Denizin yataklarına kurulmuş, ışıklar ile süslenmiş harika bir marinaydı. Tekneleri çok seven biri olarak bu manzara benim için çok güzeldi. Aslında tekneleri değil, ben denizi seven biriydim. Tekneleri sevme sebebim, uçsuz bucaksız denizi keşfetmeye yarayan bir araç olmalarıydı. Karadan uzaklaşıp, bu sonsuzluğa uzanan denizde gezinmek harika bir şeydi. Aslında bu anlarda hayat durmuş gibi hissederdim. Karadan yani karadaki dertlerimden kaçmış gibi... Karadaki hayatın maratonunu durdurmuş gibi... Denizin üzerinde kimse beni bulamazdı ve bana zarar veremezdi. Hayat bile...
Bunu hiçbir zaman özel bir tekneyle yapmamıştım ve karadan çok fazla uzaklaşmamıştım ama genelde İstanbulda anadolu yakasına geçmek için köprü yerine gemi kullanırdım. Üstelik adalara gitmek içinde deniz yolu kullanılıyordu ve o da bana öyle hissettiriyordu. İşin komik tarafı, yüzme bilmiyordum. Bir türlü öğrenemiyordum çünkü suyun yüzüme gelmesi beni endişelendiriyordu. Bu da istemsizce beni batırıyordu. Beyza ise tam bir deniz kızıydı, o kadar güzel yüzüyordu ki ona hep imrenerek hakardım.
Önüme çıkan banka oturduğumda saat gece 12yi geçmişti. 1 saattir yürüyordum ve hiç yorulmamıştım. Aksine uzun zaman üstüne gerçekten dinlenmiştim. Kendimi dinlemiştim.
Telefonumu açtım ve müzik listeme girdim. Ne dinlesem diye bakınıyorken, arkamda bir arabanın gürültülü lastik sesini duydum. Bankın arkasına döndüğümde, siyah ve camları filmli bir arabanın park ettiğini gördüm. Umursamayıp önüme döndüm. İnsanlar arabalarını bu kadar hızlı kullanıp, neden canlarını tehlikeye atarlardı ki?
Yeterince hüzünlü müzikler dinlediğim için eski pop şarkılarda göz gezdirdim. Tam müziği açıyordum ki, tanıdık bir ses ile irkildim.
"Seni her gün görmek zorunda mıyım?"
Gözlerimi sesin sahibine çevirdiğimde, bir çift koyu göze kitlendiler. Dudaklarım şaşkınlık ile aralandı ve bu anın hayal dünyamın bana oynadığı bir oyun olmasını diledim. Burada ne işi vardı? Onu dışarıda görmeyi hiç beklemiyordum.
"Senin ne işin var burada?" diye sorduğumda asla beklemediğim bir cevap aldım.
"Ortağı olduğum marinaya gelmek için, senden izin mi almalıydım?"
Dudaklarım şaşkınlıktan iyice aralandı, bu adam gerçekten çok zengindi. Bir marinanın ortağı olmak ne kadar zenginlik gerektiriyor bilmiyordum ama muhtemelen ben o kadar paranın yarısını bile bir arada görmemiştim. Oturduğum yerden far görmüş tavşan gibi Baran'a bakıyordum. Onu görmek beni germişti ama benim aksime o çok rahat gözüküyordu. Yüzündeki o rahatlık kıyafetlerine bile yansımıştı, üstünde siyah tişörtü ve altında siyah eşofmanı ile çok rahattı.
Ben ona şaşkın gözlerle, o bana her zamankinden farklı daha rahat bakıyordu. Kumarhanenin dışında böyle bir adam mıydı acaba? Daha samimi ve daha sıcak... Şuan kasıntı değildi... Onu görmek beni başta germiş olsa bile sonrasında enerjisi sıcak olduğu için rahatlamıştım.
Biz hala birbirimize bakarken, Baran'ın olduğunu düşündüğüm arabanın yanına başka bir araba yanaştı. İçinden telaşla bir adam indi, yüzünü henüz tam seçememiştim. Yolun karşısından bize doğru acele ile gelirken, gelen kişinin Baran'ın yanında hep gördüğüm koruması olduğunu farkettim.
"İzinlisin demiştim." dedi Baran, gerilmişti. Korumayı burada görmek onu hoşnut etmemişti.
Koruma telaş ile Baran'a baktı. "Siz alkollü bir şekilde arabaya binince dayanamadım."
Şaşırdım. Bir korumanın görevi patronunu korumaktı evet ama bu adam gerçekten Baran için endişelenmiş gibiydi. Ona değer verdiği gözlerinden belli oluyordu. Bu adam Baran'a minnet duyuyordu.
Baran gülümsedi, "Buraya geleceğimi de tahmin ettin, değil mi?" dedi ve elini korumasının omzuna dostane bir şekilde koydu. Koruma resmen Baran'a sevgi dolu bakışlar atarak gülümsedi. "Deniz sizin durağınız."
Baran gururlu, koruma mahçup bir şekilde bakarken, "Hadi sen tekneye geç." dedi. "Ben de geliyorum birazdan."
Komutu alan koruması önce bana dönüp, başıyla selam verdi. "İyi geceler Mehir hanım." Gülümseyerek selamını aldım.
Koruma marinanın girişine doğru giderken, Baran bana döndü ve hiç beklemediğim bir şey söyledi.
"Karadan uzaklaşmak ister misin?"
♣️
Baran elleri cebinde önde, ben bir adım arkasında marinanın kapısından güvenlikten geçmiş yürüyorduk. Güvenlik benden kimlik ister diye çok korkmuştum ama yanımda marinanın ortağı olduğu için buna gerek kalmamıştı. Bu teklifi hangi akıla hizmet kabul ettim, bilmiyordum. Teklif çok güzeldi, marina göz alıcıydı ve tekneyle istediğim gibi gezmek benim hayalimdi ama bunu bu adamla yapmak oldukça riskliydi. Ferhunde hanım bunu duysa, bana neler yapardı acaba?
Müşteriler ile dışarıda görüşmemiz kesinlikle yasaktı ama bu sayılmamalıydı bence. Planlı bir şey değildi, denk gelmiştik. Üstelik Baran ile bir odanın içerisinde kalmıştım, bana zarar verecek olsa orada verirdi değil mi? Derin bir nefes aldım. Korkularımdan uzaklaşmazsam, kendi kuruntularım yüzünden o tekne denizin ortasındayken atlayabilirdim. Yüzme bilmediğim için muhtemelen ölürdüm ve sonumun böyle olmasını asla istemiyordum.
Arama motorunda Baran'ın adını arattığımda, böyle bir marinaya ortak olduğu hakkında bir bilgiye rastlamamıştım. Belki de gözümden kaçmıştı, bilmiyordum.
Marinanın sonlarına doğru bayağı bir yürümüştük ama ikimizde konuşmamıştık. Bu yürüme belki yarım saat sürmüştü ama bana 2 saat gibi gelmişti. Baran yanımdayken, zaman çok ağır işliyordu.
En sonunda Baran gibi zengin bir adamdan hayal ettiğimin aksine daha mütevazi bir yatın önünde durduğumuzda, az önce ki koruma yatın girişinde bizi bekliyordu. Yani aslında beni değil, Baran'ı bekliyordu ve bu yüz ifadesinden belliydi. Baran'ın beni getirmesini beklemiyordu. Gözlerimi korumadan çekip, yatta gezdirdim. Mütevazi dediysem, bu yat tabii ki lükstü. Benim gibi insanların sahip olabileceği bir yat değildi ama Baran'ın bu marinanın ortağı olduğunu düşündüğümde daha gösterişli ve büyük bir şey beklemiştim. Yatın ön kısmının duvarındaki, güzel bir font ile baskılanan 'Elya' yazısına gözlerim takıldı. Elya kimdi?
Yanımıza gelen, benden bir kaç yaş küçük olduğunu düşündüğüm bir çocuk, "Abi, hoş geldin." dedi Baran'a. Baran çocuğun omzuna elini dostane bir şekilde koyarak, hafifçe sıktı. "Hoş bulduk koçum, nasılsın?"
"İyiyim abi, sen nasılsın?"
Baran onun nasılsın sorusunu es geçerek, "Ablan nasıl?" diye sorunca çocuğun gözleri heyecanla parladı. "Sayende çok iyi abi, Allah senden rağzı olsun."
Baran, elini öpmeye çalışan çocuğa elini öptürmek yerine sarıldı. Çocuk başını Baran'ın göğsüne yaslamış gözlerini kapatmıştı. Ağlıyor muydu? Baran bir yandan çocuğun sırtını sıvazlıyor, bir yandan "Şşş." diyerek onu yatıştırıyordu.
Bu sahne gerçek miydi? Baran hiç görmediğim kadar şefkatliydi. Burada ne dönüyordu? Niye bu çocuğun ablası Baran sayesinde iyiydi? Baran bu kadar şefkatli bir adamsa niye Ferhunde hanım ondan kötü bir adam olarak bahsetmişti?
Karşımda yaşanan duygusal sahneden beni ayıran şey korumanın sesi oldu. "Siz buyrun Mehir hanım." diyerek yata binmem için elini uzatmıştı. Önce korumaya sonra tekrar Baran ile çocuğa baktım. Çocuk sesli bir şekilde ağlıyor ve belli ki içini döküyordu. Onları yalnız bırakmak istediğim için, korumanın elini tuttum ve yata çıktım. Yatın iç kısmına geçerken, şuan yaşananları sorguluyordum.
Ne yapıyordum ben? Neredeydim? Kiminleydim? Burada ne işim vardı?
Bu yaptığım doğru muydu? Bu attığım adım yüzünden zarar görecek miydim? Baran bana bir şey yapar mıydı?
Yatın merdiveninden çıkarak üst kata geçtiğimde beynimden bunlar geçiyordu. Yatın üst katında kenarlara koyulan deri koltuklardan birine oturdum. Önümde büyük bir masa vardı. Etrafa baktım, deniz gökyüzü ile birleşmiş siyah bir çarşaf gibiydi ve yıldızlarla süslenmişti. Derin bir nefes aldım, içim huzurla doldu. Deniz çok iyileştirici bir şeydi. Saate baktığımda neredeyse 2 olduğunu gördüm.
Telefonumun çalması beni paniklendirdi çünkü yanımda 2 telefon vardı. Biri şahsi kendi telefonum, diğeri iş telefonumdu ve çalan şahsi telefonumdu. Etrafı kolaçan ettim, koruma ve Baran hala aşağıda olmalıydı. Telefonu masanın altından elime aldım çünkü Baran'ın şahsi telefonumu görmemesi gerekiyordu.
Arayan kişi Beyza'ydı. Meşgule atıp, ona dışarıda yürüyüş yaptığıma dair bir mesaj attım. Ona Baran ile yatta olduğumu söylersem, muhtemelen burayı basardı. Onun tüm uyarılarını es geçmiş olmak, anlık olarak beni endişelendirse bile içimden bir ses Baran'ın bana zarar verecek bir adam olmadığını söylüyordu. Mantığımın bunun tam tersini iddia etmesi kafamı karıştırıyordu ama ben her zaman içimdeki sese güvenen biri olmuştum.
Adım sesleri duyulunca hemen telefonun sesini kapatıp, çantama attım. Baran yukarıya çıkıp, masanın diğer ucuna tam karşıma oturdu. Koruma elinde Dalmoreyi, buz tasını ve 2 kristal viski bardağını masaya bırakıp, yatı kullanmak için ayrılan odaya geçti ve artık görüş alanımızda değildi.
Masadaki gösterişli şişesiyle, harika rengiyle bana göz kırpan Dalmore'ye baktım.
"Sanırım sana ikram ettiğim viskiyi sevdin." dedim Baran'a bakarak. Baran etrafa baktığı koyu mavi gözlerini, gözlerim ile birleştirdi. Bakışıyla vücuduma tanıdık iç ürpertici duygular yayıldı.
"Dalmore'yi bana zaten sevdiğim için getirmedin mi?"
Ne demek istediğini tam çözememiştim ama böyle bir bilgiden haberim yoktu.
"Hayır, kendim seçtim."
"Yalancı."
Sinirle kaşlarımı çattım. "Niçin sana böyle bir yalan söyleyeyim ki?"
Erkeksi oturuşunu bozarak dikleşti ve masanın üzerinden bana doğru eğildi. Bu hareketi yatın deri koltuğuna sinmememe sebep olmuştu. "İşin bu." dedi sorgulayıcı gözlerle. "Yalan söylemek."
"Bu kanıya nereden vardın?" diye sorduğumda, geri çekilerek koltukta daha rahat bir pozisyon aldı ve etrafta göz gezdirdi.
Yüzüme bakmadan, "Muhtemelen Ferhunde sana, bana ikram etmen için sevdiğim içkileri göstermiştir. Sen de beni etkilemek için aralarından Dalmoreyi seçmişsindir." dedi ve alaycı bir ifadeyle güldü. "Ne ucuz numaralar."
"Sandığın gibi dünya seni etrafında dönmüyor." dediğimde bu çıkışıma hiç beklemediğim bir tepki verdi. Kahkaha attı. Baran'ı ilk kez kahkaha atarken görmüştüm, söylediğim şey onu güldürmüştü.
Kaşlarını kaldırarak alaycı ifadesiyle gözlerime baktı. "Öyle mi dersin, küçük hanım?"
Tam ağzımı açıp, bir şeyler söyleyecektim ki yat hareket etti. Yat bir anda o kadar hızlı hareket etmeye başladı ki, koltuğa tutunmak zorunda kaldım. Koruması da kendisi gibiydi belli ki, ulaşım araçlarını çok düzgün kullanmıyorlardı.
Karadan kaçar gibi hızla ayrıldığımızda kıkırdadım. "Neyden kaçıyoruz?"
"Geçmişimden."
Baran tamamen esprisine sorduğum sorumu hiç beklemediğim bir ciddiyet ile cevapladığında, bunu beklemiyordum.
Biraz duraksadıktan sonra, "Arkana bakarsan, önünü göremezsin." dedim.
"Arkana bakmazsan, önünü planlayamazsın."
"Hayat sana önünü planlatmaz zaten."
Cevap vermedi. Yerinde doğrulup, Dalmorenin şişesine uzandı. "Ben doldurayım." diye bir öneride bulundum. Gereksizdi belki ama ona içki doldurmaya alışmıştım.
"Bugün sen benim misafirimsin, ben senin değil. Kumarhanede değiliz."
Israr etmedim. Viskinin bardağa yerleşirken ki sergilediği görsel şölenini izledim.
Her zaman ki gibi viskiyi, gözlerini gözlerime kitleyerek tek dikleyişte silip süpürdü. Yeni bardağı doldurmaya uzanıyordu ki, kendimi tutamayıp sordum. "Viskiyi nasıl sek bir şekilde bu kadar hızlı içebiliyorsun? Boğazın yanmıyor mu? Canın acımıyor mu?"
Kristal viski bardağını tekrar Dalmore ile doldururken yüzüme bakmadan, "Canımın acıdığını hissetmek için." dediğinde ne demek istediğini tam anlamamıştım.
"Niçin bunu hissetmek istiyorsun ki?"
"Canımın olduğunu hatırlamak için."
Cevap veremedim çünkü ne diyeceğimi bilememiştim. Çözemeyeceğim zor bir bulmaca gibi davranıyordu. Zaten benim de bu bulmacayı çözmeye çalışmak gibi bir davam yoktu, yorucu olurdu. En sağlıklısı onun kelime oyunlarına ayak uydurmaya çalışmaktı.
Yat karadan iyice uzaklaşana ve durana kadar sadece içtik. Ben bir kadehi henüz bitirememişken, o üçüncü kadehini dolduruyordu. Ben de istesem bitirirdim ama sarhoş olmak istemiyordum. Aklımın yerinde olması gerekiyordu, kendimi korumam için bu gerekliydi.
Etrafa baktığımda ürktüm. Kara çok uzakta kendini gösteriyordu ama yat kocaman bir hiçliğin içinde hafif ritimli bir beşik gibi sallanıyordu. Bu ürkütücüydü. Bugün sahilde düşündüğüm gibiydi ama sandığımın aksine ürkütücüydü. İlk defa ürkücü bir durum, bir yandan huzur veriyordu.
Yat durduğu için, Baran ile sessizliğimiz daha gürültülü bir hale gelmişti. Yat hareket ederken, sessizliğimiz çok duyulmuyordu ama şuan sadece dalga sesi ve bizim sessizliğimizin sesi vardı.
"Eee," diyerek konuya girmeye çalıştım. "Rahatlayabileceğin kadar uzaklaşabildin mi karadan?"
Baran viskisini ilk seferinden hariç, daha tadını almak ister gibi yudumlarken koyu mavi gözlerini gözlerim ile birleştirdi. O böyle baktığında, bakışları beynimin içine giriyormuş gibi hissediyordum ve bu beni rahatsız ediyordu. Beynimizin içi en mahrem yerlerimizden biriydi ve oradan geçenlerin şeffaflığıyla okunduğunu sanmak yerimde kim olsa onu tedirgin ederdi.
"Mesele kara değil, kafa." dedi ve işaret parmağıyla şakağına bastırdı. "Kafadan uzaklaşamadıkça rahatlamak söz konusu değil."
"Bu da mümkün değil. Kafandan ve içindekilerden uzaklaşamazsın ama onlarla yaşamayı öğrenebilirsin." dedim ona tane tane anlatmaya çalışıyor gibiydim. Neden bir psikolog gibi davrandığımı bilmiyordum ama içimden bu geliyordu.
Baran önceki görüşmelerimizden farklıydı, fazla şeydi... dağınıktı. Evet, doğru tanım buydu. Baran ilk kez dağınık görünüyordu. Ne uzun ne kısa olan saçları her zamankinden daha dağınıktı, tişörtü ve eşofmanı her zaman giydiği takım elbisesinden daha dağınıktı. Bakışları... dağınıktı. Baran dağınıktı.
Bana cevap vermedi, ben de üstüne bir şey demedim. Onun koyu mavi gözleri ile benim ela gözlerim sessiz bir tartışmaya girdi. Gözlerimiz birbirine soru soruyor, cevap arıyordu. Normalde insanlarla çok uzun göz teması kurabilen biri değildim, gözlerimi kaçırırdım. Baran ile uzun bakışmalarım olmuştu ama bu bakışmamızda önceki görüşmelerimizden farklıydı. Daha uzun ve daha şeffaftı. Bu gece her şey farklıydı.
Bir anda bakışları değişti ve, "Bana akıl verme küçük hanım." dedi. "Bana akıl veremeyeceğin kadar, her anlamda senden büyüğüm."
"Ben küçük değilim." dedim sinirle. "Aramızda sadece 5 yaş var." Aslında 7 yaş vardı ama Baran bunu bilmiyordu. Beni 23 değil, 25 yaşında sanıyordu.
Bana sorgulayıcı gözlerle baktı. "Beni mi araştırdın? Yaşımı nereden biliyorsun?"
Cevap veremeyip, yutkundum. Onu araştırdığımı anlaması benim için çok utanç verici olmuştu.
Neyse ki bunu çok sorgulamadan devam etti. "Üstelik 5 yıl hatrı sayılır bir zaman dilimi ve tecrübe demek."
"Tecrübe geçen yıllar ve doldurulan yaşa bakılarak ölçülemez." dedim. Altta kalmayacaktım.
"Ölçülür."
"Ölçülemez!"
"Senin dilin kısa sürede çok uzadı. Kesmek lazım."
Anlamlandıramadığım bir sinirle ona bakarken, tam cevap verecektim ki atışmamızı korumanın ayak sesi böldü. Gözlerini ilk kaçıran ben oldum ve korumaya döndüm. Elinde büyük ve açık kahverengi olan bir çanta vardı. Bu çanta, dizilerde ki zengin adamların paralarını koyduğu çantalara benziyordu.
Koruma çantayı masaya koydu ve kilitlerini çözerek bize doğru açtı. Çantanın kapağını kaldırdığında her şeyi görmeyi bekliyordum ama çanta olarak gözüken yeni nesil bir pikap beklemiyordum.
"Aaa!" dedim heyecanla. "Pikap mı bu?" Tüm sinirim geçmişti ve gerginliğim gitmişti.
"Sever misin?" dedi Baran, sorgulayıcı gözlerle. Böyle bir tepki beklemiyordu.
"Bayılırım!" diyerek ellerimi çırptım. Sonra bunu yaptığıma pişman olarak, kendimi dizginlemek istercesine öksürdüm. "Pikaplar güzeldir yani." Abartı tepkiler vermeyi bırakmalıydım.
Baran gözlerime bakarken, ne düşündüğünü anlayamıyordum. Keşke özel bir gücüm olsaydı ve onun aklını okuyabilseydim. Koruma, "Ne dinlemek istersiniz?" diye sorunca beni Baran'ın bakışlarından kurtarmış oldu.
Baran korumaya, "Ferdi Özbeğen'in 'Şarkılarım' plakını getirsene." dediğinde koruma çabuk adamlarla içeri gitti. Tekrar yanımıza elinde plak ile geri dönene kadar, bakışlarımı pikaptan çekmedim. Baran'a bakmak istememiştim.
Koruma dikkatli bir şekilde plakın kapağını açtı ve içinden plakı çıkardı. Plakı pikapa yerleştirirken, onu izliyordum. "İyi dinlemeler." diyerek pikapı çalıştırmadan gitti.
Baran pikapa uzanarak, gerekli ayarlamaları yaptı ve pikapı çalıştırdı. Pikapın iğnesi, plakın üzerinde dansına başladığında kulağımıza müziğin en güzel ve saf hali geldi.
Güzel bir melodi kulağıma çalındığında, istemsizce gözlerimi kapattım. Pikaplara ve plaklara bayılırdım, genel olarak antika şeyler hoşuma gidiyordu. Geçmiş dönemde doğmuş olmayı çok isterdim. Orada her şey daha güzel gibiydi. Günümüzden en farklı olan ise, geçmişte duygular daha gerçekti ve yaşanıyordu. Şimdi ise o duygular kirlenmişti.
Kim bilir, kaçıncı arayışım bu...
Benden kaçan mutluluğumu.
Nerede belli değil...
Kim bilir, kaçıncı arayışım bu...
Kaybettim her bulduğumu.
Kader bana dost değil...
"Hangi şarkı bu?" diye sordum gözlerimi açmadan.
"Ferdi Özbeğen'den ağla halime." diyen Baran'ın sesi iyice mayışmış ve huzurlu gibiydi. O da benim gibi iyi hissediyordu demek ki.
Gözlerimi kapatmış, başımı arkaya yaslamıştım. Hafifçe sallanan yatın ritmi, yüzüme çalan tatlı rüzgar ve kulağıma gelen rahatlatıcı melodi ile çok huzurluydum.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Yok mu bir soru sormayan?
Yarını olmayan, güneşi doğmayan...
Bir yolun yolcusuyum, dokunma.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Gözlerimi hafifçe aralayıp, Baran'a baktığımda o da benim gibi gözlerini kapatmış başını arkaya yaslamıştı. Kollarını yatın koltuğunun arkasına atmış, bir bacağının ayak bileğini diğer bacağının üstüne koymuştu. Elinde emaneten tuttuğu viski bardağı ile şuan huzurun tablosu gibiydi. Huzuru yaşıyordu.
Ona baktığımı hissetmiş olacak ki, gözleri aralandı. Gözlerini gözlerime diktiğinde yakalanmış gibi hissetmiştim ama kendimi tutup bakışlarımı kaçırmadım. Masada duran sigara paketine uzandım ve içinden bir dal çıkardım. Kendimi cesaretlendirip, Baran'a yaklaştım. Onun bana yaptığı gibi sigarayı dudaklarına yerleştirmek için uzattım. Bozmadı ve dudaklarını araladı.
Sanki bir yangın içimde,
Külleri savrulan, yakılan, yıkılan dünyamda...
Artık bir yer yok bana.
Bakışlarının altında ezilerek çantamdan zippoyu çıkardım. Dudaklarına yerleştirdiğim sigarasını yakarken, ela gözlerimi yine koyu mavi gözlerine tırmandırmıştım. Zipponun ateşinin yansıması yüzüne vururken, gözleri hiç görmediğim bir hal almıştı. Muhtaç gibi, ihtiyacı var gibi... Daha çok bir şeylere küskün gibi...
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
🎶🎶🎶
Ağla, ağla halime.
Gülme, kapat gözlerini...
Görme, tek bir şey söyleme.
♣️
Saatime baktığımda, sabah 5'e geliyordu. Bugün Baran'ın beni kiralamasının son günüydü ve yine gelmemişti. Dün onunla marinada karşılaşmamız haricinde hiçbir iletişimimiz olmamıştı. Bugün ona gelip gelmeyeceğini sormamıştım, o da böyle bir bilgiyi bana vermemişti zaten.
Halbuki dün başlarda çok güzel vakit geçirdiğimizi düşünüyordum. Sadece sigarasını yaktıktan biraz sonra, aniden korumaya bağırıp geri dönmesini söylemişti. Bu tepkisi beni ürküttüğü için hiçbir şey sormamış ve söylememiştim. Benim gibi Baran'da konuşmamaya yemin etmiş gibi yat marinaya varana kadar sessizliğini korumuştu. Sesini korumaya geri dönmemizi emrettikten sonra sadece marinaya vardığımızda duymuştum, onda da benimle değil yine korumasıyla muhattap olmuştu. Adının Yusuf olduğunu öğrendiğim korumasına; beni otele bırakması talimatını verdikten sonra hemen yatın kamarasına geçtiği için, ona iyi geceler bile diyememiştim. Hatta bunlar olurken gözlerini bile bana değdirmemişti. Acaba yanlış bir şey mi yapmıştım? Bugün kiralamasının son günü diye gelir sanmıştım ama gelmemişti.
Sıkıntıyla sigaramı küllüğe bastım. Gecenin başında ne olur ne olmaz diye kumarhanenin giyinme odasına çıkmıştım ama 2 saat beklememe rağmen arkadaşları gelmesine rağmen o gelmediği için geri kendi odama gitmiştim.
Telefonumdan dün onunla dinlediğimiz 'ağla halime' şarkısının sesi yükselirken, gece boyu uyuyamadığım için bir paket sigara içtiğimi farkettim. Küllük ağzına kadar dolmuştu ve bu kadar fazla sigara içmek artık ağzımda iğreç bir tat bırakmıştı. Balkon masasında duran su bardağını aldım ve dikledim. Bunu yaparken anlık olarak canım alkol çekmişti.
Odanın kapısının açıldığını duydum, sanırım Beyza gelmişti. "Mihri!" diye bağıran Beyza'ya "Buradayım!" deyince balkonun kapısı açıldı.
Elinde güzel paketlenmiş bir kutu ile giren Beyza'ya baktım. Elindeki kutuyu bana uzatıp, "Bu Mehir adına kumarhanenin giyinme odasına gelmiş." dedi.
Kutuyu masada benim tarafıma koyup sorgulayıcı bakışlar ile, "Sana özel diye açmadım, kimden bu?" dedi.
"Bilmiyorum." derken bir yandan kutunun paketini açıyordum. "Kim Mehir'i tanıyor ki ona kutu gönderiyor?"
Anlamaz gözlerle kutuyu açarken, dün Baran ile yattayken dinlediğimiz Ferdi Özbeğen'in plakını ve kahverengi pikap çantasını görmeyi beklemiyordum. Bir dakika, bu kutuyu bana Baran mı göndermişti? Başımdan aşağı yine o meşhur kaynar sulardan döküldü.
Ve isimsiz bir not... İsime gerek yoktu gerçi.
"Sohbetin için teşekkürler, küçük hanım."
♣️♣️♣️
Bölümü nasıl buldunuz? Düşüncelerinizi merak ediyorum.
Beğendiyseniz, favlarınızı bekliyorum; eğer beğenmediyseniz nedenlerinizi bekliyorum.
Kendinizi bana, iyisiyle kötüsüyle ve tüm eleştirileriniz ile yorumlarda hissettirin lütfen. Yeni bölümü yazmaya hevesim var ama paylaşmaya cesaretim yok. Bu cesareti sadece sizin varlığınızdan alabilirim.
Okuyan herkese selam olsun, sevgilerle...
❤️