İçeriğe geç

İKİ YÜZLÜ

Bölüm 7 · 22 dk okuma

İKİ YÜZLÜ

Bölüm 7

♣️7♣️

♣️♣️♣️

Hiç korkunun saf halini kalbinizin derinliklerinde hissettiğiniz oldu mu? Hepimizin olmuştur. Ensenden soğuk bir esintinin vücuduna yayıldığını hissedersin önce, sonra alnında soğuk terler... Çıkmaz sokağa girmişsin ve kapana kısılmışsın sanırsın. Kalbin kontrol edemediğin bir şekilde atar ve o kalp çarpıntısı başını döndürür. Bunun adı korkudur.

Her duygu birbirinden farklı hissettirir. İnsan her duyguyu tadabiliyorsa hala insandır. 'Mutsuzum' diye yakınan insan, aslında tamamen mutsuz değildir. Sadece yaşadığı mutluluklar, hissettiği mutsuzluğunun önüne geçemez bir hale gelmiştir.

Her duygu birbirinden farklı hissettirir ve bunun yanı sıra her duygu, her insan için farklı anlamlar ifade eder. Mutluluk benim için bir çikolatada saklıyken, başkası için bu kadar kolay elde edilebilen bir duygu olmaz bazen. Mutsuzluk benim için çok sevdiğim bir oyuncağı kaybetmektir, bazıları ise sevdiklerini kaybetmiştir ve 'keşke' derler... 'keşke ben de onun gibi sadece oyuncağımı kaybetseydim.'

Mutluluk ve mutsuzluk, bir gelip bir giden duygular iken bazı duygular öyle bir yerleşirdi ki, kurtulmak bizim elimizde olmazdı. Mutsuzluk beni hiçbir zaman ürkütmemişti. Çünkü mutsuzluk, bir olayın sonucunda baş gösterirdi ve onunla baş edebilmek insanın elinde olan bir şeydi. Mutsuzluğu defetmek zor olsa bile, en azından insan bunun kendi elinde olduğunu bilirdi.

Asıl zor olan, bize yaşatılan duygunun başka bir insanın elinde olmasıydı. Benim en çok ürktüğüm duyguların başında korku geliyordu. Korku öyle bir şeydi ki, çok mutsuz olduğumuz bir anıyı hatırladığımızda eskisi kadar acıtmazdı ama üstesinden gelinemeyen korku her zaman diri kalırdı ve korkuyu hissetmemizi sağlayan durum geçmediği sürece ondan kurtulamazdık.

Korku, peşinden endişeyi getirirdi ve yerleştirirdi içimize. Kalbimizi sıkıştırırdı, üzerimizden atamazdık kolay kolay. Babamın kızacağından emin olduğum bir hata yaptığımda, beni dövüp odama gönderdiği zamanlarda mutsuzluk hissederdim. En zoru ise korkuyla babamın eve gelmesini beklemekti. Yiyeceğim dayağı ve hakaretleri korku ile beklemek, onları yaşamaktan daha zordu. Babam beni dövdükten sonra hissettiğim mutsuzluk, benim elimde olan bir şeydi. İstersem mutsuzluğumu öfkeye dönüştürüp, ruhumu yatıştırabilirdim. Bunları yapmasam da bir kaç gün sonra yediğim dayağı ve yaşadığım mutsuzluğu unutabilirdim ama... babamın eve gelmesini beklerken yaşadığım duygu, tamamen babamın ellerinde olan bir şeydi. Bunu hiçbir şeye çeviremezdim ve kurtulamazdım. Babam eve iki gün gelmezse, ben iki gün o korkuyu yaşardım. O zamanlarda endişe dört bir yanımı sarıp, beni avucunun içinde sıkıştırıyor gibi hissederdim.

Şuan tam öyle bir zamanın içindeydim. Çıkmaz sokağa girmiş gibi, kapana kısılmış gibi... Elim kolum bağlı gibi, endişenin kirli ve karanlık elinin avucunda kalmış gibi... Sıkışıyordum ve bunu üzerimden ben atamazdım ancak bunu bana yaşatan alabilirdi bu duyguyu içimden.

"Başka ne söyledi?" diyen Ferhunde hanıma baktım. Benden daha rahattı çünkü bu korku ona yaşatılmamıştı. O boğuşmamıştı endişenin zihninde gezdirdiği karanlık düşünceler ile.

"Hiçbir şey." derken sesim o kadar sessiz ve çaresiz çıkmıştı ki, kendime acıdım. Keşkelerimden bir tanesi de bugün yaşanıyordu. Keşke bu işi kabul etmeseydim, keşke o kumarhaneye adımımı atmasaydım. "İyi geceler dileyip, locadan çıkıp gitti."

"Neden korktun bu kadar Mihri?"

"Neden mi korktum?" dedim, sinirlenmiştim. "Ben bir hukuk öğrenciyim Ferhunde hanım, burada çalışmam başlı başına kariyerimde bir leke. Özel hayatımızın gizliliği konusunda, bizi korkutan sizdiniz. Kimse gerçek sizi bilmemeli, zarar görürsünüz demiştiniz. Hiç tanımadığım bir adam, erkek arkadaşımdan bahsetti ve adımı soyadımı biliyor. Bu ne ifade ediyor bilmiyorum ama korkuyorum. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum."

Ferhunde derin bir nefes verip, bakışlarını koca ofiste sıkkınlıkla gezdirdi. Ondan gözlerimi bir dakika ayırmadım, korkuyu bana veren o değildi ama benden almasını istedim. Bir şey söylesin ve beni rahatlatsın diye bekledim ama uzun bir süre bunu yapmadı. Yüzü düşünceliydi. Onun bu kayıtsız kalan hali, koca ofisi havasızmış ve nefesim daralıyormuş gibi hissetmeme sebep olmuştu.

"Kim bu adam?" diye bir soru yönelttim.

"Emir Madenci."

"Kim bu Emir Madenci?" diye tekrar sordum. Adı ve soyadıyla ilgilenmediğim açıktı. Üstelik buraya gelmeden arama motorunda arattığım adını yeterince ezberlemiştim. Bana gerçekten kim olduğu ve benden ne istediği lazımdı. Adımı soyadımı, sevgilimi nereden biliyordu ve bana bunları söylerken neyi amaçlıyordu?

Ferhunde oturuşunu dikleştirerek, ellerini önünde birleştirdi ve çalışma masasının üzerine yerleştirdi. Koca ve gösterişli masanın üzerinden bana doğru eğildiğinde, gözlerim hala gözlerine endişe ile bakıyordu, bir cevap arıyordu.

"Bah Mihri," dedi sakin bir ses tonuyla. "Emir'i tanımıyorum ve ne zamandır Türkiyede değildi. Seni nereden tanıdığını da bilmiyorum, bunun altından ne çıkacak onu da bilmiyorum üzgünüm. Mantıklı düşününce hiç muhattap olmadığın bir adamın sana zarar vermesi saçmalık olur, bu konuda endişelenme."

Ne kadar kolaydı, kendi yaşamadığı bir korku için bana endişelenme diyebilmek... Sessiz kaldım çünkü ne soracağımı, ne diyeceğimi bilmiyordum. Benim böyle olmam normaldi çünkü bu dünya bana yabancıydı ama Ferhunde neden sessizdi, onu bilmiyordum.

Masadaki suyu alıp bana uzatınca, onu reddetmedim. Susamıştım, endişe beni susatmıştı. Suyu alırken, "Senin için araştıracağım, merak etme. Sana zarar gelmesine izin vermem, böyle bir amacı olduğunu da sanmıyorum. Niye sana zarar vermek istesin?" diyerek beni rahatlatmaya çalıştı.

Amacına ulaşmasını bekledim, içimin rahatlamasını bekledim. Hissettiğim duygular dağılsın istedim ama olmadı. Gittikçe büyüyen içimdeki kara bulutlar, beni boğuyordu.

Su bardağını önümdeki sehpaya bırakıp, ellerimi saçlarıma geçirdim. "Kim bu adam? Kim!"

Halime daha fazla dayanamayan Ferhunde, "Mihri!" dedi sert bir ses tonuyla. "Kendine gel! Kumarhaneden önce resepsiyonda çalışan bir kızdan, koskoca adam ne istesin? Niye sana böyle bir göz dağı verdi ve hakkında bildiklerini nereden öğrendi araştıracağım diyorum."

Ben sıkıntılı bir nefes verirken, Ferhunde devam etti. "Bundan kimseye bahsetme, Mihri'yi bilen kişilere özellikle. Hakkında Emir'e kim bilgi satmış, önce onu öğreneceğim."

"Kıbrısta Beyza haricinde kimse gerçek adımı bile bilmiyor ki." dedim tek solukta. "Beyza böyle bir şey yapmaz. O benim en yakın arkadaşım."

Bana acır gibi attığı bakışların altında öyle bir ezildim ki, koltuğa sinerken amacım imkansız olsada yok olmaktı. Yok olmak istiyordum. Geçmişe dönmek istiyordum, valizimi hazırladığım ilk güne... Kıbrısa hiç gelmemiş olmak istiyordum ama bu imkansızdı.

"Bu hayatta kimseye güvenmemelisin," dedi. "Babana bile..."

♣️

Beyza bunu yapmış olabilir miydi? Beni satmış olabilir miydi? Bunu yaptıysa neden yapmıştı? Ne uğruna canımı tehlikeye atmıştı? Dostluğumuzun karşılığında ona ne teklif edilmişti?

Korkunun beraberinde getirip, bomba gibi kucağıma bıraktığı endişenin karanlık düşünceleriyle boğuşmaktan neredeyse bir paket sigara içmiştim. Düne kadar kendimi bulabilmeme yardımcı olan o balkon, şimdi dört duvar olmuş beni sıkıştırıyor gibi hissettiriyordu. Delirecektim, neredeyse aklımı kaybedecektim düşünmekten.

Sadece bu balkonda edinebildiğim huzurlu sessizlik, şuan o kadar gürültülüydü ki... Düşünmek çok yorucuydu ve beynim susmuyordu. Neden, neden, neden? Tek sorum buydu. Neden? Emir neden bana öyle davranmıştı? Beyza beni neden satmıştı? Neden, neden, neden?

Bunlar neden benim başıma gelmişti?

"Sen iyi misin?" diyen Beyza'nın sesiyle öyle bir irkildim ki, Beyza benim irkilmemle yerinde sıçradı. "Ay, bu kadar korkacağını bilemedim."

Daha fazla dayanamadım ve uzun zamandır gözlerimin içine hapsettiğim yaşları artık tutamadım. Kıbrısa geldiğimden beri hiç böyle ağlamamıştım. Yanaklarım kısa sürede, o kadar ıslanmıştı ki... Resmen volkanik bir dağ gibi patlamıştım ve kendimi durduramıyordum.

Beyza bir şeyler söyleyip, beni yatıştırmaya çalışıyordu ama bu asla işe yaramıyordu. Kaçmak istiyordum. Kaçıp gitmek ve kimsenin beni bulamayacağı bir yerlerde saklanmak. Beyza hıçkırıklar eşliğinde ağlamama bir şeyler söylemeyi bıraktı ve yanıma oturdu. Yüzü gerçekten endişeliydi ama bir şey sormadan rahatlamamı bekledi. O olamazdı benim hakkımda Emir ile konuşan, olmamalıydı. O benim en yakın arkadaşımdı ve gözlerinde gerçekten endişe vardı. Benim bu halim onu endişelendirmişti.

Balkon masasının üzerindeki kişisel telefonumdan yükselen ses ile düşüncelerim dağılmıştı. Annem arıyordu. Telefonumun ekranındaki 'ANNEM' yazısı daha çok ağlamama sebep oldu. Bu halde açarsam ağladığımı anlardı ama açmak istiyordum. Onunla konuşmak bana iyi gelirdi, sesini duymak istiyordum.

Telefonun ısrarlı sesi kesildiğinde, ben kendimi toparlamaya çalışıyordum. Annemin aramasına geri dönmek için telefonuma uzanırken, Beyza beni durdurdu.

"Bu halde açma, kadını endişelendireceksin."

Haklıydı ve annemi endişelendirmek şuan isteyeceğim son şeydi. Beyza'ya bakmadan balkondan çıkıp, banyoya yöneldim. Banyonun aynasında ki yansımamı gördüğümde, gözlerimdeki kızarıklık çok tanıdıktı ama sebepleri farklıydı. Derin bir nefes aldım ve kendimi yatıştırmaya çalıştım.

Sakin ol Mihri, en fazla ne olabilir ki? Ailene burada çalıştığını mı söyleyecek? Söylesin bununla baş edebilirsin. En fazla babandan dayak yersin. Annen çok kızar ama onun gönlünü alabilirsin. Caner'e mi söyleyecek? Söylesin en fazla Caner senden ayrılır. Bunların hepsi bir şekilde baş edebileceğin ve atlatabileceğin şeyler. Üstelik tanımadığın ve zarar vermediğin bir adam niye bunları yapsın? Belki sadece kendi kendine eğlenmiştir. Seninle ne derdi olabilir? Mesleğine mi zarar verecek? Hiç sanmıyorum sen daha mesleğini eline bile almadın.

Kendime yaptığım bu konuşma şaşırtıcı bir şekilde, bir nebzede olsa beni yatıştırmıştı. Mantıklı düşünüyordum. Benim ile ne derdi olabilirdi ki? Muhtemelen kendi kendine eğlenmişti. Uzun süredir Türkiyede olmayan bir adam, geldiği an durup dururken bana zarar mı verecekti? Bu çok saçmaydı. Belki de gerçekten sadece kendi kendine eğlenmişti. Beni nereden tanıyordu, hiçbir fikrim yoktu ama belki de adımı hir yerden duymuştu ve öylesine araştırmıştı. Sonra da beni korkutup, dalga gelmişti. Tüm olanların böyle olmasını dilediğimi farkettim. Umarım tüm her şey sadece bu kadardan ibaretti.

Banyodan çıktığımda artık ağlamıyordum ve biraz daha iyi hissediyordum. Oyalanmadan hemen telefonumu elime aldım ve tekrardan annemi aradım. Beyza da balkondan çıkıp, yanıma gelmişti. Sorularını beyninde sıraladığına emindim ama ona fırsat vermeden telefonumu kulağıma götürmüştüm bile.

Çok geçmeden annemin sesi duyuldu, "Mihri!" dedi sitemle. "Neden açmadın telefonu? Merak ettim seni."

"Anneciğim duymadım, lavabodaydım. Özür dilerim."

"Bir an telaşlandım. Neyse... Nasılsın bir tanem?"

"İyiyim anneciğim, sen nasılsın?"

Annemin sıkıntılı bir nefes aldığını hissettiğimde, bir şey olduğunu düşündüm ve avuçlarımın içi terledi. İşte tam o an yatıştırdığım korku baş kaldırdı. Diri bir şekilde oradaydı ve kontrol edemediğim bir şekilde beni yine ele geçirmişti.

"Anne, ne oldu? Bir şey mi var? Ne söyleyeceksin?" diye sorularımı sıralarken, sesim fazla korkulu ve telaşlı çıktı. Odanın içinde istemsizce volta atmaya başlamıştım. Tırnaklarımı dişlerimin arasına almıştım ve annemin vereceği cevaptan korkar bir şekilde kemiriyordum. Ne olmuştu? Öğrenmiş miydi kumarhanede çalıştığımı?

"Mihri." dedi, annem şaşırmış gibiydi. "Bir şey olmadı kızım, ne bu tepki?"

Sıkıntılı bir nefesi veren taraf bu sefer ben oldum. "Anne ne oldu, söylesene."

"Bu kadar telaşlanacağın bir şey yok kızım. Her zaman ki şeyler... Baban."

Bu cevabı almak da beni her zaman endişelendirirdi ama ilk kez rahatlatmıştı. Sorunun sadece babam olması, benim düşüncelerimden daha az korkunçtu.

"Yine ne yaptı?" dedim, gerçekten rahatlamıştım.

"Aslında bir şey yapmadı. Beni aramıyor zaten kardeşini arıyor, bana attığı 'boşanacağım senden' mesajları haricinde pek iletişimimiz yok. Sadece uzun zamandır şehir dışından dönmedi. Senden önce gitmişti ve hala gelmedi."

"Dönmesin anne, ne güzel işte. Evde huzursuzluk çıkaracak kimse yok." diye cevap verdim bir çırpıda. Babamın evde olmaması ve şehir dışında çalışması bizim için her zaman avantajlı bir şey olmuştu. Onsuz evde huzurluyduk, sessizdik ve sorunsuzduk.

"Evet haklısın ama bir şeyler karıştırdığından şüpheleniyorum, ne zamandır para gönderemiyor ve bizi de sıkıştırdı."

"Bu hayatta kimseye güvenmemelisin," diyen Ferhunde geldi aklıma. "Babana bile..."

Düşüncelerim bulandı, aklım karıştı. Yatıştırdığım korku tekrar kendini gösterdi. Babam mıydı beni Emir'e satan? Hakkımda bilgi veren babam mıydı? Bu düşünceyi geldiği gibi hemen uzaklaştırdım. Kafamı iki yana beynimdeki düşüncelerden kurtarmak için hızlıca salladım. Babam böyle bir yerde çalıştığımı duyarsa, Emir'den önce bana bütün zararları verirdi zaten. Onunla iş birliği yapacak bir halde değildi, o benim babamdı.

"Paraya mı ihtiyacınız var anne? Ben gönderebilirim." dediğimde annemin bunu kabul etmeyeceğine adım kadar emindim. Annem benden para alacak bir kadın değildi.

"Hayır Mihri, idare ediyoruz."

Telefonda ona ısrar etmek istemedim ve başka konulara geçip annemin endişelerini dağıtmaya çalıştım. Bunu yapmak bana da iyi geldi, annemin bilmediği endişelerim dağılıyordu bir şekilde. Uzunca sohbet ettik, çalıştığımı sandığı resepsiyonda neler yaptığımı sordu ben de yalanlarımı sıralayarak anlattım. Telefonu kapattık sonra annemin kayıtlı para adresine hatrı sayılır bir miktar gönderdim. Bir resepsiyon bu kadar para kazanmıyordu ama açıklaması olarak yabancı müşterilerin kendi para birimlerinden bahşiş bıraktıklarını ve bu hafta çok kazandığımı söyledim. İnanmıştı ve gerçekten sıkışmış olmalı ki parayı bana göndermedi.

Telefonumda işim bitince yatağıma oturdum ve telefonumu kenara bıraktım. Derin bir nefes alırken Beyza ile göz göze geldik. Bana olanları anlamaya çalışır gibi bakıyordu, ona durumu anlatmalı mıydım? Bilmiyordum, karar veremiyordum çünkü Ferhunde üstüne basa basa kimseye söylememem gerektiği konusunda beni uyarmıştı.

"İyi misin?"

"İyiyim, bir şey yok."

Ona söylememeliydim ama bu benim için çok zordu. Beyza benim en yakın arkadaşımdı ve ben ona bu zamana kadar sadece Baran ile olanları söylememiştim. O konuda da söylenecek pek bir şey olmadığı için, bunu gizlemek olarak saymıyordum. Baran büyük bir sır değildi aslında, yancısı olduğumu Beyza biliyordu. Benim için kiralama yaptığını ve bir kere kulübün odasında sabaha kadar oturduğumuzu zaten biliyordu. Beyza ile paylaşmadığım tek şey üzerimdeki etkisiydi, o da zamanla sönmüştü. Sadece bir hırs olduğunu anlamıştım zaten şuan Baran'ı düşünecek halde değildim.

Beyza üzerime gelmedi, tekrar tekrar sormadı. Benim için bu iyi olmuştu çünkü beni zorlasaydı ona anlatabilirdim. Ferhunde bana başka bir şey söyleyene kadar, bu konuyu kimseye anlatmamalıydım. Bir şekilde bunu başaracaktım. Beni zorlayan tek şey, Beyza'ya anlatamamaktı.

Annemin ardından Caner ile konuştum. Onu özlemiştim. Uzun zaman sonra onun yanımda olmasını istediğimi kalbimin derinliklerinde hissetmiştim. O iyi bir sevgiliydi ve bana destek olurdu, beni yatıştırırdı. Bunun kötü yanı ise, ona asla bahsedemeyecek olmamdı. Asıl ona bahsedersem, daha çok üzülürdüm. Hakkımda ne düşünürdü, bilmiyordum ama iyi şeyler düşünmeyeceği kesindi. Emir haklıydı, burada çalışmam onun için çok onur kırıcı bir durumdu.

Telefonu kapattıktan sonra Kıbrısa gelmeden önce yaşadığım hayatı özlediğimi farkettim. İstanbulu, okulumu, evimi, arkadaşlarımı hepsini çok özlemiştim. En çok ailemi ve Caner'i özlemiştim. Burası bana iyi gelmemişti, Kıbrıs başlı başına hataydı.

Beyza kumarhane için hazırlanmaya başladığında, ben odadan çıkıyordum. Ferhunde çalışamayacak halde olduğumu görünce, bugün bana izin vermişti. Bana kalsa, kumarhaneyi tamamen bırakırdım ama bu imkansızdı. Henüz ayımı doldurmamıştım ve çıkarken kazandığım paranın yarısını geri ödemem gerekiyordu, hemen bugün bırakmam mümkün değildi. İmzalanan bir sözleşme vardı ortada ve bu sözleşme beni kumarhaneye gebe bırakıyordu. Keşke o sözleşmeyi hiç imzalamasaydım.

Kendimi sahile attığımda aklıma ilk gelen şey Baran'ın koyu mavi gözleri oldu. O gece bu sahilin marinasında, onunla karşılaşmıştım ve beni karadan uzaklaştırmıştı. Acaba yine onu görür müydüm? Beni karadan uzaklaştırır mıydı? Buna ihtiyacım olduğunu iliklerime kadar hissettim. Kendine yeni bir pikap almış mıydı? Çünkü en son benimle beraberken kullandığı pikapı bana hediye etmişti. Sohbetim için teşekkür niyetinde bir hediyeydi bu.

Yürüdüm... yürüdüm... yürüdüm. Ben yürüdükçe ayaklarım ile beraber beynimde yorulur sandım ama olmadı. Ayaklarım yoruldu ama beynim yorulmadı. Konuşmaya devam etti ve en sonunda baş edemediğimi farkedip, karşıma çıkan ilk banka çöktüm. O kadar yürümüştüm ki marinayı bile geçmiştim.

Müzik dinlemekten bile yorulduğumu farkettiğimde, kulaklıklarımı çıkardım. Gözlerimi kapatıp, dalgaların sesini dinlemek istedim. Tam o sırada bir ses ile irkildim.

"Abla." Gözlerimi açtığımda masmavi gözleri cam gibi parlayan, en fazla 7-8 yaşlarında olabilecek küçük bir kız çocuğu ile karşılaştım. Saçları beline kadardı ama dağınık ve pisti. Üstü başı da öyleydi. "Mendil alır mısın?"

Bu saatte bir kız çocuğunun burada ne işi vardı? Ailesi neredeydi? İçim burkuldu. Hayat acımasızdı. Hayat herkes için farklı bir yerden dem vuruyordu ve hepimiz farklı bir yüzü ile savaşıyorduk.

Elim istemsizce havalanıp saçlarına giderken, refleks ile mendillerin olduğu poşeti tutan elini yüzüne siper etti. O an kalbime öyle bir acı yayıldı ki, elim havada yumruk oldu. Yavaşça elimi indirmek zorunda kaldım. Muhtemelen şiddet görüyordu ve benim yüzüne gelen elimi yanlış anlamıştı. Ani bir kararla kendimi toparladım.

"Mendil almayacağım," dedim. "Sana daha iyi bir teklifim var."

"Ama mendile ihtiyacın var." dedi ve küçük parmaklarıyla yanaklarımı gösterdi. "Ağlıyorsun."

O söyleyene kadar ağladığımı farketmemiştim. Hemen yanaklarımı sildim. Karnımı ovalarken, "Yemek yemeğe de ihtiyacım var çünkü acıktım. Sen acıktın mı?"

Sorduğum soruyu heklemediği için biraz duraksadı ama çok geçmeden çekingen bir tavırla başını onaylarcasına salladı. Ayaklandım ve elimi uzattım. Yine çekinerek ve korkarak boşta olan elini, elimle buluşturunca gülümsedim. "Hadi yemek yiyelim."

Sahilde en yakın yemek yiyebileceğimiz yer az ilerimizdeki açık alana kurulan köfteciydi. Köfteci, sahil kenarındaydı ve önünde küçük tahta taburelerden oluşan masalar vardı. Oraya doğru el ele yürürken, hiç konuşmadık. Vardığımızda yine konuşmadan, boş olan bir tabureye oturttum onu. Sıkı sıkı tuttuğu ve satmak için doldurduğu mendil poşetini kenara bırakmıştı sonunda.

Karavanın içinde siparişleri hazırlayan orta yaşlardaki abinin yanına gidip, iki tane köfte ekmek sipariş ettim. İki tane de ayran aldım ve parayı ödedim. Köfteler hazırlanırken, gözüm küçük kızdaydı çünkü gider gibi hissetmiştim. Neyse ki, gitmedi. Köfteleri alıp geri masaya döndüm ve oturdum.

Uzattığım köfte ekmeği hızlıca alıp yemeye başladığında gülümsedim, acıkmıştı. O ana kadar acıktığımı farketmemiştim ama ben de acıkmıştım. İkimizde ekmeklerimize gömüldük.

"Adın ne?" diye sordum, ağzımdaki lokmayı henüz yutmamıştım.

O da benim gibi yutmadan konuştu, "Aslı, senin ne?"

Gülümsedim. "Mihri."

Tam o sırada gözleri arkamda bir yerlerde oyalandı. Hızlıca ağzındaki lokmasını yuttu ve köfte ekmeği masaya bırakıp heyecanla ayaklandı. "Baran abi!"

Baran abi mi? Aslı yüzümün dönük olduğu yönün tersine doğru koşmaya başlayınca, aynı Baran'ı tanıyor olabilmemizin ihtimalini düşündüm. Daha çok bunun olmamasını diledim. Korkarak bakışlarımı arkama çevirdiğimde, gördüklerim ile gözlerimi sıkıca yumdum. Az ilerimde Baran ve koruması vardı. Aslı, sıkı sıkı Baran'a sarılıyordu.

Baran, Aslı'yı nazikçe kendinden uzaklaştırıp, "Ne işin var senin burada, bu saatte?" diye sordu. Kaşlarının çatık olması ve hafif sinirli çıkan sesi Aslı'yı ürkütmedi. Baran'ın amacı zaten onu ürkütmek değildi, bu her hareketinden belli oluyordu. Aslı bakışlarını bana çevirip, beni gösterdiğinde kalbim duracak gibi oldu. Aslı heyecanla, "Bana köfte ısmarladı." derken neredeyse bayılacaktım. Avuç içlerim terlemişti. Baran'ın koyu mavi gözleri, ela gözlerim ile buluşunca zoraki bir gülümseme bahşettim.

Adımı söyleme, ne olur adımı söyleme.

Aslı biraz düşünüp, "Adını unuttum." dediğinde sıkı sıkı tuttuğum nefesimi verdim. Her şey az kalsın mahvoluyordu. Emir'den sonra gerçek adımı bir de Baran öğrenecekti ve yalanlarımı biri daha öğrenmiş olacaktı. Neyse ki Aslı adımı hatırlamamıştı.

"Mehir." diyerek seslendiğimde Aslı yerinde heyecanla kıpırdandı. "Evet! Mehir abla."

Baran da bu tesadüfe şaşırmış gibiydi. Bir saat önce benim tuttuğum gibi Aslı'nın elini tutarak bana doğru yürümeye başladı. "Demek öyle." Koruması Yusuf da, bir adım arkalarından onları takip etti.

Yanıma vardıklarında, gergin bir şekilde oturduğum küçük tabureden kafamı kaldırıp Baran'a baktım. Gülümsüyor gibiydi, benim gibi gergin değildi. Koyu mavi gözleri kumarhanedekinin aksine kasvetli gözükmüyordu.

"Mehir ablan bana da köfte ekmek ısmarlar mı?" diye sorduğunda, Aslı hevesle bana baktı. Üstümdeki gerginliği atmaya çalışarak, Aslı'ya gülümsedim.

"Tabii." diyerek ayaklandım. Ben kalktığımda ve köftecinin karavanına doğru yürümeye başladığımda, Baran başka bir tabure alarak masamıza dahil olmuştu bile. Ben uzaklaştığımda, Aslı'ya kızmaya başladığını işitmiştim.

"Sana yasaklamadım mı mendil satmanı? Niye sözümü dinlemiyorsun?"

Aslı'nın ne cevap verdiğini duymamıştım, çünkü masadan uzaklaşmıştım. Yeniden bir köfte siparişi verip, ustanın köfteyi yapmasını beklerken onların oturduğu masaya doğru dönmedim. Dönmek istemedim. Bu çok tatsız bir tesadüftü. Bu sıralar yaşadığım tatsızlıklar çoğalmıştı ve bu hiç hoşuma gitmiyordu. Baran'dan uzak durmaya çalıştıkça bir yerlerden çıkageliyordu. Derin bir nefes aldım, sakin olmalıydım.

"Siparişin hazır kızım. Baran'a selam söyle."

Hadi ama, hepiniz mi bu adamı tanıyorsunuz?

Elimde köfteyle masaya döndüğümde, Baran Aslı'nın köfte ekmeği iştahla yemesine gülümseyerek bakıyordu. Kumarhanedeki gergin adamdan çok farklıydı. Geldiğimi hissedince bakışlarını bana çevirdi. Gözleri ellerimde oyalandı, bir şey arıyor gibiydi.

"Bana ayran yok mu?" dediğinde unuttuğumu farkedip, hemen getirmek için dönecektim ki kolumu tuttu. "Otur, Yusuf halleder."

Kolumu tutan elinden vücuduma bir elektrik yayılmış gibi hissetmiştim. Bunu belli etmeden hızlıca tahta tabureye geri otururken, Yusuf ayran almak için hareketlendi. Köfte ekmeği Baran'ın önüne koydum ve kendi köfte ekmeğimi elime aldım. Tüm iştahım bir anda kaçtığı için, yiyemeyeceğimi farkedip köfteyi geri masaya bıraktım. Baran kendi ekmeğinden koca bir ısırık alarak, koyu mavi gözlerini üzerimde gezdirdi.

"Doydun mu?"

"Doydum."

Üstelemeden yemeğine yeri döndü. Aslı ile iştahlı bir şekilde köfte ekmeğini yerken, onları izliyordum. Şuan ne yaşanıyordu? Burada ne işim vardı? Kumarhanede tanıştığım ve parasını yemeye çalıştığım adamın burada ne işi vardı? Ayranıma uzanıp bir yudum aldım, boğazım kurumuştu.

"Sizi rahatsız mı ettim?" diye ortaya bir soru attı Baran. Bakışları ekmeğindeydi. Cevap vermek için dudaklarımı araladığım sırada, Aslı "Hayır!" dedi heyecanla.

Baran gözlerini ekmeğinden çekip, gözlerim ile birleştirdi. "Seni mi rahatsız ettim?"

"Hayır."

"O zaman niye sustunuz?"

"Zaten henüz tanışıyorduk."

Aslı, "Ben mendil satmıyordum!" dedi bir çırpıda. "Mehir abla ağladığı için ona getirdim sadece." Bu bilgiyi vermek zorunda mıydı?

"Mehir'in göz yaşları okyanus gibi miydi?" diye soran Baran'a anlamaz gözler ile baktım. Devam edince ne demek istediğini anladım. "Bir paket mendil yetmez miydi, niye bir poşeti doldurup getirdin?"

"Yetmezdi." dedi Aslı. "Çok ağlıyordu."

Gözlerimi sinirle yumdum. Sus çocuk.

"Niye ağlıyormuş, sordun mu?" diye sordu Baran. Ben yokmuşum gibi sohbet ediyorlardı. Farkettim ki, bunun gerçek olmasını isterdim. Keşke şuan yok olsaydım.

Aslı biraz düşündü ve, "Sormadım." dedi. Mahçup olmuş bir ifadeyle bana döndü, "Özür dilerim."

Elim saçlarına gittiğinde, bu sefer yüzünü korumaya çalışmadı. Beline kadar uzanan, bakımsız saçlarını şefkatle okşadım. "Sorun değil."

Aslı güzel gözlerini benimle birleştirdi. "Neden ağlıyordun?"

Kıbrısa geldiğim için çok pişmanım. Basit bir resepsiyon iken hayatıma bir kadın girdi ve kumarhanesinde yalan bir hayat yaşamaya başladım. Yalancı oldum. Aileme, sevgilime herkese yalan söylüyorum. İnsanları güzel sözlerle kandırarak para kazanıyorum. Üstelik dün kumarhaneye bir adam geldi ve gerçek adımı söyledi. Korkuyorum çünkü o kumarhanede birinin beni tanıması ne anlama geliyor, bilmiyorum. Bana zarar verir mi, diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

"Hiç."

Aslı'nın cam gibi gözleri, yüzümün her karışında gezindi. Çocuk aklı ile bir şeyler anlamaya çalışıyordu. Neden ağladımı merak ediyordu. Tekrar bir şey soracak gibi olduğunda, Baran bakışmamızı sesiyle böldü.

"Yemeğini ye Aslı."

Sabırla köfte ekmeklerini bitirmelerini bekledim. Sonra kalkacaktım ve müsade isteyip, yanlarından ayrılacaktım. Bu masada gergin hisseden sadece bendim, onlar gayet keyifli bir şekilde sohbet ediyorlardı. Aslı Baran'a gününü anlatıyordu, Baran tüm dikkatiyle onu dinliyordu. Gözlerim Baran'a kitlediğinde tekrar şuan ne kadar farklı olduğunu düşündüm. Üzerinde rahat siyah eşofman takımı vardı, ayağında spor ayakkabıları ile kumarhanedeki gibi değildi. Kumarhanedeki Baran değildi. Takım elbisesi yoktu, içkiler yoktu, renkli kumar masaları yoktu. Orada her şey pis hissettirirken, şuan bu masa aslında çok temizdi.

Tam o sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. Bir silah sesi. Çığlıklar. Koca bir gürültü. Ben daha ne olduğunu çözemeden, tekrar bir silah sesi. Her şey çok hızlıydı ama benim için zaman ağır işliyordu. Ne yapacağımı şaşırdım. Oturduğum sandalyeye çivilenmiş gibi, hareket edemiyordum. Kalbimde bu zamana kadar hissetmediğim bir korku baş gösterdi. Zaman durmuş gibi hissettim, sesler kulağımdaydı ama ben uğultular ile boğuşuyordum. Silah sesleri çoğaldığında, önümüze kocaman siyah ve camları filmli bir minibüs hızlıca geldi.

"Mehir!" diye bağıran Baran'ın sesiyle giden algım geri geldi. Gözlerim refleks ile sesinin geldiği yöne döndüğünde, Baran'ın yüzünde çok gergin bir ifade gördüm. Elinde siyah bir silah vardı. "Aslı ile minibüse geç!"

Bakışlarım verdiği emir ile Aslı'yı aradı ve sonunda buldu. Aslı masanın kenarına geçmiş, kollarını başına siper etmiş ağlıyordu. Kendimi toparladım ve hemen ona uzanıp, sarıldım. "Bir şey yok, sakin ol." diyerek yatıştırmaya çalıştım ama imkansız gibiydi. Etrafta silah sesleri durmuyordu, insanlar çığlık çığlığaydı ve her şey çok gürültülüydü. Hayatımda ilk kez böyle bir şey yaşadığım için, ne hissetmem gerektiğini bile bilmiyordum. Bakışlarımı etrafta hızlıca gezdirirken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, tam o sırada Baran yanımızda bitti.

Kollarımdan tutup, beni kaldırırken "Minibüse geçin." dedi sakin bir ses tonuyla. Korktuğumun farkındaydı ve çok sinirli gözükmesine rağmen, sesini sakin tutmaya çalıştığını farkettim. Ben onun koyu mavilerine kitlenmişken, beni hafifçe sarstı. "Minibüse geçin Mehir, Aslı için."

Söyledikleri ile üzerimdeki şaşkınlık biraz kalktı ve ne yaşadığımın farkına vardım. Resmen az önce silahı olan birileri, bize ateş açmıştı ve ateş etmeye devam ediyorlardı. Şaşkınlığım geçerken, korkuyla doldum. Burada bizden önce canının korunması gereken, savunmasız bir kız çocuğu vardı. Aklımı topladım ve hızlıca Aslı'ya uzandım. Onu kollarımın arasına alarak, sıkıca sardım ve minibüse yürüttüm. Minibüse bindiğimizde hâlâ ona sıkıca sarılıyordum. Titriyordu ve çok korkmuştu.

"Şşş." diyerek onu yatıştırmaya çalıştım. Dağınık saçlarını okşadım ve sakin bir ses tonuyla. "Bir şey yok, şimdi buradan gideceğiz."

Aslı iyice bana sokulduğunda, biraz sakinleşmişti. Peki beni kim sakinleştirecekti? Dışarıda silah sesleri devam ediyordu ve resmen bir çatışmanın ortasındaydık. Üstelik tenha bir yerde değildik, insanlarla dolu olan sahilde yaşanmıştı bu. Acaba kurşunlar birine isabet etmiş miydi? Biri zarar görmüş müydü? Kim, niye böyle bir şey yapmıştı?

Çok geçmeden silah sesleri duruldu fakat insanların çığlıkları devam ediyordu. Oturduğum yerden, minibüsün camına uzandım ve dışarıya baktım. Herkes çok telaşlıydı, herkes canının derindeydi. Kalbim çok hızlı atıyordu ve tek isteğim buradan hemen uzaklaşmaktı. Kollarımın arasında Aslı korkudan titremeye devam ediyordu. Saçlarını okşuyordum, ona iyi gelmeye çalışıyordum ama ben iyi değildim. Kendimi yatıştıramıyordum.

Minibüsün kapısı büyük bir gürültüyle açılınca, korkudan yerimde sıçradım. Önce Baran binip, karşımdaki koltuğa oturdu. Yusuf yanına yerleştiğinde, ikiside çok gergin gözüküyordu. Yusuf ani bir hareketle sürücünün olduğu yere bağlanan camı araladı. "Hızlıca hastaneye!"

"Önce Mehir'i oteline bırakalım." diyen Baran'a baktığımda kolunu tuttuğunu, siyah gömleğinin ve ellerinin kan içinde olduğunu gördüm. Kurşunlardan biri ona mı isabet etmişti? Kalbimin atışları, sanki daha hızlı atabilirmiş gibi şiddetlendi.

"Olmaz patron!" dedi Yusuf hiddetle. "Vuruldun."

"Ne diyorsam, onu yap." diyen Baran'ın sesi kısıktı. Yüzü ter içindeydi ve canının yandığı belli oluyordu. Elini kaldırıp, kurşunun isabet ettiği koluna baktığında yüzü acıyla buruşmuştu.

"Önce hastaneye." dedim sesimi bulabildiğimde. Önce hastaneye gidilmesi gerekiyordu çünkü çok kan kaybedebilirdi. Bu, benim otele varıp varmamamdan daha önemliydi. Minibüsteki kimse benim lafımın üstüne, laf söylemedi ve araç hareketlendi.

Hastaneye giderken, Aslı ağlamaya devam ediyordu. Saçlarını okşayarak onu yatıştırmaya çalışırken, Baran'a bakıyordum. Başını cama yaslamıştı ve derin nefesler alıyordu. Gözleri hiç görmediğim kadar sinirle doluydu. Ne olduğunu hala tam idrak edemiyordum çünkü hayatımda ilk kez böyle bir ana şahit oluyordum.

Sessizliği bozan Yusuf oldu, "Amaç öldürmek değildi, göz dağı vermek istedi biri."

Baran kafasını camdan kaldırıp, sinirli koyu mavi gözlerini Yusuf'a kitledi. Bu ani hareketi beni korkutmuştu ve oturduğum koltuğa iyice sinmeme sebep olmuştu. "Sus, bunları sonra konuşuruz."

Yusuf sustu, Baran kafasını tekrardan cama yasladı. Ben öylece baktım. Aslı ağlamaya devam ederken, saçlarını okşadım. Olduğum yeri sorguladım. Düşüncelerim birbirine girdi. Korkunun saf halini kalbimin derinliklerinde hissettim. Ne tepki vereceğimi, ne düşüneceğimi bilemez bir haldeydim. Sadece korkuyu hissediyordum ve endişenin yarattığı karanlık düşünceler ile boğuşuyordum.

Hastaneye vardığımızda, Yusuf hızlıca Baran'ı araçtan indirip doktorlara bağırdı. Ben ve Aslı öylece kalmıştık. Kendimi toparlayıp, arabadan inmek için hareketlendiğimde yanımıza başka bir koruma geldi ve Aslı'yı almak için uzandı. İç güdüsel olarak Aslı'yı sıkıca tuttum. "Nereye götürüyorsunuz?"

"Güvenli bir yere." dedi gelen koruma ve şoföre doğru döndü. "Mehir hanımı otele bırak."

Ben cevap veremeden, Aslı'yı kollarımdan çekip aldı. Aslı hala çok korkuyordu ve titriyordu. Dönüp bana bakmaya bile mecali yoktu, küçücük çocuk şoka girmişti. O da benim gibi hayatında ilk kez böyle bir şey yaşıyordu belli ki.

Araç hızlıca tekrar hareket ettiğinde derin bir nefes aldım. Hala şokta sayılırdım. Daha bir saat önce Baran, ben ve Aslı köftecinin orada oturuyorduk. Onlara köfte ekmek ısmarlamıştım. Aslında Kıbrısa geldiğimden beri yaşadığım en normal akşamlardan biriydi. Ta ki bir anda silahlar patlayana kadar. Zihnime o anın görüntüleri doluşmaya başlarken, tüylerim ürperdi. Rahatsızca yerimde kıpırdandım.

Baran'ın vurulduğu aklıma gelince, iyice gerildim. Henüz bunu yeni idrak ediyordum. Acaba ona bir şey olur muydu? Hastaneye varana kadar çok kan kaybetmiş olmalıydı, yoksa ölür müydü? Aklıma gelen kötü düşünceleri kafamı iki yana sallayarak defetmeye çalıştım. Başarısız oluyordum çünkü bu endişeler ile başetmek hiç kolay değildi.

Ben neler yaşıyordum böyle? Önce kumarhane... tehlikeli adamlar... kazandığım pis para... Sonra Emir... Şimdi de bu akşam ateşlenen silahlar.... Sabaha kadar bir odada başbaşa vakit geçirdiğim, yatına binip uçsuz bucaksız denize açıldığım adamın elinde bir silah görmüştüm ve o vurulmuştu. Bu olanların hepsi Mihri'ye çok yabancıydı. Yarattığım yalan dünyada, Mehir'in hayatı bunlarla mı dolu olacaktı? Kıbrısta, Mehir'in hayatı böyle mi geçecekti? Mehir bunları yaşarken, Mihri bunları kaldıramazdı. Öyle bir gücü ve yüreği yoktu.

Düşüncelerimi, çantamda olan iş telefonumdan gelen bildirim sesi böldü. Çantama uzandım ve telefonu çıkardım. Telefonuma gelen mesaja tıkladığımda, başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü sandım. Döktüğüm soğuk terler, avuçlarımı kayganlaştırdı. Ellerim titreyerek mesaja bakıyordum. İçimde sakladığım başka bir korku tekrardan baş göstermişti ve kucağıma patlamaya hazır bomba gibi olan endişeyi bırakmıştı.

"Maskelerin altına sakladığımız gerçek yüzlerimizi ortaya çıkarmanın zamanı geldi."

♣️♣️♣️

Bölümü nasıl buldunuz? Düşüncelerinizi merak ediyorum.

Beğendiyseniz, favlarınızı bekliyorum; eğer beğenmediyseniz nedenlerinizi bekliyorum.

Kendinizi bana, iyisiyle kötüsüyle ve tüm eleştirileriniz ile yorumlarda hissettirin lütfen. Yeni bölümü yazmaya hevesim var ama paylaşmaya cesaretim yok. Bu cesareti sadece sizin varlığınızdan alabilirim.

Okuyan herkese selam olsun, sevgilerle...

❤️

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.