Gözlerim cama takılıyor, karşı evin penceresi hâlâ aydınlık, Kaan… O da uyumamış, tıpkı benim gibi. Belki de bu şehirde bazı kalpler aynı saatte çarpıyor, aynı sessizlikte yankılanıyor, belki de bazı yaralar aynı gecelerde sızlıyor. Gözümü kaçırmadan perdemi çekiyorum, uykusuzluğumla baş başa kalıyorum. Bu gece… bu gece yeniden kabus görmek istemiyorum. Elim telefona gidiyor, “24 saat açık vintage dükkanlar” diye aratıyorum. Gecenin bu saatinde açık olan tek bir yer var, küçük, eski bir dükkân. Tabelasında şu yazıyor: “Unutulmuş Zamanlar Koleksiyonu.”
Üzerime kalın montumu geçirip çıkıyorum, hava buz gibi, ama içimde yanıp duran bir şey var, sanki o melodiyi duymam gerek, sanki o ses beni uyandırabilir. Dükkâna girdiğimde saat sabaha karşı dördü geçiyor, ahşap kokusu sarıyor her yanı. Zaman burada durmuş gibi. Köşedeki cam vitrinde küçük bir melodi kutusu görüyorum, kapaklı, metal işlemeli, üzerinde solmuş bir kelebek figürü. Kutuyu açıyorum.
Tınnnn...
Melodi çalmaya başlıyor, o an içimde bir şey çözülüyor gibi, boğazım düğümleniyor ama ağlayamıyorum. Yine de… bu ses başka. Kutuyu alıp dükkândan çıkıyorum, sokak neredeyse boş. Yavaşça yürürken kutuya tekrar göz atıyorum, elim kayıyor, kapağın kenarı parmağımı kesiyor. İnce bir cam parçası, ya da metalin sivri ucu… Avuç içimde bir sıcaklık yayılıyor. Kan.
Tam o anda bir ses: tanıdık bir ses.
— “Bu saatte dışarıda olman tehlikeli, iyi misin?”
Konuşmak zor geliyor. Eliyle kanayan elime uzanıyor, hafifçe bakıyor.
— “Kanıyor… dur, dur bekle...”
Montunun cebinden buruşturulmuş bir peçete çıkarıyor, dikkatlice uzanıp avucumu kapatıyor. Bir an sessizlik oluyor. Gözlerimiz buluşuyor. Ben elimi kaçırmaya yelteniyorum ama o nazikçe tutuyor.
— “Bu kutu mı yaptı?”
— “Evet… dalgındım.”
— “Sanki… uykusuz gibisin.”
— “Sen de öylesin.”
Bir tebessüm beliriyor yüzünde, ama yorgun bir tebessüm. Gözlerinin altı morarmış, belli belirsiz ama ben fark ediyorum. O da ellerime bakarken montumun bileğinden sarkan morlukları fark ediyor ama bir şey demiyor. Sadece bir an duraksıyor. Ben fark etmiyorum o an, hâlâ parmağımdaki sızıya odaklanmışım.
“Benim evim... biraz ilerde. Pansuman malzemelerim var,” dedi yumuşak bir tonla. “İstersen... gel.”
Aybige başını kaldırdı. Bir şey demedi. Ama kalktı. Bacağı hâlâ titriyordu.
Eve vardıklarında her şey sessizdi. Ayakkabıların çıkardığı yumuşak ses, kalplerindeki seslerden daha gür değildi.
Kaan, küçük mutfağa geçti. Temiz bir havlu, antiseptik ve yara bandı getirdi. Işığın altına oturmasını işaret etti. Aybige, çekinerek uzattı elini.
Dokunurken parmakları dikkatliydi. Ama Aybige yine de ürperdi. Alışkanlıktan... Kaan bunu fark etti ama hiçbir şey demedi.
Sargıyı nazikçe sararken, gözlerini onun boş ama derin bakan gözlerinde gezdirdi. Sessizlik, kelimelerden daha fazla şey söylüyordu.
“Ben...” dedi Kaan, bir anlık duraksamayla. “Kaan.”
Aybige bir şey söylemedi. Yalnızca başını hafifçe eğdi. Ardından fısıltıya yakın bir sesle, “Aybige,” dedi. Sanki adını ilk kez biri duymuş gibi yutkundu.
Kaan dudaklarında hafif bir kıvrımla, “Güzel,” dedi. “Ama daha önce hiç duymamıştım. Ne anlama geliyor?”
Aybige başını çevirdi. Bir anlık kararsızlık... sonra kısık bir sesle cevapladı:
“Eski Türkçede, ay gibi parlayan kadın demek. Ama... ben hep karanlıkta kaldım.”
O an Kaan’ın gözlerinde bir şey kıpırdadı. Kırılgan bir saygı... ya da bir anlayış kıvılcımı. “Belki,” dedi sessizce, “karanlığa rağmen parlıyorsundur.”
Aybige gözlerini ona çevirdi. İlk defa o boş bakışların içinde küçük bir yansıma belirdi. Ve o an, bir isimden çok daha fazlası verilmişti birbirlerine.
O an, sadece isimlerini öğrenmiş değillerdi. Yaralarını, yalnızlıklarını ve o anın ne kadar kıymetli olduğunu da öğrenmişlerdi...