İçeriğe geç

İKİ KALP ARASINDA; BİR NOKTA

Bölüm 5 · 19 dk okuma

İKİ KALP ARASINDA; BİR NOKTA

Bölüm 5

“Sessizliğin İçinden Geçerken” ✒️

Kaan’ın evindeki o sessizlik, başta huzur gibi gelmişti. Sanki dışarıdaki her şey durmuştu. Parmaklarımın etrafına sardığı bandaj hâlâ sıcaktı. Yorgundum. Hem de yıllardır hiç uyumamışım gibi... Gözlerim ağırlaştı, başım yanına düşerken Kaan’ın uzaktan izlediğini biliyordum ama o an… artık direnemiyordum.

Uykuya teslim oldum.

Önce sesler gitti. Sonra renkler. Sadece karanlık kaldı. Derin, keskin bir karanlık.

Ve ardından... o kapı.

Her zaman aynı yerde açılıyor rüyamda. Eski, paslı bir kapı. Ardında karanlık bir oda. İçeri girdiğimde ellerimle yolumu bulmaya çalışıyorum ama yer kaygan, duvarlar nefes alıyor gibi. Nefeslerimi duyuyorum, biri daha varmış gibi… ama yalnızım. Sonra bir ses, o tanıdık ses:

“Kaçamayacaksın.”

Titriyorum. Ellerimle kulaklarımı kapatıyorum ama sesi kesemiyorum. Birden ışık patlıyor, ve onu görüyorum. Geçmişten biri. Gözlerinin içi bomboş. Bana doğru yürüyor. Kaçamıyorum. Ayaklarım yapışmış yere. Bağırmak istiyorum. Sesim çıkmıyor. O yaklaştıkça kalbim daha hızlı atıyor. Ve tam bana dokunacakken...

— “Hayır... lütfen… yapma!”

Çığlıkla karışık bir fısıltı dökülüyor dudaklarımdan. Gerçekle rüya arasında gidip geliyorum. Bir el omzuma dokunuyor ama ben hâlâ karanlığın içindeyim. Kaçmaya çalışıyorum. Tüm bedenim geriliyor. Bir kâbusun içinde sıkışmış gibiyim.

— “Aybige... uyan. Sadece bir rüya.”

Bir ses... yumuşak, tanıdık.

Kaan.

Ama rüya bırakmıyor beni. Elleri hâlâ üzerimde gibi hissediyorum. Kalbim deli gibi atıyor. Ter içinde uyanıyorum. Gözlerim açıldığında ilk gördüğüm şey... onun gözleri.

Kaan’ın.

Soluk soluğayım. Bir şey söylemeye çalışıyorum ama boğazım düğümlenmiş. Dudaklarımı oynatıyorum ama kelimeler yok.

— “Kusura bakma,” diyebiliyorum nihayet, boğuk bir sesle. “Bazen... oluyor böyle.”

Kaan gözlerini benden ayırmıyor. Ne acıma var bakışında, ne merak. Sadece... orada. Yanımda. Sessizce.

— “Özür dileme,” diyor. “Sadece… geçti. Buradasın. Bitti.”

Ama bitmedi. İçimde hâlâ kabusun yankısı var. O karanlık. O ses. Her uykuda yeniden doğan dehşet.

Kaan’ın elleri yavaşça battaniyeyi omzuma çekiyor. Yüzümden akan teri silmeye çalışırken öyle nazik ki… bir an, rüya gerçek olmamış gibi geliyor.

Kaan’ın gözleri hâlâ üzerimdeydi. Işığın loşluğunda belli belirsiz parlayan bakışları, içimde kıpırdayan korkuyu bastırmak ister gibiydi. Sanki sadece uyanmamı değil… toparlanmamı da bekliyordu.

Birkaç saniye, belki de dakika geçti. Zaman orada durmuş gibiydi. Sessizlik ilk defa bu kadar dolu geldi. İlk defa bu kadar güvenli.

Derin bir nefes aldım, ama nefesin içinde hâlâ kabusun kırıntıları vardı. Yavaşça başımı ona çevirdim. Gözlerimiz buluştuğunda, içimde bir yer çözülmeye başladı.

Kaan hafifçe eğildi, sesi neredeyse fısıltıydı:

— “Elini… tutabilir miyim?”

Bu cümle… Beklenmedik bir şekilde derinime dokundu. Sadece bir izin değil, bir saygıydı bu. Bir hatırlatma: Acele etmeyeceğim. Kırmak istemiyorum.

Başımı yavaşça salladım.

Ellerini uzattı, yavaş, tereddütlü… ama kararlı. Avuçlarımı onun avuçlarına bıraktım. Tüm o sessizliği, anlatılamayanı, adı konulamayanı bir dokunuş taşıyordu artık.

— “Biri bana böyle dokunmayalı… çok oldu,” dedim, neredeyse kendi kendime.

Kaan bir şey demedi. Sadece parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi. Sıcaktı. Gerçekti.

— “Ben de unuttum,” dedi bir süre sonra. “Nasıl dokunulacağını… nasıl tutulacağını... unuttum.”

Bir anlık bir şey oldu orada. Hava değişti. Kalbimde ince bir sızıyla karışık, hafif bir ısınma yayıldı. Onun ellerine bakarken bir çift gözde değil, başka bir yalnızlıkta kendimi gördüm.

Sonra, o an... yavaşça başımı onun omzuna yasladım.

Kaan kıpırdamadı. Sadece nefes alışverişi değişti. Yavaşladı, derinleşti. Elini başımdan saçlarıma doğru kaydırmadan önce bir duraksadı:

— “Dokunmam… sakıncalıysa, söyle. Dururum.”

Bu… o kadar küçücük ama o kadar büyük bir şeydi ki. O an gözlerim doldu. Başımı hafifçe eğip fısıldadım:

— “İlk kez... korkmadım.”

Ve o an... o gecenin en sessiz yerinde, ilk defa kalbim sadece atmakla kalmadı.

Çarptı.

— “Ben… bazen kendimi kaybolmuş gibi hissediyorum,” dedim.

O başını eğip kulağıma yakın, yumuşak bir fısıltıyla cevap verdi:

— “Ben seni bulurum.”

Kalbim... evet, tam o an... ilk defa çarptı.

Yıllardır sadece atıyordu.

Ama o gece... ilk defa çarptı.

Kaan’ın omzuna yaslanmışken gözlerimi kapadım. Nefesinin ritmiyle kendi kalp atışım senkronize oldu sanki. Uzun zamandır ilk kez… birinin yanında gözlerimi kapatabildim.

Uyku sessizce geldi. Önce bir boşluk… sonra karanlık…

****************

Rüya değildi. Bu bir kabustu.

Sesler… bağırışlar… bir kapı çarpıyor. Sonra ayak sesleri, telaşla yaklaşan. Elimi uzatmak istiyorum ama hareket edemiyorum. Boğazım düğümlü, sesim çıkmıyor. Kapkaranlık bir odadayım, ama bir siluet var köşede. Tanıdık biri. O. Gözleri nefretle parlıyor.

— “Yine mi sen?” diyor. “Kaçamazsın.”

Geri çekilmek istiyorum ama duvar. Her taraf duvar. Nefes alamıyorum. Bir adım daha atıyor. Kulağıma eğiliyor, o eski, zehirli fısıltısıyla:

— “Sadece ben seni severim. Sadece ben…”

Çığlık atmak istiyorum. Kaçmak. Ama nefesim yok. Dizlerim titriyor. Kalbim göğsümü parçalıyor.

Sonra...

Bir ışık.

Bir ses.

Gerçekten bir ses bu kez.

— “Aybige! Aybige! Uyan…”

Omzumdan biri sarsıyor. O karanlık, birden dağılıyor. Gözlerimi açtığımda Kaan’ın panikle bana baktığını görüyorum. Elleri yüzümde, hafif ama kararlı. Alnım ter içinde, nefesim boğuk.

— “Buradayım,” diyor fısıltıyla. “Sadece bir kabustu. Geçti. Buradayım…”

Gözlerim dolu. O an konuşamıyorum. Sadece başımı öne eğiyorum, titreyen parmaklarımla ellerini tutuyorum.

— “Yalnız değilsin artık,” diyor. “Hiçbir şey yapmana gerek yok. Sadece… buradayım.”

Kalbim o cümlede bir kez daha çarpıyor.

Ama bu kez korkudan değil.

Bir ihtimalden.

Kaan hâlâ yanımda, elleri ellerimde. Kabusun izleri henüz silinmemiş gibi hissediyorum ama kalbim, onun sesinin yankısıyla biraz yavaşladı.

Bir süre konuşmadan öylece durduk. Ben gözlerimi kaçırıyordum, oysa o bir kez bile ellerimi bırakmadı.

Sonra çok yavaşça, neredeyse fısıltıyla sordu:

— “Sana dokunmamı… ister misin? Yani… sadece omzuna… biraz rahatlaman için.”

O an içimden bir şey aktı sanki. Güven ya da sadece bir çaresizlik, bilmiyorum. Ama başımı yavaşça salladım. “Tamam,” dedim. Sesim neredeyse çıkmadı ama o duydu.

Nazikçe kolunu omzuma koydu. Başımı yeniden onun göğsüne yasladım. Kalp atışları netti. Güvenilirdi. O an dünyada başka hiçbir ses olmasın istedim. Ne geçmişin yankıları, ne geleceğin korkusu. Sadece o ritim.

— “Seninle bu saatte burada olmamı çok garip bulabilirsin,” dedim sonra, hâlâ göğsüne yaslıyken.

Bir an sustu. Sonra:

— “Hayır,” dedi. “Aksine… sanki başka türlü olamazmış gibi hissediyorum.”

Gözlerim doldu. Bu kez korkudan değil. Duyulmuş hissetmekten. Gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzüldü, o fark etti. Bir şey söylemedi. Sadece başımı biraz daha kendine çekti.

— “İzin verirsen,” dedi sonra, çok kısık bir sesle, “kabuslarını paylaşabilirim seninle. Onları birlikte sessizleştirebiliriz belki.”

İlk defa biri benimle böyle konuşuyordu. İçimde bir duvar daha çatladı. Belki de ilk kez...

Gözlerim kapanıyordu yeniden. Ama bu kez kabusa değil, güvene doğru.

Kaan’ın nefesi saçlarımda. Benimki göğsünde. Ve uyku beni alırken, sadece bir kelime geçti içimden:

“İyileşiyorum.”

Göz kapaklarım aralandığında ilk hissettiğim şey, tenime dokunan yumuşak kumaşın sıcaklığı değil… sessizlik oluyor. Alışkın olduğum türden değil ama; bu, sanki bir huzurun içinden geçen sessizlik. Güvende olduğun bir sabah gibi. Kalbim hâlâ uykulu, ama bu kez çırpınmıyor. Gözlerim tavana, sonra yavaşça bulunduğum odaya kayıyor. Ahşap kitaplık, köşede duran eski bir radyo, masa üstünde yarısı içilmiş bir kahve kupası.

Ve… pencere önünde duran bir silüet. Güneşin ilk ışıkları omzuna düşmüş, başı hafif yana eğilmiş. Kaan.

Beni fark ediyor. Yavaşça dönüyor, gözlerinde uykusuzluğun yorgunluğu ama garip bir sakinlik var. Bir tebessüm kıyısından süzülüyor dudaklarına.

— “Uyanmışsın,” diyor. Sesi fısıltı gibi.

Başımla onaylıyorum. Birkaç saniye sessizlik oluyor. Gözlerimizi kaçırmıyoruz bu kez, kaçmak gerekmiyor çünkü. Bu sessizlik… konuşmaya gerek bırakmayan cinsten.

Kaan pencerenin kenarından ayrılıp mutfağa yöneliyor. Birazdan hafif bir kahve kokusu yayılıyor odaya. Sonra bir tabak, bir bıçak sesi… ve ardından mutfaktan gelen sesi:

— “Kızarmış ekmek sever misin? Pek bir şey yok ama… sabah olmuş sonuçta.”

Boğazım düğüm düğüm. Çünkü biri bana sabah olmuş gibi davranıyor. Uzun zamandır kimse böyle yapmadı. Ayağa kalkarken hâlâ üzerimdeki ince battaniyeyi tutuyorum, sonra yavaşça salona geçiyorum. Masa hazırlanmış; iki dilim kızarmış ekmek, peynir, çay ve bir tabak içinde kesilmiş yeşil elma dilimleri. Basit ama içten.

— “İyi uyudun mu?” diye soruyor, bana sandalye çekerken.

İç çekiyorum, hafifçe başımı sallıyorum. “Bir ara… kabus gördüm. Ama sonra geçmiş gibi oldu.”

Gözleri bir an üzerimde takılıyor. “Sana zarar veren her neyse… umarım bir gün adını bile hatırlamazsın.”

O an... içimde bir şey titriyor. Bir şey kopmuyor ama; bu kez, yavaşça çözülüyor sanki. Otururken dudaklarımın kıyısında küçük bir kıvrım beliriyor.

— “Teşekkür ederim,” diyorum. Gerçekten, içtenlikle.

Kahvaltıya başlıyoruz. Fazla konuşmuyoruz. Ama konuşmasak da, yan yana otururken aramızdaki mesafe daralıyor. Kalpten kalbe geçen bir şey var. Sessizce elime uzattığı bir reçel kavanozunun kapağını açarken, parmaklarımız değiyor. Bu, rastlantı değil. Ama aceleye gelen bir yakınlık da değil. Sadece… orada, olması gerektiği gibi duran bir an.

— “Melodi kutusu,” diyorum sonra, gözüm masadaki kutuya kayarken. “İlk defa… bir şeyin sesi beni rahatlatmış gibi oldu.”

— “Karanlığın ortasında küçük bir ışık gibiydi,” diyor. “Senin gibi.”

Başımı kaldırıp ona bakıyorum. Kaçmıyor gözlerini. Bu kez ben de kaçmıyorum. İçimde bir cümle yükseliyor ama dudaklarıma varmıyor. Çünkü bazen kelimeler değil, bakışlar tamamlar hikâyeyi.

Kahvaltı bitiyor. Saat artık sabahın dokuzu. Ama zamanın pek de önemi yok bu sabah. İlk kez bir gün, karanlıktan arta kalan bir gecenin ardından başlıyor gibi.

Lavaboya geçmek için yürümeye başladığımda arkamdan geliyor sesi, yumuşak ama derinden:

— “Dün gece… uyuyakaldığında bir an korktum. Yüzün hâlâ gergindi ama... sonra sana sarıldım. Ve... nefesin düzeldi. İlk defa huzurla uyuduğunu sandım.”

Duruyorum. Kapı eşiğinde, sırtım ona dönük. Bu kez kaçmam gerekmiyor. Konuşmak zorunda da değilim aslında… ama istiyorum.

— “O an… bilmiyorum, içimde bir şey yavaşladı. Sanki bir ses, ‘buradayım’ dedi. Çok uzun zamandır kimse sarılmamıştı, Kaan. Çok uzun zamandır kimse bana huzur vermemişti.”

Adımlarını duyuyorum, yaklaşmıyor. Yalnızca orada, olduğu yerde kalıyor. Sonra alçak bir sesle:

— “Bazen en güçlü anlarımız, en çok kırıldığımız anların tam ortasında saklı olur. Sen hâlâ buradasın, Aybige. Hâlâ…”

Bu söz içimde dalga gibi yayılıyor. Gözlerim doluyor ama akmıyor. İlk defa birinin sözlerinde kaybolmak istemiyorum. Aksine… onları duymak istiyorum.

— “İlk defa… biri beni görmüş gibi hissettim,” diyorum. “Yalnızca bakmamış, görmüş.”

Lavaboya giriyorum. Aynaya bakınca fark ediyorum... boğazımın kenarında solgun bir iz kalmış. Bilmiyordum görünür olduğunu. Ya da bilmek istememiştim.

Ama bu sabah, o iz beni korkutmuyor.

Çünkü ilk defa biri, o izlerin altındaki beni merak etti.

Ve belki… iyileştirmeyi bile isteyebilir.

Lavabodan çıktan sonra Kaan mutfaktaydı.

bir süre mutfakta oyalanıyor. Tabağın sesi, çatalın ince tınısı odadan taşsa da, ortam hâlâ sessiz. Birkaç dakika sonra elinde küçük bir tabakla geliyor. Üzerinde iki parça tatlı var; biri çikolatalı kek, diğeri pudra şekerine bulanmış minicik kurabiyeler.

— “Tatlı yapmadım… ama buzdolabında vardı. Aslında Gaz-”

Bir an duraksıyor. Cümlesini yutuyor. “...bir arkadaş getirmişti. Sever misin?”

Gözüm, kekin kenarına bulaşmış ince krema izine takılıyor. “Tatlıyla uyanmak güzel olur,” diyorum sessizce.

Kaan gülümsüyor ama gözleri uzaklara kayıyor. Film izlemeyi öneriyor sonra, klasik bir şeyler. Kabul ediyorum. Kanepeye geçiyoruz, battaniyeyi üzerime örterken kolu sıyrılıyor... Ve o an.

Yüzük. Sol elinin parmağında. Sessiz ama kocaman bir çığlık gibi.

O farkında değilmiş gibi davranıyor. Ben de fark etmemişim gibi. Ama içimde bir şey çatlıyor. Sadece kendime fısıldıyorum:

“Tatlıyla başlayan sabah, gerçeklerin acısıyla devam etti.”

Tatlıyı elimle bölüp ağzıma atıyorum. Tadını bile hissetmiyorum. Dilimde değil, zihnimde acı bir tat var. Yüzüğü görmüş olmam her şeyi değiştirdi. Ama bir şey diyemem. Diyemem çünkü bu sabahın sessizliği, dün gecenin o yumuşacık sarılışı… bana ait değilmiş gibi artık.

Film açılıyor. Eski bir Fransız filmi. Alt yazılar sessizce akar. Kaan yavaşça yanıma oturuyor. İkimiz de konuşmuyoruz ama bedenlerimiz aynı kanepeye sığınmış, aynı duygudan kaçıyor gibi.

— “Üşüyor musun?” diye soruyor birden.

Başımı iki yana sallıyorum. Ama gözlerim yine kayıyor o yüzüğe. Kaan, bakışımı takip edince anlıyor. Ve sanki... bir ağırlık onun da üzerine çöküyor.

— “Açıklayabilirim,” diyor.

Ama ben “Gerek yok,” diye fısıldıyorum. Sesim titriyor ama gururum dimdik. Çünkü bir şeyi açıklamak, onun geri alınabileceği anlamına gelmiyor. Yüzüğün varlığı bir gerçek. Benimle paylaşılmamış bir gerçek.

Kaan sessizleşiyor. Film ilerliyor ama artık hiçbir şey görmüyorum. Gözüm ekranda değil, içimdeki bulanık görüntüde.

Ben, dün gece kollarında huzur bulduğum adamın, aslında başka bir kadına ait olduğunu öğreniyorum. Ve bu sabah, bir tatlının şekerli kenarında, ruhumun bir parçası daha eksiliyor.

Ama bir karar veriyorum o an. Gitmeyeceğim. Çünkü kalmak acı veriyor ama gitmek... parçalanmak olurdu. Belki de bazı kalpler, yarasını görmek için kalır. Belki de ben o kalplerdenim.

Kaan sessizliği uzun süre bozmadı. Sonra birden, sesi alçak ama net bir tonda çıktı:

— “O yüzük… bir sözden ibaret. Ama bazen insanlar, mecburiyetle umut arasında kalıyor Aybige.”

Başımı çevirmiyorum. Gözlerimi kaçırıyorum. Ama o, kelimeleriyle usulca yaklaşıyor.

— “O yüzüğü taktım çünkü öyle olması gerekiyordu. Ama ilk kez... birini düşündüğümde yüzüğü hissetmedim. Seninle ilk konuştuğumda.”

Gözlerim doluyor ama akmıyor. Çünkü gözyaşları, kırgınlık kadar güçlü değil bazen.

— “Aybige…” diyor bu kez adımı yavaşça telaffuz ederek. “Bana bakar mısın?”

Başımı çeviriyorum. Göz göze geliyoruz. İçimde her şey susmuş gibi. Sanki bir uçurumun kenarındayız ve bir adım atsa ya düşeceğim… ya da birlikte yükseleceğiz.

— “Ben ilk kez... birine bir şey hissettiğimde kendimden korktum. Ama daha çok… seni korkutmaktan.”

Derin bir nefes alıyorum. Boğazımdaki düğüm acıtıyor.

— “Beni zaten biri çoktan korkuttu Kaan,” diyorum. “Sen korkutmuyorsun. Ama… güvendiğim yerlerin altı hep boş çıktı. O yüzden, bana yaklaşman güzel ama… lütfen yavaş ol. Yavaş ol ki kaçmak zorunda kalmayayım.”

Kaan’ın gözleri doluyor gibi oluyor ama gözyaşı yerine bakışlarında bir durgunluk beliriyor. Sonra nazikçe başını eğiyor, sanki bir söz vermiş gibi.

— “Sana söz veremem… ama hiçbir şeyini zorlamam.”

Sahne ağır bir sessizliğe bürünüyor. Film çoktan bitmiş. Ekran kararmış. Ama içimizdeki film yeni başlamış gibi. Sonu bilinmeyen, sahneleri kırık, ama gerçek bir film gibi.

Bir süre sessizce oturuyoruz. Film bitmiş, ekranda siyah bir fon, arada çıkan yapımcı isimleri… ama gözüm hiçbirine takılmıyor. Kaan hâlâ yanımda, ama kalbim çoktan kıpırdamaya başlamış. Bu yüzden… durmam lazım.

Derin bir nefes alıp usulca ayağa kalkıyorum.

— “Ben gideyim artık.”

Kaan başını kaldırıyor, bakışlarında şaşkınlıkla karışık bir endişe.

— “Şey… daha yeni bitti. İstersen biraz daha kalabilirsin.”

Yüzümü ona dönmeden konuşuyorum, kapıya doğru yürürken.

— “Fazla kalırsam... alışırım.”

O an sözlerim odanın içini birden soğutuyor sanki. Ayak seslerim yumuşak ama kararlıca. Kaan kalkmıyor yerinden, ama ses tonunu yavaşlatıp söylüyor:

— “Gitmek istemiyorsun aslında.”

Duruyorum. Sırtım ona dönük. Elleri cebimde, omuzlarım gergin.

— “Evet… ama gitmeliyim.”

Bunu derken boğazımda o tanıdık yanma, gözümde o dolmak bilmeyen boşluk… Çünkü kalırsam, bana iyi gelebilir. Ve bu… bana en çok zarar veren şey olur. Çünkü "iyi gelen" şeyler, hep en çok kanattı beni.

Kaan bir şey demiyor. Sadece sessizlik kalıyor ardımızda.

Sözlerim odada yankılandı. Geri dönüp bakmıyorum ona ama içim titriyor. Parmaklarımı montumun cebinde sıkıyorum, sıkıyorum… hissetmesin diye titrediğimi.

Arkamdan adım sesleri geliyor, sonra duruyor. Kaan artık çok yakın. Sesi yumuşak ama içinde bastırılmış bir şey var. Belki öfke değil… çaresizlik.

— “Alışırsan ne olur?”

Yutkunuyorum. Cevap vermek istemiyorum çünkü ne desem yanlış olacak gibi hissediyorum. Ama sustukça da içimde bir şey daha çok sızlıyor.

— “O zaman… kendimi kaybederim. Bir daha toparlayamam.”

Bir adım daha atıyor. Artık nefesini hissedebiliyorum, ama yine de dokunmuyor. Sadece fısıldar gibi konuşuyor:

— “Sana zarar vermem, Aybige. Asla…”

İlk kez adımı bu kadar kırılgan söyledi. Bu kadar incelikli. Kalbim bir anlığına yerinden çıkacak gibi oluyor ama toparlıyorum hemen.

Başımı hafifçe sağa çeviriyorum ama göz göze gelmeden:

— “İnsan kendine zarar veriyor bazen… sadece hissettiği için.”

Kaan’ın eli havada kalıyor. Bir şey yapacak gibi… ama yapmıyor. Sadece derin bir nefes alıyor. O an, ilk defa o da vazgeçmenin ne demek olduğunu öğreniyor belki.

Kapıyı açıyorum. Soğuk yüzüme çarpıyor ama içimdeki sıcaklık hâlâ onunla kalıyor. Eşiği geçmeden son bir kez söylüyor:

— “Eve vardığında… mesaj at. En azından bilmek istiyorum.”

Başımı hafifçe sallıyorum ama yine konuşamıyorum. İçimdeki fırtına kelimeleri bastırıyor. Sadece yürümeye başlıyorum. Adımlarım, kalbimin atışlarıyla yarışıyor.

O gece… ilk kez biri gitmemi istemedi. Ve ben… yine de gittim.

Sokak lambalarının soluk ışıkları, kaldırıma uzun gölgeler düşürüyor. Ayak seslerim gecenin sessizliğinde yankılanıyor, sanki her adımda içimdeki bir parçayı geride bırakıyormuşum gibi.

Eve vardığımda, anahtarı titreyen ellerimle buluyorum. Kapıyı açarken içeri yayılan soğuk, dışarıdan değil… içimden geliyor sanki. İçeri girer girmez montumu çıkarmıyorum. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan duvara yaslanıyorum.

Kaan’ın sesi hâlâ kulaklarımda.

“Alışırsan ne olur?”
“Sana zarar vermem, Aybige…”

Adımı söylediği o an… içimde bir şey titredi. Ama ben yine de kaçtım. Çünkü hissetmek… tehlikeli. Çünkü ne zaman kalmak istesem, canım yandı.

Işıkları açmıyorum. Loşluk bana yeter. Ayaklarım beni pencereye götürüyor, perdeyi aralıyorum. Onun penceresi… hâlâ açık. Işık sönmüş ama orada olduğunu biliyorum.

Telefonumu çıkarıyorum. Ekrana uzun uzun bakıyorum. Parmağım mesaj yazma kısmında bekliyor. Ne yazılır ki?

“Vardım.”

Sadece bu. Gönder tuşuna bastıktan sonra elim titriyor. Sanki her harfi kalbimle yazmışım gibi.

Kendimi koltuğa bırakıyorum. Montum hâlâ üzerimde, ayakkabılarım hâlâ ayağımda. Ama içimde en çok taşıdığım şey… o son bakış.

Yüzümü ellerimin arasına alıyorum. Bir şey olmamış gibi yapmak istiyorum ama gözlerim ısınmaya başlıyor. Yanaklarım, dokunmadan bile acıyor.

Yavaşça fısıldıyorum boşluğa:

— “Keşke… başka bir hayat olsaydı…”

Perdeyi kapatırken parmak uçlarımın titrediğini fark ediyorum. Ama sanki ben değilim o parmakların sahibi. Sanki biri, içeriden beni izliyor. Dışarıdan bakan biri var içimde, bana ait ama benden uzak biri.

Montumu çıkarmak için kollarımı kaldırıyorum, ama hareket yavaş, kopuk. O kadar yorgunum ki… ama bu sadece uykusuzluk değil. İçimde biri oturuyor sanki, beni izliyor, beni tanımıyor. “Bu sen misin?” diyor. “Gerçekten burada mıydın az önce? O gözlerin sana mı ait?”

Yavaşça aynanın karşısına geçiyorum. Kendimle göz göze geliyorum.

Ama ben yokum.

O gözlerde bir başkası var. Boş ama dolu. Sessiz ama çığlık atan bir yabancı.

“Ben… kimim?”

Bu soru içimde sessizce yankılanıyor. O kadar çok acıyı sustura sustura yaşadım ki, artık hangi ses bana ait bilmiyorum. Sanki Aybige bir isimden ibaret. Kaan’ın söylediği hâliyle güzel bir kelime. Ama kelime sadece bir kabuk.

O gece sarıldığında… bir anlığına o yabancıyı susturmuştu. Sıcaklığı içime değmişti. Ama şimdi… sadece kendi soğukluğum var. Kendi içimde kaybolmuşum.

Koltuğa oturuyorum, ellerimi kucağımda birleştiriyorum. Dizlerim karnıma doğru çekiliyor. Küçük bir çocuk gibi kapanıyorum içime. Kendime sarılmak istiyorum ama kollarım bile yabancı geliyor.

“Kendini izliyorsun,” diyorum içimden.
“Ama kendine dokunamıyorsun.”

Bir süre öylece kalıyorum. Sonra yavaşça mırıldanıyorum:

— “Belki de bu yüzden gitmeliyim…”

Ama nereye gideceğimi bile bilmiyorum.

Belki bir sıcak duş bana iyi gelirdi. Ayağa kalkıp banyoya gidiyorum. Ama ilk kapıyı kilitliyorum. Pencereleri kapatıyorum. Işıkları söndürüyorum. Kendimden bile gizlenmek istiyorum. Hiç kimse beni görmesin. Hiç kimse bilmesin.

UYARI ; BU SAHNEDE KAN VARDIR.

Banyoya giriyorum. Aynanın karşısında duruyorum. Yüzümdeki morluklar silinmemiş. Sadece Kaan’ın bakışlarından kaçmış. Saçlarımı topluyorum. Boynumdaki solgun izi fark ediyorum. Geçmişin parmak izi hâlâ tenimde.

Çekmeceyi açıyorum. En altta, eski bir makas. Paslanmış ucu bile beni caydırmıyor. Sessizce alıyorum onu. Bir sandalye çekiyorum. Üzerine oturuyorum. Dirseğimi dizime dayayıp bileğimi açığa çıkarıyorum.

Hızlı değilim. Yavaşım. Kararlıyım.

Metal tenime değdiğinde nefesimi tutuyorum. Acı bekliyorum ama acıdan korkmuyorum artık. Çünkü içim daha çok acıyor. Gözlerimi kapatıyorum.

Bir çizik.

Sonra bir tane daha.

Kan, ağır ağır süzülüyor. Sessiz. Sadece sıcaklığını hissediyorum. Sanki bedenim, içimdekini dışa vuruyor.

Sonra ayağa kalkıyorum. Makası yere bırakıyorum. Elimi bir havluyla sarıyorum, ama çok sıkmadan. Bilerek.

Yavaşça odama gidiyorum. Işığı açmıyorum. Karanlıkta yürümek kolay artık. Yatak soğuk ama ben daha soğum. Yavaşça uzanıyorum, üstümü örtmeden. Gözlerimi kapatıyorum.

Sadece bir şey düşünüyorum:

Ben, Kaan’ın dünyasında fazlayım. Başından beri fazlaydım.

Üçüncü kişi… yanlış kişi… yanlış zaman.

Ve sessizlik… sonunda bana iyi geliyor.

KAAN – Gece

Uyku kaçalı saatler olmuş. Perdeden sızan sokak lambasının loş ışığı odanın köşesini aydınlatıyor. Tavanı izliyorum. Aybige evine döndüğünden beri içim huzursuz. Sanki bir şey… ters.

Telefonumu alıyorum. Ekrana bakıyorum. Son mesaj hâlâ mavi tikte. “Umarım sağ salim ulaştın.” Yazdım, gönderdim. Cevap yok.

Bir şeyler içimi kemiriyor. Onunla vedalaşırken gözlerinde bir şey vardı. Sanki söylenmemiş bir cümle. Saklanan bir yara.

Mesaj atıyorum tekrar:

“Uyumadıysan, ses ver olur mu? İçim rahat etmedi.”

Ekrana bakıyorum. Yanıt yok. Yazıyor… bile demiyor.

Kalkıp mutfağa geçiyorum. Kendime bir bardak su alıyorum. İçerken, onun gözlerini hatırlıyorum. O boş ama derin bakışları. Kendi kendime fısıldıyorum:

“Ne oldu sana Aybige…”

Telefon elimde kalıyor. Birkaç dakika sonra tekrar mesaj atıyorum:

“Yarın sabah erkenden uğrarım. Sadece merak ettim, iyi olduğunu bilmem gerek.”

Ve ekranı kapatıyorum. Ama içimdeki ses, uyumamı engelliyor. O gece, ilk kez kalbim bu kadar sıkışıyor… sanki bir şey, onun canını acıtıyor.

Saat neredeyse üçü gösteriyor. Uyuyamam. Gözüm sürekli telefonda, ama hiçbir bildirim yok. Aybige'den hâlâ ses yok.

İçim sıkışıyor. Göğsümde bir şey bastırıyor sanki. Sessizliğin ortasında birden ayağa kalkıyorum. Ceketimi alıp kapıyı çekiyorum ardımdan.

Sokak bomboş. Aybige’nin sokağına adımlarım beni kendiliğinden götürüyor. Rüzgar saçlarımı savuruyor, ama içimdeki fırtına daha sert. Kalbim öyle hızlı çarpıyor ki, duracağım sanıyorum bir ara.

Apartmanın önüne geldiğimde nefesimi tutuyorum. Işık kapalı. Camdan bakıyorum… bir hareket yok.

Zili çalmak istemiyorum, gece bu saat... Ama içimdeki ses beni zorluyor: “Geç kalma.”

Zemin kattaki pencere aralığına yöneliyorum. Perdeler biraz aralanmış.

Elimi cama koyuyorum. Nefesim buhar oluyor yüzeyde. Gözüm içeride. O an... gölgeler içinde bir şey fark ediyorum.

Aybige, yatağında… ama bedeninde garip bir hareketsizlik var. Uzanışı sanki normal değil. Kendi kendime mırıldanıyorum:

“Lütfen… sadece derin uyuyorsundur…”

Bir an bile tereddüt etmeden pencereyi tıklatıyorum. Yanıt yok.

Bir daha.

Daha sert.

“Aybige!” diye sesleniyorum, sesim titriyor.

O anda içimdeki panik kontrolsüz bir hâl alıyor. Elim kapı koluna gidiyor. Kilitli.

Anahtarımı çıkarıyorum — geçen sefer ona yardım ettiğimde cebime koyduğu yedek anahtar hâlâ ceketimin iç cebinde.

Kapıyı açıyorum.

“Aybige?!”

Adımlarım hızlı, kalbim daha da hızlı. Odaya vardığımda ışığı açıyorum.

Ve o an... gözlerim ellerine kayıyor. Önce parmak aralarında bir solgunluk fark ediyorum. Sonra bileklerine…

İnce, düzensiz kesikler. Kurumuş kan izleri. Bazıları taze, bazıları çoktan kabuk bağlamış.

Bir titreme geçiyor içimden. Boğazıma bir yumru oturuyor, yutkunamıyorum. Gözlerim donuyor o kırmızı çizgilere. Yavaşça yanına eğiliyorum, sanki ses çıkarırsam kırılacak gibi o an.

“Ne yaptın sen…” diyorum, sesi olmayan bir fısıltıyla. “Lütfen… uyan…”

Avuçlarını nazikçe ellerime alıyorum. Parmaklarındaki soğukluk içime işliyor. Derin bir nefes alıyorum ama yetmiyor, yetemiyor.

“Neden sustun bu kadar? Neden içine gömdün her şeyi?” diye fısıldıyorum, artık gözyaşlarımın sesini bastırmak mümkün değil.

Sonra nabzına bakıyorum. Yavaş ama var. Tanrım… hâlâ buradasın. Hâlâ buradasın Aybige.

Başımı onun yanına eğiyorum, saçlarının kokusu, teninin ürpertisi... ama en çok da yalnızlığı çarpıyor yüzüme.

“Bu yalnızlığı paylaşabilirdik… Keşke… keşke biraz daha erken anlayabilseydim…"

Yavaşça gözlerini aralıyor. Işık yok odada, sadece pencerenin kenarından sızan solgun bir ay ışığı. Ama Aybige’nin gözlerinde, karanlığın bile alt edemediği bir suçluluk var. Elimi hissetmiş olmalı, başını bana doğru çeviriyor. Dudakları kıpırdıyor ama kelime çıkmıyor.

Ben onun sustuğu her cümleyi yutkunuyorum.

“Üşüyorsun,” diyorum sessizce. Üstüne battaniyeyi dikkatlice çekiyorum ama o hâlâ bana bakıyor, ya da içimde bir yerlere.

Bileklerine yeniden kayıyor gözüm. Parmaklarımı, onun parmaklarının üzerinden geçiriyorum. Çok hafifçe. İzin ister gibi.

“Aybige…” diyorum fısıltıyla. “Bunu bir daha yapma. Ne olursa olsun… beni de düşün. Bir daha kendine böyle davranırsan... ben de eksilirim.”

Gözlerinden bir damla süzülüyor. Sessiz, kimsesiz bir ağlayış. Tüm dünyanın yükünü taşıyan biri gibi, ama o damla belki de içinde kalmış onlarca çığlığın yumuşak bir özrü.

“Böyle olmamalıydı,” diyor zar zor, sesi çatallaşmış. “Senin... nişanlın var,” dedi Aybige, gözlerini kaçırarak. Ama bu, basit bir tespitten ibaret değildi. Bu bir duvar, bir vazgeçiş, bir "ben olmamalıydım" demekti. Sesi, yıllarca içinde biriktirdiği tüm eksiklik duygusuyla titriyordu.

“Ve ben...” dedi ardından, dudakları güçlükle kıpırdarken, “...kendimi hep yanlış zamanda, yanlış yerde bulunmuş biri gibi hissediyorum. Üçüncü bir cümle gibi, anlamı eksik bir kelime gibi... Fazlalık.”

O an kalbimde bir şey düğümlendi. Onun kelimeleri, belki de pek çok insanın iç sesi gibiydi. Hep geç kalmış, hep kenarda bırakılmış... ama yine de hep hissetmiş.

“Hayır,” diyorum kararlı ama yumuşak bir sesle. “Sen sadece geç kaldın. Ve ben… erken kayboldum.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.