İçeriğe geç

İki Beden Bir Ruh

Bölüm 3 · 12 dk okuma

İki Beden Bir Ruh

Bölüm 3

2. Bölüm

En sonunda dayanamayıp kapıyı açtım ve tekrardan odama gittim. Bu gün mezarlığa gidecektim ve kimsenin yanımda olmasını istemiyordum.

Ayla hala uyuyordu ama bu kadar uyku ona yeterdi, kolunu dürtüp "Ayla" diye fısıldadım. Hiç tereddüt etmeden gözlerini açtı ve beni gördüğü gibi de yatakta doğruldu.

"Gökçe... Kuzum iyi misin?"Değildim ve bundan sonra da iyi olabileceğimi sanmıyordum. Başımı olumsuz anlamda iki yana sallayıp "Hayır" dedim. Sesim tahmin ettiğimden daha da kısık ve sakin çıkmıştı.

"Ben şimdi hazırlanıyorum, mezarlığa gideceğim. Ablam ve babam uyandığında onlara söylersin."

Yataktan kalkıp eliyle siyah saçlarını taradı ve bu arada bana da gözlerini devirmeyi ihmal etmedi.

"Ya tamam gidersin de önce bir kahvaltı yap. Sonra baban araba ile bırakır seni, hem bende yanında olurum."

Bende kahvaltı yapacak hal mi kalmıştı sizce? Bir taraftan sevgilimin sesi kulaklarımda yankılanıyor, bir taraftan gördüğüm rüyalar beni etkisi altına alıyordu ve ben kahvaltı yapmayı düşünmüyordum bile. Evimin mezarlıktan uzak olma konusuna gelince ise sabah yürüyüşü yapabilirdim değil mi? Belki temiz hava solumak beni kendime getirirdi, en kötü ihtimalle de otobüse binip giderdim. Yeter ki yalnız kalabileyim...

"Canım hiçbir şey yemek istemiyor ve yalnız kalmak istiyorum. Lütfen benimle inatlaşıp daha fazla yorulmama sebep olma."

Cevap gelmedi, o da diyecek hiçbir şey bulamıyordu ve anladığım o ki benimle zıtlaşmakta istemiyordu.

Gardırobumun karşısına geçip içinden düz, kalın, siyah bir kazak ve pantolon çıkarttım. Odamdaki çoğu şey gibi kıyafetlerim de siyahtı, az kalmıştı artık saçlarımı da siyaha boyatıp, çam yeşili gözlerim yerine koyu kahverengi lensler takmama...

"Montunu da al bari!"

Arkamdan bağıran Ayla'nın sesiyle geriye döndüm ve tekrar gardırobuma ilerledim. Onun da dediği gibi montumu aldım ve elimde taşıyarak ayakkabılığın önüne gittim.

Ocak ayının ortasındaydık ve hava çok soğuktu. Dışarıda az az kar çileştiriyordu, bu yüzden kışlık botlarımı dolaptan çıkartıp ayaklarıma geçirdim.

Sonra ise beni geçirmek için bekleyen Ayla'ya baktım uzun uzun.

"Kendine sakın bir şey yapma!"

Sesi korku dolu ama tehditkar çıkmıştı. Ne yapabilirdim ki kendime? Çok şükür ki psikopatlığın o seviyesine henüz ulaşmamıştım, ama ihtimal var mıydı; her iki ayrı yüzde elli seçenek gibi o da bir ihtimaldi...

Hiçbir şey demeden kapıyı kapatıp evden ayrıldım. Montum hala elimdeyken yavaş yavaş basamaklardan inip dış kapıya doğru ilerledim ve kapıyı açabilmek için tam tuşa basacaktım ki başka birisi benden daha önce davrandı.

Bu kişi benim en büyük düşmanım benden iki yaş küçük olmasına rağmen yılan dilli Ceren'di. Sanki bana acırmış gibi gözlerimin içine bakıp sırıtarak konuşmaya başladı.

"Acıyorum sana ya, valla bak! Yıllar önce anneni kaybedip öksüz kalmıştın, şimdi de sevgilini kaybedip sap kaldın. Beni bırak, bu hayat bile seninle uğraşmaya bayılıyor. Her zaman mutsuz olmaya layıksın sen!"

Tamam, karşılıklı ve ölümüne düşmandık ancak şuan bu dedikleri çok fazlaydı, ben ona ne yapmıştım da durduk yere bana sataşıyordu ki?

"Uğraşamam seninle!" diyerek omzundan ittirdim ve dış kapıdan çıkmaya çalıştım ancak bu ne yazık ki pek mümkün olmamıştı. Beni kolumdan tutup sertçe duvara yapıştırdı, normalde olsa boyalı, sarı saçlarından tutup onu yere doğru iterdim ve beş kilo makyaj barındıran suratına da yumruğumu geçirirdim ancak şuan bunların hiçbirini yapmaya ne halim ne de takatim vardı.

Ceren elini tam yanağıma doğru götürüyordu ki beline dolanan bir elle geri çekilmek zorunda kaldı. Beni, bu lanet kızdan kurtaran kişi Ceren'in ondan üç yaş büyük abisi olmuştu.

"Kızım sen ne yapıyorsun ya?"

Cem'in bağrışı apartmanda yankı yapmıştı. Onu saçlarından sürükleyip basamaklara kadar götürdü, bu ikisinin kardeş olduğuna hala inanamıyordum. Aynı kana sahip iki kişi nasıl olur da birbirinden ayrı, iki farklı ruha sahip olabiliyordu ki?

Yaklaşık dört veya beş yıldır bu apartmanda yaşıyordum ve onları da üç senedir tanıyordum. Ceren ile aramda edebi bir düşmanlık varken, Cem ile aram en iyi iki dostun arasından farksızdı.

Cem, Ceren'i benden uzaklaştırdıktan sonra hızla yanıma geldi.

"Gökçe ben gerçekten çok üzgünüm, kardeşimin bu durumda bile sana böyle davranacağını tahmin edemedim. Kusura bakma... Bu arada başın sağ olsun, senin için çok üzüldüm."

Her ne kadar kendimi tutsam ve güçlü olmaya çalışsam da gözlerimden birkaç damla yaş firar etmişti. Cem bunu görmüş müydü bilmiyorum ama akan gözyaşlarımı hızla sildim.

"Sorun değil, senin suçun yok. Ben artık gitsem iyi olur." dedim ve onun karşılık vermesini beklemeden göğsünden hafifçe ittirip dış kapıdan çıktım.

Binanın önüne geçip ana yola çıktım ve dümdüz yürümeye başladım. Sabahtan beri kulaklarımda yankılanan 'ben buradayım' cümlesi değişmiş, onun yerine 'sen üzülme' kelimeleri zihnimde yerini almıştı.

Enes'in sesiydi bu, gerçekten duyabiliyordum onu, kimse bana inanmasa da yaşadığını hissedebiliyordum onun.

Hani bu hayatta herkesin bir imtihanı olur ya, benimki de belki buydu. Sevgilim yaşıyordu belki ama benden saklıyorlardı onu. Eğer Enes gerçekten ölseydi o zaman nasıl olurda onun sesini işitebilirdim ki, değil mi?

"Sevgilim" diye mırıldandım sesli bir şekilde. Yürüdüğüm bu yol ıssız ve tenhaydı. Normalde benim yaşlarımda olan bir kız burada tek başına yürümekten korkardı ancak ben korkmuyordum, çünkü normal değildim...

Yalnızlık ve sessizlikten canım sıkılmıştı. İnternetimin bitmesine az kalmış olmasını umursamadan mobil veriyi açıp YouTube'a girdim ve Suzan Hacıgarip'in kül adlı şarkısını açtım. Şarkının sözlerini melodi eşliğinde mırıldandım bir süre.

'Ay tutulur, güneş tutulur da insan insana tutulur mu hiç?' diyordu şarkının sözleri.

Hazır mısınız, veriyorum cevabı; tutulurdu. Hem de öyle bir tutulurdu ki ayında güneşinde tutulması soluk kalırdı iki insanın birbirine tutulmasının yanında. Enes ile bir yılda sayamadığım kadar çok anı biriktirmiştik. İkimizin de birbirimize olan sevgisi saf ve gerçekti. Ne yaparsak birlikte yapıyor, gülüşlerimizi ve gözyaşlarımızı birbirimizle paylaşıyorduk hep.

Ablam ve babama, Enes'i ilk anlattığımda kızacaklarını düşünmüştüm ancak yanılmışım. İkisi de çok büyük tepkiler vermemişti. Ki zaten karşı çıksalardı da bu umurumda olmazdı. Ben, aşk denen illetle ilk defa on yedi yaşımda ve nasıl olduğunu anlamadan tanışmıştım.

Biz sadece hiç konuşmadan birlikte oturuyorduk, o zaten çoğu derste uyuyarak geçiriyordu vaktini

Sonra bir şey oldu; bu çocuk tam bir hafta boyunca gelmedi okula, benim yanım hep boştu... O zaman anlamıştım işte o boşluğun değerini. Ettiğimiz sohbetler ne kadar az da olsa samimi ve gerçekti. O zamanlar bunu kendime itiraf edemesemde anlamıştım onun bendeki değerini. Meğersem o da aynı hisleri yaşamış bir haftalık yokluğunda. İşte o günden sonra biz olduk. Enes ile Gökçe... Veya ben ile sen değildik, biz artık gerçekten bir bütün olabilmiştik. 'Biz' olmuştuk artık.

Yine de birbirimize olan duygularımızı sakladık. Sevgili değildik ancak arkadaştan da çok fazlasıydık. Birbirimizin elini sımsıkı tutup hiç bırakmamak isteyen ancak utanan iki kişiydik biz.

Onu bilmiyorum ancak ben özgüvensizin tekiydim. Şimdi düşünüyorum da, keşke onun bana 'seni seviyorum' demesini beklemeden itiraf etseymişim duygularımı.

Aklımdaki düşüncelerden sıyrılıp yürüdüğüm yola baktım, farkında olmadan mezarlığa gelmiştim. Kulübede bekleyen bekçiye “Günaydın” deyip Enes'in toprakla gömülmüş olduğu yerin yanına gittim. Etrafında hiç kimse yoktu ve toprağı buz gibiydi.

"Keşke evden çıkarken üstünü örtebilmek için battaniye alsaydım. Neyse, yarın gelirken getiririm onu da sevgilim."

Cevabın gelmeyeceğini bildiğimden dün tabutun üstüne yeni atılmış toprağın yanına oturdum. Nazik bir şekilde toprağı okşayıp yanına uzandım. Mezarlıkta benden başka kimse yoktu, o yüzden daha rahattım. Gerçi başka insanlar olsaydı da umurumda olmazdı. Benden onlara ne?

Sol gözümden bir damla yaş süzülürken "Sevgilim" diye konuşmaya başladım.

"Nasılsın... Cennet güzel mi? Sen gerçekten orada mısın yoksa yaşıyor musun? Biliyor musun, dün akşam seni rüyamda gördüm. Sımsıkı sarıldık birbirimize, sen bana ölmediğini söyledin. Doğru mu bu, gerçekten ölmedin mi... Yoksa hayal gücüm bana bir oyun mu oynuyor? Ama bu imkansız değil mi, sen gerçek gibiydin çünkü. İnan bana teninin verdiği hissiyatı bile hissettim ve şuan bile kokun burnumda. Daha bir gün oldu ama ben seni çok özledim be sevgilim!"

Kolumla akan göz yaşlarımı sildim, artık hiç kurumayacaktı yanaklarımdaki ıslaklıklar; ya nemli olacaktı, ya da ıslak...

"Bu gece yine rüyama gir olur mu? Ama daha uzun kal bu sefer, hemencecik terk etmesin ruhun bedenimi... Ben özlüyorum sonra seni. Yarın doğum günün, ne istersin sevgilim benden? Biliyor musun, şuanda yaşasaydın eğer sana, ne istersen ondan alırdım. Hani ikimizin de insanlara söylemeden sevgili olduğumuzu anlatabilmemiz için birlikte aynı aldığımız swittshirtler var ya, işte yarın gelirken onu giyeceğim ben. Yanına gelmeden önce evine gidip seninkini de alırım odandan. Deodorantın ve her zaman kullandığın şampuan ve duş jelin eminim bulabileceğim bir yerdedir. Rüyalarımda her ne kadar birkaç saniye o güzel kokunu ciğerlerime kadar hissedebilsem de gün içinde kendimi kötü hissetmemem için ihtiyacım var. Ha birde hazır odana gitmişken bir kaç tane kazağını alırım, hakkını helal et sevgilim. Hepsi senin daha çok yanımda hissetmeni istediğim için."

Oturduğum yerde doğrulup bacaklarımı karnıma çektim. Ellerimi de dizlerimin üstüne koyup sesli bir şekilde ağlamaya başladım. Ama çok sürmedi, bir an Enes'in benim ağladığımı gördüğünü düşündüm ve kolumla gözyaşlarımı sildim. Montum biraz daha ıslanmıştı artık...

"Bak ben ağlamıyorum, sen sakın üzülme tamam mı sevgilim?" dedim toprağa bakarak. Cevap gelmeyince konuşmaya devam ettim.

"Hava çok soğuk, sen bu gece idare et. Ben yarın gelirken sana battaniye ve kazakta getireceğim. Hatta sana kendi eşyalarımdan da getiririm, o zaman sende beni daha az özlersin... Benim şimdi gitmem lazım canım, söz yarın yine geleceğim. Rüyamda görüşmek üzere sevgilim." dedim ve oturduğum yerden kalktım.

Topraklanmış olan üzerimi silkip mezarlık çıkışına doğru yürümeye başladım. Bekçi, kulübesinde uyuya kalmıştı. Sessiz ve dikkatli bir şekilde oradan çıkıp tekrardan ana yola girdim.

Hava kuru ve soğuktu, gökyüzünden çok nadir kar taneleri düşüyordu. Montuma biraz daha sarılarak yürümeye başladım. Enes'i tekrardan mezarlıkta yalnız bırakıp eve döndüğüm için kendimi berbat hissediyordum.

Keşke geleceği görebilseydim... O kazayı yapmadan önce sadece bir iki dakika sonra ne olacağını görebilseydim. İşte o zaman tutturmazdım alışverişe gidelim diye, evden bile çıkmazdık hatta. Ama bilemedim işte, sevgilimi öldüren şeyin bir trafik kazası olacağını bilemedim!

Gözyaşlarım tekrardan akmaya başladı. Karın da yerini bıraktığı yağmur damlacıkları üzerime boşalınca gözyaşlarım ile karıştı. Rüzgarın sert bir şekilde yüzüme vurmasını umursamadan hızla koşmaya başladım, şansıma hiç araba yoktu...

Eve gittiğimde kapıyı babam açtı ve beni içeri almadan konuşmaya başladı.

"Yaklaşık on beş dakika önce bir adam buraya geldi, seni görmek istiyormuş. Burada olmadığını söylediğimde de aşağıdaki parkta seni bekleyeceğini söyledi. Git bir bak, istersen bende seninle gelebilirim."

Olumsuz anlamda başımı salladım, "Tek başıma gidebilirim."

Çıktığım basamakları inip parkta beni bekleyen kişi ile görüşmek için oraya gittim, siyah saçlara ve koyu kahve gözlere sahip genç bir adam belediye bankalarının birisinde oturmuş beni bekliyordu. Ellerimi montumun cebine sokup yanına oturdum.

"Kimsiniz ve ne istiyorsunuz?" dedim soğuk bir tavırla. Adam beni yanında görünce şaşırmıştı, oturduğu yerde bana dönüp boynunu eğerek yüzüme baktı.

"Ben geçen gün kaza yapmanıza sebebiyet veren o kişiyim."İşittiğim cümle ile geriledim. Bunu neden bana söylüyordu ki, olayı yaşayan zaten bendim ve bunu biliyordum. Uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra konuşmaya başladım.

"Seni polise ihbar etmemi falan mı istiyorsun?" Olumsuz anlamda başını salladı.

"O zaman neden hala kazık gibi karşımda duruyorsun!" diye bağırdım bu sefer.

Kısık bir sesle "özür dilerim." dedi. Gözlerimin dolmasını hiçe sayıp konuşmaya başladım.

"Senin özrün hiçbir şeyi değiştirmeyecek, benim sevgilimi geri getirmeyecek bu! Senin sarhoşluğun yüzünden biz kaza yaptık ve o öldü. İşte bu yüzden ben sana hiçbir zaman hakkımı helal etmeyeceğim." Bu dediklerim adamın hoşuna gitmemiş olacak ki hüzünlü ifadesinin yerini sert ve kendini bilmiş bir hal almıştı.

"Bak, adı üstünde trafik kazası... Kaza ile oldu bu, bilerek değil! Hadi sen 'tamam' de, bende rahatla evime gidebileyim."

Ağlamaktan kızaran gözlerimin yandığını hissettim, alev almış olabilirler miydi?

Karşımda duran geri zekalı, vicdan azabı çekmemek için ona hakkımı helal etmemi istiyordu benden. Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. "Hayır tabii ki de!" diye kükredim.

Adam ayağa kalkıp beni kolumdan tuttu, canımı yakıyordu.

"Bıraksana be!"

Sözümü dinlemeyip tuttuğu kolumu çekiştirmeye başladı. Boşta kalan elimle adamın sırtına sertçe vurup dizimi de karnına geçirdim. Boşlukta bulunup kolumu bıraktı ve acıyla inlemeye başladı, bende koşarak oradan uzaklaştım. Şansıma Cem'de apartmandan çıkmış benim olduğum tarafa doğru geliyordu.

"Cem!" diye bağırdım ona doğru. Yanıma gelip "Efendim?" dedi bir bey efendi edasıyla gülümseyerek, ona durumu anlattım. Bana eve gitmem gerektiğini, kendisinin durumu halledebileceğini söyledi. Her ne kadar yanında olmak istesem de zoraki bir şekilde eve gittim. Beni kapıda karşılayan Ayla oldu.

"Yüzün neden limon yemişsin gibi buruşuk?"

'Yav dur bir ayakkabılarımı çıkartayım be' diye söylendim içimden. Hem o beni görür görmez bunu nasıl fark edebilmişti ki?

İçeri girip hemen girişteki misafir odası olarak kullandığımız, kapısı olmayan odaya girip tek kişilik bir koltuğa oturdum. Ayla'da çaprazımdaki ikili koltuklardan birine yayıldı.

"Anlat bakalım, ne oldu?"

"Hiç!" diyerek geçiştirdim. Kafasını bana doğru çevirip gözlerini üzerime dikti.

"Eğer anlatmazsam beni rahat bırakmayacaksın değil mi?" dedim. Pis pis sırıtıp "Aynen" dedi.

En sonunda ona yenileceğimi anlayıp sabah evden ayrıldıktan sonra başıma gelen her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım, Enes'e söylediğim şeyler hariç...

"Bak işte, gördün mü? Sabah seni yalnız başına göndermeyecektim, bende olmalıydım yanında!"

Bir taraftan kendi kendine konuşuyor, bir taraftan da odanın içerisinde volta atıyordu.

"Ayla tamam, dur artık. Başım döndü!"

"Ya Gökçe, ya sana bir şey olsaydı? Ya Cem tesadüfen karşına çıkmasaydı? O zaman ne yapacaktın?"

Gerçekten de çok abartıyordu, sanki adam beni bıçaklamışta o halde gelmiştim eve!

Konuyu değiştirmeye çalışıp "Ablam ve babam nerede?" diye sordum, "Bilmiyorum!" dedi sertçe, anlaşılan hala bana kızgındı. Oturduğum yerden kalkıp yanına gittim ve ellerimi boynuna doladım.

"Sana sözüm olsun, bir daha asla sensiz bir yere gitmeyeceğim... Tuvalete giderken bile haberin olacak."Sondaki cümleyi gülerek söylemiştim, o da kendini tutamayıp ufak bir kahkaha bıraktı dışarıya. Artık ciddi ifadesinin yerini çocuksu bir gülümseme almıştı.

"Soruna gelince, ablan ve babanın nereye gittiklerini ben de bilmiyorum." dedi. Sinir bozukluğu ile ona bakıp kıkırdadım, o da bana aynı şekilde davrandı.

Sonra kafama bir şey dank etti, biz gülüyorduk. Enes ölmüştü ve biz şuan onu umursamadan acımasız bir şekilde gülebiliyorduk... Kendimi durdurup acı içinde "Ayla?" dedim sorar gibi. Bu halimi hemen fark etmiş olacak ki yanımda durup "Efendim güzelim?" diye sordu.

"Biz şimdi gülüyoruz ya, bu Enes'e karşı haksızlık mı oluyor?" Gülüşünü somurtkanlığa bırakıp konuşmaya başladı, "Hayır tabii ki de. Hem Enes'te seni üzgün ve bitkin görmek istemezdi. Unutma, her zaman sana gülüşünün çok güzel olduğunu söyleyip dururdu."

Yüzümde küçükte olsa bir tebessüm yer edindi, bu doğruydu; Enes her zaman bana gülmemi ve gülüşümü çok sevdiğini söylerdi...

"Uykum geldi, ben biraz uyuyacağım. Senin için sorun olur mu?"Ayla gülümseyerek olumsuz anlamda başını iki yana salladı. Ağır adımlarla yürüyerek odama gittim, nedendir bilmem Enes'in sesi tekrardan kulaklarıma dolmuştu.

"Seni çok özledim meleğim." diyordu bu kez. Bir an onun öldüğünü unutup yanımda olduğunu hissettim.

"Bende seni sevgilim." dedim normal bir şekilde. Sonra etrafıma bakındım ancak odanın içerisinde benden başka kimse yoktu.

"Sevgilim" diye mırıldandım tekrardan. Odanın içinde kimse olmamasına rağmen "Efendim" dediğini duydum birisinin. Bu ses gerçekten de Enes'e aitti ancak bu mümkün olamazdı ki?

"Enes?" diye fısıldadım bu sefer boş boş duvara bakarak,"Efendim sevgilim?" dedi tekrardan.Görüntü yoktu ama ses geliyordu.

"Seni son bir kez görebilir miyim?"Bu sefer aramızda uzun bir sessizlik oluştu, sonra birden odamın ortasında belirdi.

O vardı, onu gerçekten de gözlerimle görüyordum. Hızlı adımlarla yanına gidip boynuna sarıldım, işte tam o sırada da büyük ihtimalle telefonunu almak için odaya Ayla girdi. Benim bu halimi görünce şaşkınlıkla suratıma bakıp ne yaptığımı sordu.

"Ayla, görmüyor musun? Enes yaşıyor, baksana!" dedim heyecanlı çıkan sesimle onu göstererek. Bana inanıp güveneceğini ve her zaman arkamda olacağını zannetmiştim, ancak onun kurduğu cümle benim bir kez daha yıkılmama sebebiyet vermişti.

"İyi de Gökçe, orada kimse yok ki?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.