Siz hiç çok istediğiniz bir şeyin olmama ihtimalini de kattınız mı işin içine? 'Ya olmazsa?' düşüncesi hiç dolaştı mı kafanızın içinde? Benim mi? Ben şuan sorduğum soruların etkisi altındayım. Enes'i capcanlı karşımda görürken kimse bana inanmıyordu, oysa ben biliyorum onun orada olduğunu.
"Gökçe, sen bugün çok yoruldun. Ondan biraz kafan karışık, hadi yat dinlen kuzum."
Ayla, beni her ne kadar istemesem de zorla yatağıma teşvik etti, benim gözlerim ise hala sözde 'orada kimse yok' denilen yerde, Enes'in üzerindeydi.
Yorganı açıp yatağıma uzandım, Ayla'da başımda bekliyordu. Her ne kadar ona gidebileceğini söylesem de ben uyuyana kadar burada kalmasının onun için sıkıntı olmayacağını söyledi. Herhalde beni bu kadar çok düşünen birisini odamdan kovamazdım değil mi?
Gözlerimi kapattım ancak bir türlü uyuyamıyordum. Sanki Enes'in kokusu odamın her yerindeydi ve ben içimdeki mutluluktan uyuyamıyordum. Ayla her ne kadar orada bir şey olmadığını söylesede ben onu görebiliyordum. Ya Ayla'nın gözlerinde bir sorun vardı ya da bende... Ama problem bende değildir, değil mi? Orada boşluk olsaydı bunu bende görebilirdim ama yoktu işte. Sevgilim... Enes orada durup bana gülümsüyordu.
***
Kapalı olan gözlerimi azıcık araladım, Ayla yatağımın yanındaki sandalyede uyuya kalmıştı. Yavaşça yorganı üstümden çekip ayağa kalktım, batan güneş, pencereden odama çarpıyordu. Parmak uçlarımda yürüyerek komodinin üzerinden pantolonumu ve kazağımı alıp lavaboya gittim, üzerimi değiştirip hava almak için dışarı çıkacaktım.
Giyindikten sonra montumu almak için tekrardan odama gidecektim ancak son anda montumu oturma odasındaki koltuklardan bir tanesine fırlatmış olduğum geldi aklıma ve direkt oraya yöneldim. Siyah şişme montumu giydim ve ardından da açık kumral saçlarımı montun altından çıkartıp arkaya doğru attım, kendi kokum burnuma çarpmıştı. Ardından oturma odasından çıkıp kapı içindeki beyaz spor ayakkabılarımı giydim, yani eskiden beyazlardı da şimdi biraz kirlendiklerinden dolayı grileşmeye başlamışlardı.
Benim kapıyı açmamla zilin çalması bir oldu, gelen ablam ve babamdı. Onlara selam verip evden çıkmayı planlarken babam akşamın bu saatinde nereye gittiğimi sordu. Bende kapının önünde azıcık hava alacağımı ve ardından da eve geleceğimi söyledim, sonrada onların yanından ayrılıp ağır adımlarla basamakları teker teker inmeye başladım. Dış kapının önüne geldiğimde dışarıda benden başka kimsenin olmadığını fark ettim.
Enes'in sesi tekrardan kulaklarıma doldu. Her hangi bir cümle kurmamıştı, sanki bir şarkı mırıldanıyordu kulaklarıma. Gözlerimi kapatıp bir süre onu dinledim, tabii ana yolda durup bunu yapmasaydım daha iyi olabilirdi. Neden mi? Çünkü az kalsın araba çarpıyordu. Ancak son anda bir şeyin beni itmesi ile kaldırıma düşmüştüm.
Neydi ki şimdi bu? Çevremde benden başka hiç insan yoktu oysa. Başımı yukarı kaldırıp beni kurtaran kişiye ya da şeye baktım ancak hiçbir şey yoktu, birkaç saniye sonra Enes'in sesi tekrardan kulaklarımı doldurdu. Bana dikkatli olmamı, her zaman yanımda olmayacağını söylemişti. Etrafıma bakındım, onun sesi çok yakınımdan hatta sol tarafımdan geliyordu. Çünkü o şuan tamda benim sol tarafımda duruyordu.
Ellerimin yere sürtünmesinden dolayı acımasını umursamayıp hızla yerden kalktım ve koşarak onun yanına gittim. Gülümseyerek bana bakıyordu, bende karşısında durup uzunca bir süre gözlerinin gökyüzünü izledim. Saf ve masum aşkım benim...
"Gelsene" dedi. Birkaç adım daha atıp ona daha yakın oldum. Birkaç saniye tereddütte kalsam da en sonunda ellerimi boynuna dolayıp ona sımsıkı sarıldım, tüm kokusu ciğerlerimdeydi artık. Tabii kokusunu alır almazda gözlerimin dolmasına engel olamadım, onu çok özlemiştim.
Uzun bir süre sarıldıktan sonra elimle omzundan ittirdim ve geri çekildim, aramızda iki adımlık boşluk vardı.
"Parka gidelim mi?"
Sanki Enes hiç ölmemişte hep yanımdaymış gibi davranıyordum. Yani gerçekten ölmemişti değil mi? Ölseydi o zaman onu nasıl görebilirdim ki?
Ona soracağım ve anlatacağım milyon tane şey varken ben sadece parka gitmek istemiştim. Elimden tuttu ve birlikte evimin az aşağısında bulunan parka doğru yürümeye başladık, o yanımda olduğu için çok mutluydum.
Birlikte bir banka oturup salıncakta sallanan çocukları izledik, tahminen altı veya yedi yaşlarındaki bir kız çocuğu bir yaşındaki erkek kardeşini sallıyordu. Yanımda birde Enes olunca onları izlemek bana iyice huzur vermişti.
"Enes, hadi gel bizde sallanalım!" dedim hayat dolu bir sesle. İlk başta her ne kadar gözlerini kısıp kınayan gözlerle bana baksa da sonradan ciddi olduğumu anlayıp benimle birlikte salıncakların olduğu yere geldi.
Küçük kıza bakıp "azcık bizde sallanabilir miyiz?" diye sordum.
"Seninde mi küçük kardeşin var?" diye sordu minik meraklı.
Gülümseyip olumsuz anlamda başımı iki yana salladım, "Abiniz ile sallanalım azcık." dedim içimdeki çocuksu heyecanı ile.
"Abimiz mi?" diye sordu karşımda dikilen küçük kız, gülümseyip olumlu anlamda başımı salladım.
"İyi de abla, senin yanında kimse yok ki?"
Kıza anlamsız gözlerle bakıp Enes'in yanımda olduğundan emin olmak için tekrardan ona baktım, gerçektende yoktu.
Küçük kızı ve kardeşini orada yalnız bırakıp hiçbir şey söylemeden oturduğumuz banka gittim. Çantamı aldıktan sonra yukarı çıkarken Enes'in birden bire yanımdan nasıl kaybolduğunu düşünüyordum. Neden kaybolmuştu ve nereye kaybolmuştu?
Aklımdaki bitmez tükenmek bilmeyen deli düşünceler daha çok kafamın karışmasına yol açarken başımı iki yana sallayıp bunun olmasına engel olmaya çalıştım ve dış kapıyı açıp binadan içeri girdim, apartmandaki sessizlik yerini basamaklardan koşarak çıktığım ayakkabılarımın gürültüsüne bırakmıştı.
Anahtarımın yanımda olmasına aldırış etmeden kapıyı çaldım, beni karşılayan babam oldu.
"Kızım, onca sesi çıkartan sen misin? Şu basamakları daha yavaş ve sakin çıkamaz mısın? Komşular rahatsız olacak."
Babamın dediklerini umursamayıp ayakkabılarımı çıkarttıktan sonra direkt odama koştum, Ayla uyanmış ve dağılan yatağımı topluyordu.
"Gökçe hoş geldin. Nereye gittin sen? İnsan bir haber verir, dışarı çıkmak istediğini söyleseydin birlikte çıkardık."
Kurduğu cümleleri duymazdan gelip boşta olan tekli koltuğa oturdum ve ellerimi de saçlarımın arasına götürdüm, yağlanmışlardı.
Bir tarafım banyo yapmam gerektiğini, Enes'in mezarlığına böyle gitmemem gerektiğini söylerken diğer tarafım hala kendi içinde Enes'in yaşadığına inanıyordu. Ayla bu halimi fark etmiş olacak ki hemen yanıma gelip bacaklarının üzerine çöktü ve ellerini de dizlerimin üzerine koydu.
"Neyin var bir tanem?" Bakışları korumacı ve korku doluydu.
"Bilmiyorum..." Sustum, gözyaşlarım birer birer yanaklarımdan süzülmeye başlamışlardı.
"Ben... Ben Enes'i görüyorum, sesini duyuyorum hatta kokusunu ve dokunuşunu bile hissedebiliyorum. Ayla sanki o hiç ölmemişte hep yanımda gibi ama bazen öyle anlar geliyor ki birden bire gözlerimin önünden kayboluveriyor. Anlamıyorum!"
Ellerimi bacaklarımın üzerine koydum ve yüzümü kapatmaya çalışarak hıçkırıklara boğuldum, bedenim değil ancak ruhum çok yorulmuştu.
Ayla ayağa kalkıp ellerini saçlarıma götürdü, "Her şey düzelecek canım." dedi.
Gerçekten de her şey düzelecek miydi? Benim gördüğüm şeyler gerçek değil miydi? Ama hepsi gerçek gibiydi. Ya sadece bir halüsinasyondan ibaretse?
"İstersen gel bir lavaboya gidelim, yüzünü yıkarsın."
'Neden yüzümü yıkıyorum, o zaman her şey düzelecek mi? Sanki normal su değil de zemzem suyu akıyor çeşmeden!' diyesim geldi ama hiçbir şey demeden Ayla'nın desteğiyle lavaboya gittim.
O yüzüme soğuk suyu çarparken bende kendime gelmeye çalışıyordum ancak böyle olmuyordu.
"Ayla sen çıksan, ben bir duş alsam iyi olur. Kendime gelirim... Hem yarın mezarlığa gideceğim, Enes'in karşısına bitik bir halde çıkmamalıyım.” Yüzümü kurulamam için havluyu uzatırken bir taraftan da endişeli gözlerle beni izliyordu.
"Kuzum yarın mezarlıktan gelince yaparsın banyoyu." Olumsuz anlamda başımı sallayıp "Kesinlikle olmaz, yarın Enes'in doğum günü." dedim. Hafifçe tebessüm edip "İstersen yanında olabilirim." dedi. Başımı tekrardan sağa sola sallayıp buna gerek olmadığını belirttim.
***
Ayla, en son konuşmamızın üzerinden yanımdan ayrıldı ve beni tek başıma bıraktı.
Sadece bir anlığına dolaptan, babamın jiletlerini alıp doğum günü hediyesi olarak bileklerimi kazıyarak Enes'in yanına gitmeyi düşünsem de sonradan vazgeçtim. O belki de gerçekten yaşıyordur ve ölmeme gerek kalmaz.
Üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup sıcaktan çok, soğuk olan suyun altına girdim. Su bedenimin titremesine neden olurken ben bunu aldırış etmeden şampuanı elime döküp saçlarımı karıştırdım.
Yanımda birden fazla insan varken ben yine kendimi yapayalnız ve umutsuz hissediyordum, artık hiçbir şeye karşı umudum kalmamıştı. Önceden üniversiteye Enes ile birlikte gidip hukuk okuma hayalleri kurarken şimdi canım okula bile gitmek istemiyordu.
Soğuk su vücudumu ıslatırken yanaklarımın ısınması ile ağladığımı fark etmem bir oldu. Son bir kez daha durulanıp küvetin içinden çıktım ve çamaşır makinesinin üzerine koyduğum bornozu alıp üzerime geçirdim.
Devamında da saçlarımı yarım yamalak kurutup odama geçtim, toplu bir odanın içinde darmadağın olan benden başka kimse yoktu. Gardırobumdan hello kitty'li pijamalarımı çıkartıp üzerime geçirdim, ah evet on yedi yaşımda olmama rağmen o küçük kediyi seviyordum.
Saçlarım hala nemli olduğu için küçük bir lastik tokayla saçlarımı hafifçe pelik örüp yatağıma uzandım, sabaha kadar aralıksız uyursam ve rüyamda da Enes'i görürsem çok mutlu olacaktım.
***
Şansıma küsmeliyim ki hiçbir şey göremedim ve deliksiz bir uyku çektim.
Ayla yatağımın yanındaki yer yatağında uyurken sessizce kalkıp günlük rutinimi yapmaya başladım, elbette güne yüzümü yıkarak başlayacaktım.
Soğuk su kendime gelmemi sağlarken bir taraftan da üşümeme vesile oluyordu. Elim havluyu almak için askıya giderken birisi benden daha önce davrandı; ablam.
"Günaydın prenses. Daha güneş doğmadı, horozlar ötmedi. Sen niye kalktın sabahın beş buçuğunda?"
"Saat beş buçuk mu?" diye sordum şaşırarak, oysa ben uykumu gayet iyi almıştım. Ablam olumlu anlamda başını sallayıp "Evet" dedi ve elinde tuttuğu havluyu ellerimi kurulamam için bana uzattı, sonra da duvardaki askılığa geri asabilmesi için havluyu ona verdim.
Lavabodaki işim bitince Ayla ve babamı uyandırmamak için parmak uçlarımda yürüyerek odama gittim. Komodinin üzerinde duran gece lambasını kısık ışıkta da olsa yaktım, bu saatte Ayla'yı uyandırmak gibi bir niyetim yoktu.
Öncelikle akşamdan örmüş olduğum ancak şimdi birbirine girmiş olan saçlarımı taramaya başladım. Hayır yani anlamıyorum, ben gece nasıl yatıyordum da saçlarım bu kadar çok karışıyordu?
Saçlarımla uğraşmam bitince saati öğrenmek için telefonuma baktım, altıyı beş geçiyordu.
Birkaç dakika 'Acaba önce giyinsem mi?' diye düşünsem de kahvaltı yapma isteğim buna engel oldu. Bende tekrardan sessiz adımlarla bu sefer mutfağa gittim.
Işığı yakmak yerine perdeleri çektim ve odanın havalanması içinde üşüme olasılığımı düşünmeden camı açtım.
Sabah sabah hiçbir şeyle uğraşmak istemiyordum, aslına bakarsanız çoğu zaman bir şeylerle uğraşmak istemiyorum. Şey yani, Enes'i kaybettiğimden beri...
Enes'in tekrardan aklıma gelmesi gözlerimin kızarmasına davetiye çıkartırken ağlamamak için yukarı doğru bakıp kendimi tuttum. Bu gün asla mutsuz olamazdım çünkü benim sevgilim doğmuştu on dokuz yıl önce bugün.
"Ben ölmedim ki,"
Duyduğum sesle etrafıma bakındım, çok yakınımdan gelmişti ve bunu duyduğuma eminim. Enes'in sesiydi bu ve ben onu duymuştum, bundan adım gibi eminim.
"Enes!" dedim sesimin titrek çıkmasına aldırış etmeden.
"Meleğim!" diye karşılık verdi sesin sahibi, her ne kadar bugün üzülmeyeceğime söz versem de gözlerimden bir damla gözyaşının firar etmesine engel olamamıştım.
Belki de üzülmeme veya ağlamama hiç gerek yoktu çünkü belki de o hiç ölmemişti. Ama bu imkansız değil miydi? Öldüğü günün ertesi kendi ellerimle vermiştim onu kara toprağa.
"Enes... Enes lütfen benimle oyun oynama. Yaşıyorsan ortaya çık lütfen! Yalvarırım sana!"
Elbette ki "Selena" veya bez bebekteki "Nana" gibi ışınlanmasını beklememiştim ama içimde küçükte olsa bir umut yeşermişti.
"Pişt!"
Açık olan mutfak kapısından gelen sesle o tarafa baktım, Enes kanlı canlı karşımda dikiliyordu.
Her ne kadar onu birkaç kere görmüş olsam da ellerimle ağzımı kapatıp dolu gözlerle onu izlemeye başladım. Enes kapıyı kapatıp oturduğum zeminin üzerine çöktü.
"Kalk oradan, karnın ağrıyacak."
Elimden tuttu ve beni oradan kaldırıp birlikte halının üzerine oturmamızı sağladı.
"Lütfen bir daha gitme, seni çok özledim sevgilim!" dedim ve ellerimi beline sarıp kokusunu içime çektim.
"Ben hep senin yanındayım." Bana sunduğu tebessümü içimi ısıtıyordu.
Mutfak kapısı yavaşça aralandı, "Gökçe, kızım sabahın köründe kiminle konuşuyorsun?"
Babama donuk gözlerle baktım ve yanımı işaret ederek "Baba görmüyor musun, Enes yanımda oturuyor?" dedim. Babam uzunca bir süre yanıma baktıktan sonra benimde ona baktığım gibi donuk ve endişeli gözlerle bakışlarını bana çevirdi.
"Kızım orada kimse yok?" Bir kez daha baktım yanıma, gerçekten de kimse yoktu. Enes'in neden benden başka kimseye görünmediğini anlamıyordum, gerçi bir keresinde Ayla'nın yanında da gelmişti yanıma ama yine ispatlayamamıştım onun gerçekten yaşıyor oluşunu.
Olanları unutmak ve babamın beni soruşturmaması adına daha fazla bu konuyla ilgili konuşmayıp "Neyse," dedim. Tabii bu babam için yeterli olmamıştı, Enes konusu şimdilik kapansa da başka bir konu açılmıştı.
"Sen niye bu saatte ayaktasın ve mutfaktasın?"
Su içecektim desem olmaz değil mi? Burada en az yarım saatlik işim vardı ve yarım saat boyunca da su içemezdim.
"Baba bugün Enes'in doğum günü. O yüzden bende bir an önce kahvaltımı yapıp onun yanına gitmek istiyorum, izninle şimdi de kahvaltımı yapacağım." dedim ve az önce ulaşamadığım çekmecelerin yanına gittim, babamda hiçbir şey söylemeden beni mutfakta yalnız başıma bıraktı.
Hızlı ve pratik bir kahvaltı için direkt kasenin içine sütü ve gevreği döküp yemeye başladım, bunun sağlıklı olmadığını biliyorum ama ne yapabilirim ki? Boğazımdan başka bir şey geçmiyordu.
Kısa bir kahvaltı öğününün ardından yediklerimi lavaboya kaldırıp giyinmek için odama gittim, dolabımdan her zaman giydiğim klasik siyah pantalonumu ve kazağımı aldıktan sonra hazırlanmaya başladım.
Hayat ne kadar da karışık değil mi? Misal ben, şuan ne olduğunu hâlâ anlamadım ve neye inanıp inanmamam gerektiğini de bilmiyorum. Gerçekten güvenebileceğim ve bana adı gibi emin inanabilecek birisinin olduğunu sanmıyorum. Ama gerçekten istediğim tek şey benden başka kimse görmese de Enes'in yaşıyor olması...
Üzerimi değiştirdikten sonra montumu dolaptaki askılıktan alıp kimseye bir şey demeden evden çıktım, sabah zaten babam ile konuşmuştum.
Şimdi öncelikle Enes'in evine gidip oradan ona dün dediğim birkaç parça eşyayı alacaktım ve ardından da mezarlığa gidecektim. Mezarlığın onların eve ters kalmasını umursamadan aşağı doğru inmeye başladım, birde yokuş yukarı çıkmak vardı şimdi.
Kapıyı birkaç kez tıkladım, yaklaşık on saniye sonra açıldı. Neden zaman tuttuğumu bana da sormayın, onun cevabını bende bilmiyorum.
Kapıyı Enes'in annesi Ceyda Abla açmıştı ve oturma odasından ağlayan bebek sesi geliyordu. Büyük ihtimalle bu ses, Enes'in bir yaşındaki küçük kız kardeşi Oya’dan geliyordu.
Ceyda Abla'nın beni içeri davet etmesiyle ayakkabılarımı çıkartıp eve girdim, Oya tahmin ettiğim gibi oturma odasında kundağının içinde plastik ördeği ile oynuyordu.
Her ne kadar aklım o ördeğin kundak yerine küvette olması gerektiğine takılsa da bunu takmamaya çalışıp onun Enes'e ne kadar çok benzediğini izledim, abisinin küçük kız versiyonuydu adeta...
Dolan gözlerimi kolumla silip Ceyda Abla'nın oturmam için işaret ettiği yere geçtim, gözlerim hala Oya'daydı.
"Aynı abisi," Gözlerimden istemsizce birkaç damla yaş aktı, annesinin yanımda olduğunu bile bile kendimi tutamamıştım.
Kendimi kötü hissettiğim için oturduğum koltuktan kalkıp Ceyda Abla'nın yanına gittim, sanki normal anne kız gibi birbirimize sarılıp hıçkırıklar eşliğinde ağladık. Oya ise siyaha yakın koyu mavi gözleri ile olanları izliyordu, ah evet onunkiler Enes'in gözlerine karşıt koyuydu.
"Ceyda Abla şey ben... Ben bugün Enes'in olduğu mezarlığa gideceğim. Seninde iznin olursa onun odasından birkaç şey almak istiyorum." dedim.
Karşımda duran Enes'inkiler gibi açık kumral saçlara sahip olan kadın hafifçe tebessüm edip " Tabii ki olur canım." dedi. Saçları artık olanların etkisi ile kırlaşmaya başlamıştı. Ancak o; gördüğüm kadarıyla abisinin, bir tanesi olan kız kardeşi, kendi kızı Oya için güçlü durmaya çalışıyordu.
Enes'in odasına gitmeden önce son bir kez Oya'yı kucağıma alıp ona sımsıkı sarıldım, abisi yanında olmasa bile ben her zaman onun ablası olarak yanında olacaktım.
Kokusu... Kokusu Enes'i barındırıyordu sanki içinde. Her ne kadar sevgili abisi deodorantlarla banyo yapmayı çok sevse de kendi kokusu da çok güzeldi ve canım sevgilim bunu hiçbir zaman anlamamıştı.
İkinciye dolan gözlerimle ağlamamak için tavana baktım. Sonrada Oya'yı kundağına yavaşça bırakıp Enes'in odasına gittim.
İçerisi bomboş ve topluydu, cam açık olduğu içinde biraz soğuktu. İlk başta yatağının yanına gidip oraya oturdum, annesi oğlunun çarşaflarını bile yıkamamıştı.
Normal, bende olsam bende yıkamazdım. Herhangi bir eşyanın üzerinde ölen sevgilimin kokusu varken ben nasıl olurda kıyabilirdim onun kokusunu yok etmeye?
Yorganın altından yastığı alıp yavaşça kucağıma koydum, yeni doğmuş bir bebek gibi çok dikkatli davranıyordum. Yastığa sımsıkı sarıldım, Enes şuan yanımda olmasa bile onun olan bir şeye dokunmak çok güzeldi. Ardından yastığı kokladım, ciğerlerim tükenene kadar yapabilirdim bunu.
Onun kokusunu hissetmek, şampuanın onda verdiği kokuyu almak çok güzeldi. Bu sefer tutamadım kendimi, ağladım. Yastığı sımsıkı göğsüme yaslayıp sessiz hıçkırıklarla ağladım...
On dakika oldu, o yastığa on dakika boyunca sarıldım. Sonra aklıma daha mezarlığa gideceğim ve geç kalmamam gerektiği geldi. Oturduğum yataktan kalkıp yastığı aldığım yere koydum ve bu sefer de Enes'in gardırobuna ilerledim, geçen dediğim gibi ikimizde de aynı olan switlerden onunkisini alacaktım.
Kıyafetlerin asılı olduğu yeri açıp kafamı da azcık dolabın içine soktum, burun deliklerim bir kez daha onun kokusuyla sarhoş etmişti beni.
Switshirt'i katlayıp yanımda getirdiğim nike poşetinin içine koydum. Tabi onu poşete koymaya çalışırken gözüm yan taraftaki deodorantlarına da kaymamışta değildi, aynı şişeden tam dört tane vardı.
Umutsuzluğa kapılıp hepsinin bittiğini düşündüm, oysa hepsine tek tek bakınca sadece bir tanesinin yarılanmış olduğunu fark ettim. Tam dolu olanlardan bir tanesini de kendim için alıp poşetin içine attım, sonuçta Ceyda Abla'ya buraya Enes'in birkaç parça eşyasını almak için geldiğimi söylemiştim. Nedensiz, kalbim ağzımda atarken hiç yalnız bırakmak istemediğim bu odadan ayrıldım.
"Ceyda Abla ben gidebilirim artık." dedim sesimin soluk çıkmaması için çabalayarak, kucağında Oya ile yanıma geldi.
"Tamam canım, tekrar gel olur mu?" hafifçe tebessüm edip olumlu anlamda başımı salladım, Oya'da bana gülümsüyordu.
Bir anlığına mezarlığa gideceğimi unutup tüm vaktimi Oya ile geçirmek istedim. Ceyda Abla'nın kollarından kendi kollarım arasına aldım onu ve sımsıkı sarıldım, o da bana sarılıyordu ve bu içimi ısıtıyordu.
Oradan ayrıldıktan sonra indiğim yolu yokuş yukarı çıkmaya başladım, saat her ne kadar on bir olsa da kendimi çok tükenmiş hissediyordum. Bir süre yolun ortasında amaçsızca bekledim, belki beni görüp acıyan biri olur ve mezarlığa kadar götürür falan diye. Ama nerede bende o şans? Rüzgar yüzünden ağaçlardan başka hareketlilik yoktu, tabana kuvvet Gökçe!
Nefesim kesilene kadar durmadan koştum, ayaklarım ağrımıştı. Ancak buna da değmişti, mezarlığa varmama çok az kalmıştı ve ben kalan yolu yürüyerek tamamladım.
Kimse yoktu, sessizliğin içinde Enes'in gömülmüş olduğu toprak yığınının yanına gittim. Onun yanına oturup onu benden ayıran kara toprağa bakıp içtenlikle gülümsedim.
"İyi ki doğdun sevgilim.”