Annemin günlüğünde okuduğum o satırlar—bir cadı avcısı olan Vlad’ın kızı olduğum gerçeği—ruhuma sinsi bir zehir gibi yayılmıştı. Bu kederli düşüncelerin arasında, göz kapaklarım daha fazla dayanamadı ve sabaha karşı sızıp kaldım.
— Freya... Freya, uyan artık.
Nora’nın endişeli ve biraz da aceleci sesiyle gözlerimi araladım. Odamın perdesini yarıya kadar açmış, dışarıdan sızan solgun sabah ışığında bana bakıyordu. Dün geceki o büyük tartışmamızın izleri ikimizin de yüzünde okunuyordu ama şu an Nora’nın ifadesinde öfkeden ziyade tuhaf, anlamlandıramadığım bir gerginlik vardı.
Yataktan doğruldum, duru tenimi gizlemek ister gibi yorganı göğsüme kadar çektim. Damarlarımdaki su büyüsünün o taze sızısı hafifçe kendini hissettirdi.
— Ne oldu Nora? diye mırıldandım, sesim uykudan dolayı pürüzlüydü. — Sandra’nın yanından yeni döndüm zaten, ne bu telâş?
Nora kapının eşiğine doğru bir adım attı, ellerini önündeki önlüğe bastırarak dışarıya sese kulak kabarttı. Sonra tekrar bana döndü:
— Aşağıda bir ziyaretçin var, dedi sesini alçaltarak. — Sabahın bu kör saatinde kapıya dayandı. Seni görmeden de gitmeye niyetli görünmüyor.
Kaşlarımı çattım. Zihnim anında kütüphanedeki parşömen güle ve o safir mavisi gözlere kaydı. Fidel mi gelmişti? Kalbimin tekinsiz bir ritimle hızlandığını hissettim.
— Kim gelmiş? diye sordum, heyecanımı saklamaya çalışarak.
Nora derin bir iç çekti, bakışlarını benden kaçırdı:
— Moris, dedi. — Bahçe kapısının orada bekliyor. Çok tuhaf davranıyor Freya. Yüzü kireç gibi, gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir telâş var.
Moris mi?
Şaşkınlıkla kalakaldım. Moris, klanın kurallarına ve gizliliğe herkesten çok önem verirdi. Piskoposun avcıları kasabayı ve orman sınırını bu kadar sıkı ablukaya almışken, sabahın bu saatinde evimize kadar gelmesi hiç normal değildi. Üstelik dün gece onun kollarındayken içimi kaplayan o ürpertici yabancılık hissi ve ardından günlüğü okuyarak öğrendiğim o korkunç "avcı kanı" gerçeği... Hepsi üst üste binince içimi amansız bir huzursuzluk kapladı.
Peki ama neden gelmişti? Bir şeyler mi öğrenmişti? Yoksa piskoposun muhafızları bizim su perisi özünü çaldığımızı anlayıp klanın peşine mi düşmüştü?
— Tamam, üzerimi değiştirip hemen iniyorum, dedim Nora’ya.
Nora odadan çıkarken, yatağın altındaki gizli bölmeye, o kanlı sırrı saklayan günlüğe kısa bir bakış attım. İçimdeki keder ve korku büyürken, Moris’in bu ani ziyaretinin arkasındaki gerçeği öğrenmek üzere hızla yataktan fırladım.
Nora odadan çıkar çıkmaz gardırobumun kapağını hızla açtım. Elim, düne kadar dönüp bakmadığım ama bugün göğsümdeki su mavisi mühürle tuhaf bir şekilde uyum sağlayan o elbiseye gitti. gece nehrinin en derin yerinden çalınmış gibi duran koyu, dumanlı bir mavi renge sahipti. Elbiseyi hızla üzerime geçirdim. Kayık yakası, duru tenimi açığa çıkarırken omuzlarımdan aşağı dökülen geniş, İspanyol kolları adımlarımla birlikte adeta bir su dalgası gibi süzülüyordu. Elbisenin belimi sıkıca saran o ince korsajı ve korse bağları gibi çaprazlama dolanan ipleri, beni bu çağın o boğucu asaletine hapsediyor gibiydi ama aynı zamanda dik durmamı sağlıyordu. Aynaya bakmadım; saçlarımı parmaklarımla şöylesine arkaya savurup odamdan çıktım.
Ahşap merdivenlerin her bir basamağı, içimdeki o korkunç sırrın ve kederin ağırlığıyla gıcırdıyordu. Kulübenin alt katına indiğimde, mutfaktan sızan loş ışık ve dışarıdaki o puslu sabah aydınlığı koridorda birbirine karışıyordu. Nora, ellerini önlüğüne sarmış, endişeli gözlerle bana bakarak bahçe kapısını işaret etti.
Derin bir nefes aldım ve kulübenin ağır ahşap dış kapısını aralayarak bahçeye adım attım.
Moris, çitlerin hemen yanında, sislerin arasında dikiliyordu. Üzerindeki o simsiyah pelerini sabah rüzgarında hafifçe dalgalanıyordu. Ayak seslerimi duyunca hızla arkasına döndü ve o an göz göze geldik. O dipsiz, kömür karası gözlerinde her zamanki o mesafeli, korumacı ifadeden eser yoktu; oraya amansız bir sıcaklık, hatta neredeyse sevgi hissini andıran karanlık bir gölge yerleşmişti.
Moris’in kadife eldivenlerimin üzerinden ellerimi sımsıkı kavrayan buz gibi parmakları, dudaklarından dökülen o itirafla birlikte bir anda kaskatı kesilmeme sebep oldu. Göğsümdeki su mavisi mühür, kalbimin aniden hızlanan ritmiyle deli gibi zonkladı. Şok dalgası baştan aşağı tüm bedenimi sararken, ellerimi yavaşça onun avuçlarının arasından çektim.
Dumanlı mavi elbisemin geniş İspanyol kolları rüzgarda savrulurken, gözlerimi onun o amansız sıcaklıkla bakan kömür karası gözlerine diktim. Şaşkınlığım sesime bir hançer gibi yansımıştı:
— Sen... Sen dün gece kütüphaneye gittiğimi nereden biliyorsun Moris? dediğimde sesim titredi. — Ben sana ya da klandan birine kütüphaneye gideceğimi söylemedim. Ve kaçmak da nereden çıktı?
Moris yutkundu, bakışlarındaki o çaresiz sevgi hareleri bir anlığına sarsıldı ama gözlerini gözlerimden ayırmadı. Adımlarım beni bir adım geriye götürürken şaşkınlığımı gizleyemiyordum.
— Ben hiçbir şey yapmadım, diye devam ettim, kendimi ve klanı savunma içgüdüsüyle. — Avcılar evime gelse bile hiçbir şey bulamazlar. Büyüye, cadı olduğumuza dair evde tek bir kanıt bile yok. Ayin malzemelerini, iksirleri, her şeyi ormandaki o gizli sığınağımıza sakladığımızı en iyi sen biliyorsun! Şimdi neden böyle telaşlanıyorsun?
Bir an duraksadım. Rüzgar aramıza Bamberg ormanının o nemli, dumanlı kokusunu taşırken Moris’e daha dikkatli baktım. Yüzündeki o kireç gibi beyazlık, dün geceden beri içimi kemiren o yabancılık hissiyle birleşiyordu. Annemin günlüğündeki o "avcı kanı" sırrının gölgesi ikimizin de üzerine düşmüştü sanki.
— Üstelik... bana bir garip bakıyorsun Moris, dedim fısıltıyla, gözlerimi kısarak. — Sanki benden bir şey saklıyormuş gibi, sanki bana veda eder gibi... Ne oluyor?
Moris derin, titrek bir nefes aldı. Bakışları bir an için çitlerin üzerinde asılı duran o sivri uçlu, derin kukuletalı simsiyah pelerine kaydı, ardından tekrar bana döndü. Gözlerindeki o yoğun sıcaklık ve acı, bu kez saklayamayacağı kadar berraktı. Adımları aramızdaki mesafeyi yeniden kapattı; bu kez ellerimi tutmadı ama yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, içindeki o kederli yangını hissedebiliyordum.
— Sana garip bakıyorum çünkü seni kaybetmekten ölümüne korkuyorum, Freya, dedi, sesi pürüzlü bir fısıltıya dönüşerek. — Dün gece kütüphaneye gittiğini biliyorum çünkü... çünkü piskoposun adamları hareketlendiğinde ben de kasabadaydım. Seni o gölgelerin arasında gördüm. Fidel’in seni o kütüphaneden çıkarıp eve kadar getirdiğini de gördüm.
Bu itirafla birlikte içimdeki sular tamamen bulandı. Demek bizi izlemişti.
— Telaşlanıyorum, çünkü piskopos George bu kez sadece kanıtların peşinde değil, dedi Moris, gözlerindeki o karanlık gölge daha da derinleşerek. — Evde büyü malzemesi bulamamaları onları durdurmayacak. Su aşamasını tamamladın Freya, damarlarındaki o mühür ışık saçıyor. Avcıların gözleri bunu görecek kadar keskin. Eğer seni benden alırlarsa... ben bu dünyada bir gün bile kalamam. Bu yüzden kaçalım diyorum. Kimseler uyanmadan, Althea’nın yarım kalan kaderini sen yaşamadan...
Sözleri bahçenin puslu havasında asılı kaldı. Bana öyle bir bağlılıkla, öyle bir çaresizlikle bakıyordu ki, bir an için tüm Bamberg’i, o karga sembolünü ve günlüğün sırlarını unutup onunla uzaklara gitme fikri içimi acıttı. Ancak içimdeki o dik başlı cadı ve annemin geçmişinin intikamı, beni bu topraklara sımsıkı bağlıyordu. Moris, bana son bir kez o sevgi dolu ama kederli bakışını attı, pelerinini çitlerin üzerinden alıp omuzlarına geçirdi.
— Sadece... dediklerimi düşün, küçük cadı, dedi ve sislerin arasında arkasını dönerek sessizce gözden kayboldu.
Ben ise dumanlı mavi elbisemin içinde, bahçenin ayazında tek başıma kalakaldım. Gün daha yeni başlıyordu ama içimdeki fırtına çoktan her yeri yakıp yıkmıştı.
🐛🐛🐛
Bamberg’in puslu sabahında, Freya’nın yanından ayrılan Moris’in yüzündeki o kederli ve şefkat dolu ifade, kulübenin bahçe kapısından çıktığı an adeta buzdan bir maske gibi eriyerek yok oldu. Adımları artık sarsak değil; katı, hesapçı ve aceleciydi. Pelerinini omuzlarına daha sıkı sarıp kasabanın en ücra kösesindeki, piskoposluk muhafızlarının bile yaklaşmaya korktuğu o metruk kilise mahzenine doğru ilerledi. İçindeki öfke, dışarıdaki amansız soğuktan daha yakıcıydı.
Mahzenin ağır, küf kokan meşe kapısını hiçbir nezaket kuralına uymadan sertçe tekmeleyerek açtı. İçeride, loş mum ışıklarının gölgesinde Piskopos George ve Fidel masanın başında haritaları inceliyorlardı. Kapının gümbürtüsüyle birlikte Fidel, o safir mavisi gözlerini yavaşça kapıya doğru çevirdi; yüzünde her zamanki o sinir bozucu, alaycı tebessüm vardı.
Moris, o saniyede öfkesine yenik düşerek masanın etrafından dolandı ve Fidel’in üzerine yürüdü. Adamın gömleğinin yakasını kavrayacak kadar yakınına sokulup parmaklarını sıktı:
— Dün gece kütüphanede senin yerine ben olmalıydım! diye kükredi Moris, sesi mahzenin taş duvarlarında yankılanarak. — Senin yerine Freya’yla bağlarını geliştiren, onun güvenini kazanan ben olmalıydım! Ama sen bizi dinlemedin. Plana sadık kalmadın ve kafana göre hareket ettin. Şimdi bak ne oldu! Kız kütüphaneye sızdı, üstelik senin yüzünden bir şeylerden şüphelenmeye başladı!
Fidel, Moris’in bu ani öfkesi karşısında istifini bile bozmadı. Moris’in elini yavaşça ama demir gibi bir güçle yakasından indirirken safir gözlerindeki o alaycı pırıltı daha da keskinleşti:
— Sakin ol, Moris, diye fısıldadı Fidel, sesi buz gibi rahattı. — Kızın güvenini kazanmak sadece senin zavallı aşk oyunlarına kalsaydı, şimdiye kadar bizi çoktan ele vermişti. Ben sadece durumun gerektirdiğini yaptım.
— Yeter!
Masanın başındaki gölgelerin arasından yükselen Piskopos George’un otoriter sesi, ikisinin arasındaki o barut fıçısı gerilimi bıçak gibi kesti. George, ağır adımlarla Moris’e doğru döndü, gözlerinde hiçbir insani duygu barındırmayan o tekinsiz bilgelikle adama baktı:
— Tamam, boş ver şimdi bunları. Olan oldu, dedi George, sesindeki soğuk tınıyla. — Asıl önemli meseleye gelelim. Kızı ikna edebildin mi Moris? Buradan gitmeye, seninle kaçmaya razı oldu mu?
Moris, Fidel’e olan öfkesini yutmaya çalışarak piskoposa döndü. Yüzündeki o az önceki hırçın ifadenin yerini itaatkar bir ciddiyet aldı:
— Şüphelendi, Efendim, dedi Moris. — Evde büyüye dair bir kanıt bulamayacağımızı söyledi ama su aşamasını tamamlamış. Mührün parıltısı dumanlı mavi elbisesinin üzerinden bile görünüyordu. Kaçma teklifime hemen 'evet' demedi, hâlâ Bamberg’e ve klanına bağlı.
Piskopos George, duyduğu bu haberle birlikte yumruğunu masanın üzerine sertçe vurdu. Mum ışıkları sarsıldı, haritaların üzerine gölgeler düştü. George’un gözlerinde saf bir panik ve hırs belirdi:
— Su aşaması tamamlandıysa ateş aşamasını beklememeliyiz! dedi George, sesi mahzende bir lanet gibi çınlayarak. — Ateş aşaması tamamlandıktan sonra kız oldukça güçlü olacak. Denis’in ve Althea’nın o kadim gücü tamamen uyandığında onu kontrol etmemiz imkansız bir hal alır.
George, haritanın üzerindeki Bamberg ormanı sınırına parmağını bastırarak ikisine birden baktı:
— Ya o Ateş Semenderi’nin kalbini bulup ateş aşamasını tamamlamasını ne yapıp edip engelleyin... ya da şimdi, daha fazla vakit kaybetmeden kızı bir şekilde kaçırıp benim yanıma getirin! Onu zindanlarda mühürlemek zorundayız.
Moris, piskoposun emirlerini dinlerken içten içe derin bir rahatlama hissetti. Az önce Freya’nın bahçesinde sergilediği o çaresiz aşık rolü, o gözlerindeki katıksız şefkat ve "senin için ölürüm" feryatlarının hepsi devasa bir yalandan ibaretti. Moris, Freya’ya zerre kadar aşık değildi; onun için Freya, sadece piskoposun emriyle elde edilmesi, güveni kazanılarak manipüle edilmesi gereken kadim bir güç unsuruydu. Kızın o duru tenine, dumanlı mavi elbisesinin içindeki o asil duruşuna bakarken hissettiği tek şey, planın başarısız olma korkusuydu, sevgi değil. Ona bir av gibi bakıyor, ama avının ona sığınması için kendini bir kurtarıcı gibi gösteriyordu.
Fidel ise mahzenin köşesinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde Moris’i izliyordu. Moris’in içindeki bu sahtekarlığı, Freya’ya karşı oynadığı bu acımasız tiyatroyu çok net görebiliyordu ve bu durum Fidel’in içindeki o karanlık, korumacı dürtüyü fena halde tetikliyordu. Fidel, Freya’yı o kütüphaneden çıkarırken ya da ona o parşömen gülü verirken bir planı uygulamıyordu; içindeki o yaralı, gerçek hislerle hareket ediyordu. Moris'in bu sahte aşk oyununun Freya’yı darmadağın edeceğini bilmek, Fidel’in safir mavisi gözlerine öldürücü bir ciddiyet yerleştirdi.
🐛🐛🐛
Moris’in sislerin arasında kaybolmasının ardından bahçede daha fazla dikilmedim. İçimi kaplayan o kederli dalga, yerini amansız bir kararlılığa bırakmıştı. Sandra ne derse desin, etrafımdaki yalan çemberi daralıyordu ve benim bir an önce güçlenmekten başka çarem yoktu. Kulübeye sızıp Nora’ya hiç görünmeden odama çıktım. Gevşeyen tahtayı kaldırıp annemin günlüğünü aldım; onu elbisemin iç kısmındaki gizli, derin cebe sımsıkı yerleştirdim. Bu günlük artık benim pusulamdı, onu yanımdan ayıramazdım.
Nora’ya şifalı ot toplamaya gidiyormuş gibi kısa bir not bırakarak kulübeden çıktım ve tek başıma Bamberg ormanının güneyine, o kor lav çatlaklarının olduğu tekinsiz bölgeye doğru yürümeye başladım. Amacım belliydi: Ateş Semenderi’ni kimseye muhtaç olmadan, tek başıma bulacak ve o ateşi damarlarıma mühürleyecektim.
Ormanın derinliklerine girdikçe sis yerini tuhaf, ılık bir esintiye bırakıyordu. Nemli yapraklara basarak dik bir yamacı tırmanırken, arkamdan gelen bir çalı hışırtısıyla irkilerek arkama döndüm. Elimi refleksle göğsümdeki mühre götürmüştüm ki, ağaçların arkasından o tanıdık, safir mavisi gözler belirdi.
Fidel, son derece rahat kıyafetlerle bir ağaç dalına yaslanmış bana bakıyordu. Dudaklarında o her zamanki sinir bozucu ama içimi eriten alaycı tebessüm vardı.
— Bak sen... Bizim güzellik erkenden yollara düşmüş, dedi Fidel, ağaçtan aşağı hafifçe süzülerek. — Üstelik elinde ne bir harita var ne de yanında bir rehber. Bamberg ormanının güneyinde tek başına yürüyen bir kız görürsem, ya yolunu kaybetmiştir ya da canına susamıştır diye düşünürüm.
— Yolumu falan kaybetmedim, dedim çenemi dikleştirerek. — Ve peşimde bir gölge gibi dolaşmandan hiç hoşlanmıyorum Fidel. Ne işin var burada?
— Seni kurtarmaya geldim desem? dedi, bana doğru adımlarken. Aramızdaki mesafe kapandığında gözleri bir anlığına yüzümdeki o yorgun kederi okudu ama ortamı germemek için hemen muzip bir tona büründü. — Malum, pazar yerindeki o muhteşem sakarlığından sonra, seni bu dik yamaçlarda tek başına bırakmaya vicdanım el vermedi. Dağ keçisi gibi tırmanmaya çalışıyorsun ama her an yuvarlanacak gibi bir halin var.
— Ben mi dağ keçisiyim? diye çıkıştım, sinirle ona doğru yürürken. — Asıl sen o piskoposun sarayından çıkma kibirli halinle bu çamurların içinde nasıl yürüyorsun, ona bak!
Tam ona doğru öfkeyle bir adım atmıştım ki, ayağım çürümüş bir ağaç köküne takıldı. Dengemi tamamen kaybedip öne doğru savruldum. Çığlık atmaya bile vakit bulamadan kendimi Fidel’in üzerinde buldum; ikimiz birlikte yamacın aşağısındaki nemli, yaprak dolu çukura doğru yuvarlanmaya başladık.
Düştüğümüz yer tamamen kurumuş sonbahar yapraklarıyla kaplıydı. Durduğumuzda, Fidel sırtüstü uzanmış haldeki yaprak yığınının üzerindeydi, ben ise onun tam göğsüne kapaklanmıştım. Saçlarıma ve yüzüme kuru yapraklar yapışmıştı. Şokla gözlerimi açtığımda, Fidel’in safir mavisi gözlerinin tam dibindeydim.
Birkaç saniye ikimizden de ses çıkmadı. Tam panikle üzerindeki toparlanmaya çalışıyordum ki, Fidel derin bir kahkaha attı. O kadar içten ve neşeyle gülüyordu ki, göğsünün sarsıntısını birebir hissediyordum.
— Haklıymışsın, dedi Fidel, gülmekten konuşmakta zorlanarak. Elini kaldırıp saçıma takılan kocaman bir çınar yaprağını nazikçe çekti. — Saray piyonuyum falan ama en azından yuvarlanırken alt katta kalmayı becerebiliyorum. Sen tam bir felaketsin Freya.
Onun bu neşesi virüslü bir efsun gibi anında bana da bulaştı. İçimdeki o sabahtan kalma keder, Moris’in yarattığı o ağır hava bir anda dağılıverdi. Kendimi tutamayarak ben de gülmeye başladım. Onun göğsünün üzerinde, ormanın ortasında, durumumuzun absürtlüğüne deliler gibi gülüyorduk.
— Hepsi senin yüzünden! diye vurdum hafifçe omzuna, hâlâ gülerken. — Ansızın arkamdan belirmeseydin dengemi kaybetmeyecektim.
— Elbette, suç her zaman benim, dedi Fidel, gülüşü yavaşça yerini o sıcak, yumuşak bakışlara bırakırken. Bir eli hafifçe belime yerleşti, beni yavaşça doğrultup yanına oturttu. Kendisi de yaprakları silkeleyerek oturdu. — Ama itiraf et, benimle yuvarlanmak tek başına yürümekten çok daha eğlenceli.
Aramızdaki o resmiyet duvarları bu çamurlu çukurda tamamen unufak olmuştu. Onun yanında kendimi güvende, her şeyden uzak ve tuhaf bir şekilde huzurlu hissediyordum. Kütüphanedeki o gizemli anların ardından, bu orman yolculuğu bağlarımızı hiç ummadığım kadar derine çekiyordu.
Fidel, üzerindeki kuru yaprakları silkeleyerek doğruldu ve gitgide ısınan orman zeminine bakıp muzipçe gülümsedi. O safir mavisi gözlerini doğrudan gözlerime dikti:
— Ee güzellik, dedi sesindeki o kadife tonla. — Düştüğümüz bu çukurdan memnun musun, yoksa şu meşhur Ateş Semenderi'ni aramaya devam edecek miyiz?
— Sen... Sen nereden biliyorsun semenderi aradığımı? diye sordum şaşkınlıkla.
— Bamberg'in güneyindeki bu çatlaklara şifalı ot toplamak için gelinmez Freya, dedi ayağa kalkıp bana elini uzatırken. — Burası lav kalıntılarının toprağı ısıttığı yerdir. Sadece o kor yaratıklar yaşar burada. Kilisenin tozlu kayıtlarında az uğraşmadım bu efsanelerle.
Onun uzattığı eli tuttum. Beni tek bir hamlede, adeta tüy gibi hafiftirerek ayağa kaldırdı. Elimi bırakması gerekirken, parmakları kadife eldivenimin üzerinden kayıp bileğimi buldu. Başparmağıyla nabzımın attığı yeri hafifçe okşadı. Aramızda yine o flörtöz, havayı elektriklendiren sessizliklerden biri oluştu.
— Madem buradasın, o zaman bana yardım et bari, dedim bakışlarımı kaçırmaya çalışarak.
Birlikte yürümeye başladık. Yol boyunca Fidel, asil saray hayatının o sıkıcı kurallarından, piskoposun yanındaki o kibirli din adamlarının komik alışkanlıklarından bahsederek beni deliler gibi güldürdü. Ben de ona takıldım, kütüphaneden kitap çalarken ne kadar sakar olduğundan bahsettim. Arada bir dik yamaçlardan geçerken elimi tutuyor, dengemi korumam için beni kendine doğru çekiyordu. Her yakınlaşmamızda kalbimin ritmi su elementini bile altüst edecek kadar hızlanıyordu.
Saatlerce o sıcak çatlakların, dumanı tüten kayaların arasında semenderleri aradık. Ancak ne bir iz ne de o kor kırmızı parıltılardan bir eser bulabildik. Semenderler bugün adeta bizden saklanmıştı. Güneş yavaş yavaş tepelerin arkasına doğru bükülürken, ormanın o nemli havası yeniden üzerimize çöktü.
— Bugün şansımız yaver gitmedi, dedi Fidel, yüzüme dökülen bir saç telini parmaklarının ucuyla narince geriye iterken. — Ama bence bu harika bir şey.
— Nesi harika? Bulamadım işte, dedim hayal kırıklığıyla.
— Bulamadın, çünkü buraya bir kez daha gelmek zorundasın. Ve tahmin et bakalım yanında rehber olarak kim olacak? dedi, göz kırparak.
Dönüş yolunda, kasabanın o puslu silueti uzaktan belirdiğinde içimi ani bir durgunluk, amansız bir iç hesaplaşma kapladı. Fidel’in yanındaki o her saniyede ne kadar hafiflediğimi, ne kadar kendim olabildiğimi fark etmiştim. Sabah Moris’in bahçede bana "benimle kaç" dediği anki o kederli, zoraki hislerimi düşündüm bir de.
O an zihnimde şimşek gibi çaktı bir gerçek.
Ben Moris’e aşık değildim. Onun o derin, simsiyah gözlerine bakarken içimde hissettiğim şey sevgi değil, sadece klanın bana yüklediği o tanıdıklık ve güven arayışıydı. Moris'e karşı içimde en ufak bir aşk kırıntısı bile taşımıyordum, bunu şimdi çok net görebiliyordum.
Peki ya yanımda yürüyen, o safir mavisi gözleriyle bana her baktığında içimi darmadağın eden bu adama ne hissediyordum? Fidel’e aşık mıydım? Hayır, hayır... Bunu kendime bile itiraf edemezdim, bu çok tehlikeliydi. O kiliseyle bağı olan gizemli bir adamdı, bense kaderi mühürlü bir cadı. Ama Moris’e aşık olmadığım gerçeği, ruhumdaki o en büyük yalanı söküp atmıştı işte.
Kasaba sınırına geldiğimizde Fidel durdu, bana dönüp derin bir saygıyla eğildi.
— Görüşmek üzere, güzellik. Semenderler kaçmıyor, yine geleceğiz, dedi ve o gizemli tebessümüyle gölgelerin arasında kayboldu.
Ben de göğsümdeki günlüğün ağırlığı ve kalbimdeki bu yeni farkındalıkla, dumanlı mavi elbisemin eteklerini toplayıp kulübeye doğru yürüdüm.
🐛🐛🐛
Fidel, Freya’nın dumanlı mavi elbisesinin eteklerini toplayarak kulübeye doğru gidişini orman sınırındaki bir meşe ağacının gölgesinden sessizce izledi. Kız gözden kaybolup kulübenin kapısı kapandığında bile, safir mavisi gözlerindeki o yumuşak, korumacı ifade yerini koruyordu. Derin bir nefes alarak kasabaya dönen tenha patikaya doğru yürümeye başladı. Yüzünde hâlâ o çamurlu çukurda birlikte attıkları kahkahaların sıcaklığı vardı ama adımları ilerledikçe zihni geçmişin o karanlık koridorlarına doğru amansız bir yolculuğa çıktı.
Fidel bu plana kendi isteğiyle dahil olmamıştı. George ve Moris, aylar önce onu loş bir odada karşılarına alıp Bamberg ormanının haritasını önünüze serdiklerinde, ona sadece "elde edilmesi gereken kadim bir güçten" bahsetmişlerdi. Sonra bir gün, pazar yerinin yukarısındaki bir penceremden aşağıyı işaret edip o "gücü" ona uzaktan göstermişlerdi.
"Bak," demişti Piskopos George’un buz gibi sesi. "Althea’nın kızı o. Varis o."
Fidel, pencereden aşağıya, kalabalığın arasında telaşla yürüyen Freya’ya baktığı o ilk saniyeyi hayatı boyunca unutamayacağını biliyordu. Planın soğuk, stratejik bir piyonu olması gereken o kız, Fidel’in piskoposluk duvarları arasında uyuşmuş kalbini tek bir bakışta titretmişti. Uzaktan bile seçilebilen o duru, pürüzsüz teni, omuzlarına bir gece vakti gibi dökülen koyu renk saçları ve her şeye meydan okur gibi bakan o hüzünlü gözleri... Freya o kadar güzel, o kadar saf ve bu kirli dünyadan o kadar uzaktı ki, Fidel o pencerem kenarında soluğunun kesildiğini hissetmişti. İçinden yükselen o sarsıcı hayranlıkla sarsılırken, George’un planını dinlerken kendi kendine fısıldamıştı:
"Ben bu plana nasıl uyacağım Tanrım? Bu kadar masum, bu kadar büyüleyici bir kızı o odun yığınlarına, o karanlık zindanlara kendi ellerimle nasıl iteceğim?"
Kütüphanedeki o burun buruna gelişleri, kıza hissettirmeden bıraktığı o parşömen gül... Hepsi Fidel’in planı sabote etme, kızı bu canavarların elinden gizlice koruma çabasıydı. Bugün o çamurlu çukurda onunla birlikte gülerken, Freya’nın kalbinin ritmini göğsünde hissederken bir kez daha emin olmuştu: Moris’in o sahte, hesapçı yakınlığına karşılık, kendisinin bu kıza karşı hissettiği her şey tehlikeli kadar gerçekti.
Patikanın sonuna gelip piskoposluk sarayının o devasa, soğuk taş kuleleri göründüğünde Fidel’in zihni daha da geriye, bu kirli ittifakın asıl sebebine, kendi ailesine gitti.
Fidel sıradan bir yetim ya da kilisenin yetiştirdiği alelade bir asker değildi. Soylu ve asil bir aileden geliyordu; ancak babasının kumar, lüks ve yanlış yatırımlarla geçen yılları, klanın ve ailenin sonunu getirmişti. Birdenbire kiliseye, Piskopos George’un hazinesine amansız bir borçla bağlanmışlardı. Kilise, ailenin tüm mal varlığına el koyup onları toplumun gözü önünde rezil etmekle tehdit ettiğinde, masadaki tek bir kurtuluş anlaşması kalmıştı: Oğullarını, yani Fidel’i kilisenin mutlak hizmetine vermek.
Henüz çok genç bir çocukken, ailesinin borçları karşılığında bir esir gibi kiliseye teslim edilişini hatırladı. Piskoposluğun o soğuk, taş duvarları arasında, merhametten uzak din adamlarının elinde büyümüştü. George onu kendi emelleri için bizzat eğitmiş, zekasını ve gücünü kilisenin kirli işlerini temizlemek için kullanmıştı. Fidel, ailesinin özgürlüğü ve hayatta kalması için yıllarca bu karanlığa katlanmıştı. Şimdi ise George, o eski borç senetlerini ve ailesinin geleceğini masaya sürerek ondan Freya’yı, o penceremden gördüğü andan beri ruhunu teslim ettiği o güzel kızı satmasını istiyordu.
Fidel sarayın gölgeli kapısından içeri girerken yumruklarını sıktı. Safir mavisi gözlerinde bu kez piskoposa karşı öldürücü bir nefret parıldıyordu. Ailesine olan borcu onu bu kiliseye bağlamış olabilirdi ama kalbi artık o çamurlu orman çukurunda, dumanlı mavi elbisesinin içinde parıldayan o cadıya aitti. George ve Moris ne plan yaparsa yapsın, Fidel bu kez kilisenin kurallarına göre oynamayacaktı.