İçeriğe geç

IGNIS

Bölüm 9 · 19 dk okuma

IGNIS

Bölüm 9

9. Bölüm-HEDİYE VE CEZA

Yeni bir günün solgun ışıkları odamın penceresinden içeri sızarken, gözlerimi açar açmaz aklım direkt yatağımın altındaki o gizli bölmeye, annemin günlüğüne gitmişti. İçimde tuhaf, tarif edemediğim bir dürtü vardı; her nedense bugün orada okumam gereken çok önemli bir şeyler olduğunu hissediyordum.

​Aslında günlüğü yavaş yavaş, sindire sindire okuyordum; çünkü artık orada yazanlar ruhuma çok ağır geliyordu. Bir yanda bedenimde taşımaya başladığım, canımı yakan o su mühür büyüsü, diğer yanda öz babamın klanın can düşmanı bir avcı olduğu gerçeği... Tüm bunlar zihnimi o kadar çok hırpalamıştı ki, günlüğün bir sonraki sayfasını açmaya, oraya şöyle bir göz atmaya bile günlerdir cesaret edemiyordum. Ancak bugün, içimdeki o kederli dalgalanmanın ardından devamını okumak için kendimi hazır hissettim. En azından bir bölüm daha okuyabilir, annem Althea'nın acısına ortak olabilirdim.

​Yataktan sessizce kalktım, tahtayı yerinden oynatıp sararmış sayfaları elime aldım. Yatağın içine geri sokulup derin bir nefesle bir sonraki sayfayı araladım. Karşıma çıkan satırlar, annemin o zarif ama titrek el yazısıyla, doğrudan ruhunun en karanlık korkularını fısıldıyordu:

​"14 Haziran...

​Vlad gittikçe beni daha çok korkutuyor. Benim bir cadı olduğumu, damarlarımda bu kadim klanın kanını taşıdığımı bilmeden, cadılara karşı o kadar büyük bir kibir ve iğrenme besliyor ki... Yanımdayken hiç çekinmeden halkıma öylesine ağır hakaretler ediyor, onlardan öyle bir tiksinerek bahsediyor ki her seferinde duru tenimin buz kestiğini hissediyorum. Gözlerinin içine bakarak 'Bir gün bu topraklardaki tüm cadıları tek bir nefes kalmayana kadar yakacağım,' deyişini duymak içimi eritiyor.

​İşte bu yüzden, Vlad'ın bu acımasız tavırları beni ölümüne korkutuyor artık. Ona hamile olduğumu, karnımda ikimizin kanından bir can taşıdığımı asla söyleyemiyorum. Çünkü çok iyi biliyorum; eğer ona bu bebeği söylersem, kilisenin o bağnaz kuralları yüzünden bunun büyük bir zina olduğunu, bu çocuğun kesinlikle katledilmesi gerektiğini haykıracak. Hatta gözünü bile kırpmadan beni bile cadı ilan edip o odun yığınlarının üzerinde yakabilir.

​Onun o büyük aşkına artık eskisi kadar güvenemiyorum. Evet, safir mavisi gözlerine her baktığımda orada hâlâ kendimi görüyorum, o bana yaklaştığında kalbimin deliler gibi atmasına engel olamıyorum ama her neyse... Bir şekilde biliyorum işte. Bu adamın, ruhumu teslim ettiğim bu avcının benim sonum olacağını hissediyorum."

​Okuduğum satırların ağırlığıyla günlüğü göğsüme bastırdım. Annemin kederi, yıllar öncesinden gelip tam kalbimin üzerine oturmuştu. Vlad’ın o acımasız nefreti, annemin hamileliğini saklamak zorunda kalışı...

​Gözlerimden süzülen bir damla yaş günlüğün sararmış sayfasına düşerken, annemin bahsettiği o "safir mavisi gözler" detayıyla irkildim. Fidel'in o derin, içimi eriten safir gözleri zihnimde canlandı birden. Tarih, annemin geçmişi üzerinden bana sinsi bir oyun mu oynuyordu, yoksa bu sadece kederimin bana bir oyunu muydu?

Annemin kederi odanın soğuk havasında asılı kalırken, ellerimin titremesine engel olamadım. Günlüğü kapatıp yatağın altına geri saklamam, bu ağır gerçeklerden kaçmam gerekiyordu. Ama yapamadım. Merakım ve içimdeki o kederli bağ, korkuma galip geldi. Kendime engel olamayarak, sanki bir sonraki sayfada beni kurtaracak bir ipucu varmış gibi parmaklarımla sararmış sayfasını yeniden çevirdim.

​Gözyaşlarım kurumadan, Althea'nın acıyla kıvranan ruhundan dökülen yeni satırları okumaya devam ettim:

​"28 Temmuz...

​Artık her gün Vlad’ın o gözlerinde kendi ölümümü seyrediyor gibi hissetmeye başladım. Onun bana her sarılışında, kemiklerimi kıran o güçlü kollarının bir gün beni odun yığınlarına bağlayan halatlara dönüşeceğini biliyorum. Ama kendimden geçtim artık. Geceleri uykusuz gözlerle karanlığı izlerken, yalnızca karnımdaki o henüz doğmamış bebeği değil, küçük kızım Vesta'yı da düşünüyorum son zamanlarda.

​Vesta henüz çok küçük ama damarlarındaki o saf cadı kanı şimdiden kendini belli ediyor. Son zamanlarda 'Ruhun Fısıltısı' ve o kadim 'Gölge Dokuması' büyülerinde gittikçe profesyonel olmaya başladı. Henüz küçücük parmaklarıyla gölgeleri büküşünü, rüzgarın fısıltısını bir melodi gibi dinleyişini izlerken hem gurur duyuyorum hem de korkudan kalbim duracak gibi oluyor. Çok güçlü, çok özel bir velet yetiştiriyorum. Fakat onun kılına bile zarar gelirse, bu klanın, hepimizin sonu olur.

​Vlad onun bu yeteneğini sadece çocukça bir hayal gücü sanıyor. Bilmiyor ki, bir avcının evinde, nefret ettiği o kadim büyü her gün burnunun ucunda filizleniyor. Tanrım, eğer bir gün piskoposun adamları ya da Vlad bu gerçeği öğrenirse, Vesta’yı benden alırlarsa bu dünyayı ateşe veririm. Mühürlerimizi saklamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, su elementinin o soğuk baskısı artık yetmiyor. İçimdeki his amansız bir feryat gibi yükseliyor: Bu ev bizim sığınağımız değil, bizim mezarımız olacak."

​Günlüğü tutan parmaklarım kaskatı kesildi. Vesta...

​Annemle birlikte, o acımasız kilise meydanında odun yığınlarının üzerinde yakılarak can veren ablamın adı buydu demek. Vesta. İsmini bile yeni öğrendiğim o küçük kız kardeşim, daha çocuk yaşta gölgeleri bükebilen, ruhların fısıltısını duyan kadim bir cadıydı. Ve öz babam olan o avcı, onun bu yeteneklerini sadece çocukça bir oyun sanmıştı.

​Göğsümdeki su mühür çizgileri, okuduğum her kelimeyle birlikte sanki birer buz parçasına dönüşüp kalbime batıyordu. Annemin bahsettiği o "Gölge Dokuması" ve "Ruhun Fısıltısı" büyüleri... Ben henüz su aşamasını yeni tamamlamışken, ablam Vesta o yaşta bu seviyeye geldiyse, onun ölümü klanımız için sadece bir can kaybı değil, geleceğimizin de küle dönmesi demekti.

​İçimi kaplayan bu amansız keder ve öfkeyle günlüğü sımsıkı kapattım. Artık odada duramıyordum. Bu gerçeklerin ağırlığı duvarları üzerime doğru yıkıyor gibiydi.

Aynaya bile bakmadan, üzerimdeki o hantal giysilerden kurtulup ormanda rahatça hareket edebileceğim esnek, koyu renk pantolonumu ve solgun gri tuniğimi üzerime geçirdim. Saçlarımı alelade bir tokayla arkada topladım. İçimdeki bu yangını, bu sarsıcı kederi ancak dün yarım bıraktığım o arayış dindirebilirdi: Ateş Semenderleri.

​Not bırakmaya bile tenezzül etmeden kendimi kulübenin dışına attım. Ormanın serin patikasına saptığımda adımlarım hızlandı ama zihnim benden bağımsız bir şekilde tamamen dün geceye, o çamurlu çukurdaki kahkahalarımıza kaymıştı. Nemli toprağın kokusunu içime çekerken, içimden gizleyemediğim o fısıltı yükseldi: Acaba bugün de gelir miydi?

​Sonra kendi kendime kızdım, dudaklarımı ısırdım. Saçmalama Freya, dedim içimden. Dün tamamen tesadüftü. Bugün bu saatte burada olacağımı nereden bilebilir ki? Sihirbaz değil ya bu adam... Yine de gözlerim gayriihtiyari ağaçların arkasını, çalıların arasını arıyordu. Kalbim, dün onun göğsüne kapaklandığım anki o ritimle tekinsizce vuruyordu göğsüme.

​Yamacın en dik, dumanı tüten kor çatlaklarına giden o dar patikaya saptığımda, önümdeki devasa meşe ağacının gölgesinden tanıdık bir ıslık sesi yükseldi.

​Başımı hızla kaldırdım. Fidel, bir elini ağacın gövdesine yaslamış, parmaklarının arasında küçük, vahşi bir orman gülü sallar vaziyette orada dikiliyordu. Safir mavisi gözleri sabahın bu puslu aydınlığında o kadar parlaktı ki, içimdeki tüm o karanlık dalga tek bir saniyede kırıldı.

​— Bir saat geciktin güzellik, dedi, dudaklarındaki o yumuşak, ezberimi bozan tebessümle. — Ağaç oldum burada.

​— Beni mi bekliyordun? diye sordum, şaşkınlığımı ve kalbimin deli gibi çırpınışını saklamaya çalışarak. — Bu saatte geleceğimi nereden biliyordun ki?

​Fidel parmaklarının arasındaki gülü cebine koydu ve adımlarını bana doğru attı. Aramızdaki mesafe kapandığında, ormanın o serin rüzgarı onun erkeksi, temiz kokusunu yüzüme üfledi. Tam önümde durdu, gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan hafifçe öne doğru eğildi:

​— Ruhun Fısıltısı derler buna, dedi, sesini fısıltıya düşürerek. (Annemin günlüğünde okuduğum o büyünün adını onun dudaklarından duymak içimi titretmişti). — Şaka bir yana, dün giderken gözlerinde yarım kalmış bir hırs vardı. Bu sabah o semenderler için erkenden yollara düşeceğini tahmin etmek zor olmadı.

​Birlikte yürümeye başladık. Ancak bugün aramızda dün yakaladığımız o neşeli havadan çok daha farklı, adını koyamadığım sarsıcı bir çekim vardı. Patika gitgide daralıyor, toprağın altından sızan o hafif sıcaklık havayı ısıtıyordu. Bir ara, yolun tamamen kayalık ve uçurumlu olduğu tehlikeli bir geçide geldik. Ayaklarımın altındaki taşlar gevşeyip aşağı yuvarlanırken duraksadım.

​Fidel arkasını döndü. Hiçbir şey söylemeden, aramızdaki o mesafeyi tamamen sıfırlayarak tam önümde durdu. Sağ elini yavaşça kaldırdı, parmaklarının tersiyle yanağımı, şakalarımdan süzülen o asi saç tutamını büyük bir narinlikle kulağımın arkasına itti. Dokunuşu tenimi alev alev yakmıştı. Sonra sol elini açtı, avucu yukarıya bakacak şekilde bana uzattı.

​— Sadece ellerime odaklan, Freya, dedi. Sesi o kadar derinden, o kadar şefkatle çıkmıştı ki, tüm dünyadaki avcılar, kiliseler ve klanlar bir anda yok oldu sanki. — Etrafındaki tehlikelere değil, sadece bana bak.

​Elini tuttum. Ama o sadece elimi tutmakla kalmadı; parmaklarını parmaklarımın arasından geçirerek ellerimizi sımsıkı kenetledi. Avucunun içindeki o sıcaklık, damarlarımdaki o dondurucu su büyüsünü eritip kalbime sıcak bir nehir gibi aktı. Biz el ele, o daracık ve tehlikeli uçurum kenarında yürürken, Fidel adımlarını benim hızıma göre ayarlıyor, her saniye bana biraz daha sokuluyordu.

​Bir ara durdu, kenetlenen ellerimizi hafifçe yukarı kaldırıp parmaklarımızın birbiriyle nasıl kusursuzca birleştiğine baktı. Safir gözlerini yeniden bana çevirdiğinde, o gözlerin içinde daha önce hiçbir adamın bakışında görmediğim, ruhu çırılçıplak bırakan bir teslimiyet vardı.

​— Biliyor musun, dedi sesi rüzgarda dalgalanarak. — Hayatım boyunca hep birilerinin çizdiği yollarda, hep bir mecburiyetin peşinde yürüdüm. Ama şu an, seninle bu tekinsiz ormanın ortasında, nereye gittiğimi bilmeden yürümek... Hayatımda özgürce aldığım tek nefesmiş gibi hissettiriyor.

​Sözleri göğsüme bir ok gibi saplandı. Gözlerimi ondan kaçıramadım. O an, ellerimiz o kadar sıkı kenetlenmişti ki, aramıza hiçbir yalanın, hiçbir düşmanlığın giremeyeceğine inanmak istedim. Onun bu ezber bozan, içimi unufak eden dürüstlüğü karşısında boğazım düğümlendi. Biz o dar patikada, ellerimiz birbirine mühürlenmiş gibi, sessizce ama ruhlarımızla konuşarak yürümeye devam ettik. İçimdeki o kederli bulutlar, onun avucunun sıcaklığında tamamen dağılıp gitmişti.

Toprağın altından sızan o hafif sıcaklık, patikanın sonunda yerini genzi yakan yoğun bir kükürt kokusuna ve kayaların çatlaklarından yükselen kor kırmızı bir kızıllığa bıraktı. Ateş Semenderlerinin bölgesine, ormanın kalbindeki o saklı krater vadisine ulaşmıştık. Çevremizdeki siyah kayaların arasındaki yarıklardan ince lav sızıntıları akıyor, havadaki nemi anında buharlaştırarak etrafımızı yoğun, sıcak bir duman tabakasıyla kaplıyordu.

​Yürüdüğümüz zemin o kadar sıcaktı ki, içimdeki su elementinin o dondurucu sızısı bu ısıyla birlikte deli gibi çalkalanmaya, damarlarımda kaynamaya başladı. Duraksadım. Sıcaklık başımı döndürmüştü ya da belki de başımı döndüren şey, vadinin bu vahşi alevinden ziyade Fidel’in hâlâ parmaklarımın arasında kenetli duran eliydi.

​Fidel adımlarımı kestiğimi fark edince durdu. Etrafımızı saran o yoğun, sıcak dumanın arkasında, safir mavisi gözleri adeta karanlıkta parlayan iki kıvılcım gibiydi. Aramızdaki o elektriksiz, gergin hava, bu kızıl vadinin aleviyle birleştiğinde anında bir barut fıçısına dönüştü.

​— Freya... dedi. Sesi bu kez o bildiğim sakin tonda değildi; derinden, pürüzlü ve soluk soluğa çıkan bir fısıltıydı.

​Gözleri, dudaklarıma kaydı. O an içimdeki o su mühür büyüsü amansız bir dalgaya dönüştü, kalbimin ritmi göğsümü döverken Fidel aramızdaki o son mesafeyi de tamamen yok etti. Kenetli ellerimizi bırakmadı; aksine, beni sertçe kendine doğru çekerek sırtımı arkamızdaki o sıcak, simsiyah kaya duvarına yasladı.

​Sırtımın kayaya değmesiyle Fidel’in gövdesini önümde bir zırh gibi hissetmem bir oldu. İki ateş arasında kalmıştım. Sol elini hızla kaldırıp saçlarımın arasına geçirdi, başımı hafifçe geriye doğru yatırırken parmakları saç tutamlarımı kavrayarak beni tamamen kendine mahkum etti. Gözlerindeki o her zamanki mesafeli, akıllı duruş tamamen yanıp kül olmuştu; geriye sadece aç, karanlık ve ilkel bir arzu kalmıştı.

​— Artık dayanamıyorum, diye fısıldadı dudakları dudaklarıma değerken. Nefesi tenimi kavuruyordu. — Öleceksem de senin kollarında öleyim.

​Ve o an, dudakları dudaklarıma kapandı.

​Bu ilk öpücük, sakin ya da masum bir tanışma değildi; vadideki tüm o lav çatlaklarının aynı anda patlaması gibi amansız, vahşi ve yakıcı bir talandı. Dudaklarımızın birleştiği o ilk saniyede, içimdeki su büyüsü ile onun bedeninden yayılan o amansız sıcaklık büyük bir gürültüyle çarpıştı. Fidel, dudaklarımı aç gözlü bir susuzlukla, nefesimi söküp almak istercesine sertçe öpmeye başladı. Dişleri alt dudağımı hafifçe sızlatacak bir baskıyla kavradığında, ağzımdan dökülen o kısık iniltiyi doğrudan kendi içine çekti.

​Onun bu vahşi hamlesiyle içimdeki tüm setler yıkıldı. Ellerimi onun omuzlarına, oradan da ensesindeki o yumuşak saçlara doladım; tırnaklarımı tenine geçirmek istercesine onu kendime daha da feryatla çektim. Fidel, benim bu karşılığımla birlikte tamamen kontrolünü kaybetti. Kalçalarımı sertçe kendi gövdesine, arkamızdaki kayaya sımsıkı bastırdı; aramızda en ufak bir havanın bile geçmesine izin vermiyordu. Bedeninin o sert, erkeksi hatlarını her bir hücremle hissederken, dillerimizin birbirine dolandığı o ıslak, derin öpücük vadideki dumanı bile unutturdu.

​Ağzımın içini kendi mülküymüş gibi talan ediyor, her nefeste beni biraz daha tüketiyordu. Sol eli saçlarımdan aşağı, boynumun o hassas kıvrımına indi; parmakları tenimi adeta eritiyordu. Nabzımın deliler gibi attığı o noktayı sıktığında, göğsümün onun göğsüne amansızca çarpışıyla inledim. Dudakları bir an bile ayrılmadan, öpüşünün sertliğini daha da artırarak beni adeta yuttu. Dudaklarımızdan sızan o ıslaklık, tenimizin sıcaklığıyla buharlaşıyor gibiydi; havada sadece ikimizin birbirini yakan solukları ve dudaklarımızın çıkardığı o boğuk, şehvetli sesler yankılanıyordu.

​Beni öyle bir tutkuyla, öyle bir açlıkla öpüyordu ki, kitapların sayfalarını yakacak o libidonun, o saf şehvetin sınırlarında tamamen kaybolmuştum. Su ve ateş birbirini yok etmek için değil, birbirinin içinde eriyip gitmek için sevişiyordu sanki. Fidel dudaklarımı son bir kez sertçe emip yavaşça boynuma doğru kaydığında, çenemi arkadaki kayaya yaslayıp gözlerimi kapattım. Soluk soluğaydık; boynuma bıraktığı o sıcak, ıslak öpücükler tenimde derin izler bırakırken, kalplerimizin ritmi tüm ormanı sarsacak kadar şiddetliydi.

Fidel’in ıslak, kavurucu dudakları boynumun en hassas çukurunda derin izler bırakarak aşağı doğru inerken, zihnimin derinliklerindeki o sis perdesi aralandı. Göğsümdeki su mühür çizgileri, bu amansız sıcağa karşı bir savunma mekanizması gibi ansızın buz keserek tenimi dondurdu. O dondurucu sızı, damarlarımda kaynayan o şehvetli afyonu bıçak gibi kesti.

​Nefes nefese, ellerimi Fidel’in o sert göğsüne bastırıp onu hafifçe geriye doğru ittim. Başımı arkamdaki sıcak kayaya yaslayarak gözlerimi açtığımda, karşımdaki adamın safir mavisi gözlerinin amansız bir sisle perdelendiğini, tamamen arzunun esiri olduğunu gördüm.

​O an, klan yaşlılarının çocukken fısıldadığı o tekinsiz efsane zihnimde yankılandı. Burası sadece Ateş Semenderlerinin yuvası değildi; burası Kor Krater Vadisi'ydi. Toprağın altından sızan o kükürtlü dumanlar ve havaya karışan kor zerreleri, buraya giren her karşı cinsi acımasız bir efsunla zehirler, içlerindeki en ilkel, en vahşi arzuyu körükleyerek akıllarını başlarından alırdı. Vadi, bizi kendi aleviyle beslemiş, birbirimize karşı olan o gizli çekimi bir saniyede patlatmıştı.

​— Fidel... Dur, dedim, sesim hâlâ şehvetin ve soluk soluğa kalmanın etkisiyle titrerken. — Bu biz değiliz. Yani... evet biziz ama vadi... Vadinin efsunu bu. Kanımızı kaynatıyor.

​Fidel, sözlerimin ağırlığıyla derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp alnını alnıma dayadı; kalbinin göğsümü döven o sert ritmini hissedebiliyordum. O da durumun farkına vararak iradesini topladı ve yavaşça geri çekildi. Dudakları hâlâ öpüşümüzün ıslaklığıyla parlıyordu.

​Tam o sırada, arkamızdaki kaya çatlağının derinliklerinden gelen ince, çıtırtılı bir ses aramızdaki o büyüleyici havayı tamamen dağıttı.

​Hızla sesin geldiği yöne döndüm. Yoğun dumanın arasından, lav sızıntısının tam kenarında parıldayan, kor kırmızı pullarla kaplı küçük bir yaratık süzüldü. Gözleri iki küçük kömür parçasını andırıyordu ve sırtından hafif alevler yükseliyordu. Bu bir Ateş Semenderi'ydi.

​İçimdeki cadı dürtüsü anında uyandı. Artık ne vadinin büyüsü kalmıştı zihnimde ne de az önceki o tehlikeli yakınlaşma. Belimdeki kemere uzanıp klanın kadim rünleriyle bezenmiş, gümüş kabzalı hançerimi sertçe kınımdan çıkardım. Hançerin çeliği, vadinin kızıl ışığını yansıtarak parıldadı. Su aşamasını tamamlamış bir cadı olarak, bu semenderin kalbindeki o kor özü hançerimin ucuna mühürlemeli ve ateş aşamasına geçmeliydim.

​Fidel, elimdeki hançeri görünce hızla pozisyon aldı. Az önceki o arzulu adam gitmiş, yerine piskoposluk kütüphanelerinde büyümüş o dikkatli, korumacı dövüşçü gelmişti.

​— Sağ taraftan dolanıyorum, diye fısıldadı Fidel, safir gözleri semenderin üzerindeyken. — Onu köşeye sıkıştıracağım Freya. Sen hamleni tam kalbine yapacaksın. Hazır mısın?

​Hançerimi parmaklarımın arasında sıkıca kavrayıp çenemi dikleştirdim.

​— Hazırım, dedim.

​Biz o kor kırmızı vadide, az önce birbirimizin dudaklarında kaybolduğumuzu unutup ortak bir ava doğru adımlarken, vadi arkamızda dumanlarını tüttürmeye devam ediyordu.

Fidel, semenderi kayalıkların arasında ustaca bir hamleyle köşeye sıkıştırdığında, zaman kaybetmeden öne atıldım. Rünlü hançerimi yaratığın tam göğsüne, o kor gibi parıldayan kalbine sapladım. Semender acı bir çıtırtıyla küle dönüşürken, kalbindeki o yoğun, parlak ateş özü hançerimin çeliğine sızdı ve gümüş kabzada kıvılcımlar saçarak hapsoldu. Avımız başarılı olmuştu; ateş aşamasının anahtarı artık avcumun içindeydi.

​Hançeri dikkatlice kınına yerleştirip vadinin o genzi yakan, insanı delirten kükürtlü dumanlarından uzaklaşmak için hızlı adımlarla çıkış yoluna doğru yürümeye başladık. Kor çatlaklar gerimizde kaldıkça, havadaki o ağır afyon kokusu da yerini ormanın serin, temiz esintisine bırakıyordu.

​Tam patikanın yeşilliklerle birleştiği o tenha noktaya geldiğimizde, Fidel birden adımlarını yavaşlattı. Önüme geçip hafifçe arkasına döndü ve o ezber bozan safir mavisi gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Bakışlarında az önceki o vahşi arzudan ziyade, çok daha kalıcı ve sarsıcı bir dürüstlük vardı.

​— Freya, dedi, sesi rüzgarın uğultusuna karışan pürüzlü bir fısıltıya dönüşerek. — Az önce orada, vadinin efsunu hakkında söylediklerinde haklıydın. Kanımızı kaynattığı doğru... Ama bilmeni istediğim bir şey var.

​Duraksadım, gözlerimi kırpmadan ona baktım.

​— Eğer o vadinin etkisinde olmasaydım bile... Seni yine de deli gibi öperdim, güzellik. Hem de hiç durmadan.

​Dudaklarından dökülen bu pervasız, amansız itirafla birlikte yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Ormanın serinliğine rağmen içime sığmayan bir sıcaklık yüzüme vurmuştu; bakışlarımı kaçırıp yerdeki nemli yapraklara baktım, utancımı gizlemek için hafifçe öksürdüm. Ancak içimdeki o şüpheci cadı, bu romantik anın büyüleyici kokusuna tamamen teslim olamayacak kadar tetikteydi.

​Yavaşça başımı kaldırdım, gözlerimi kısarak Fidel’e doğru bir adım attım ve alttan alta onu yoklayacak o can alıcı soruyu yönelttim:

​— Bu yaptıklarımızı... hiç garipsemiyor musun Fidel? Yani, normal bir kasaba kızının neden bir ateş semenderinin kalbine ihtiyacı olsun ki? Eğer o kız... bir cadı değilse?

​Fidel’in yüzündeki ifadeyi en ince ayrıntısına kadar okumaya çalışıyordum.

​— Elinde rünlü bir hançerle tekinsiz vadilerde canavar avlamamı, damarlarımdaki o tuhaf değişimleri çok normal karşılıyorsun. Benim aslında kim olduğumu biliyor musun yoksa? En başından beri cadı olduğumu biliyor muydun?

​Fidel, sorduğum bu tehlikeli ve keskin soru karşısında en ufak bir irkilme ya da panik belirtisi göstermedi. Aksine, o alaycı ve flörtöz tebessümü dudaklarının kenarına bir kez daha yerleşti. Adımlarını bana doğru atıp aramızdaki mesafeyi yeniden eritirken, safir gözlerindeki o muzip parıltı derinleşti:

​— Bir cadı mı? dedi, sesindeki o hafif dalgacı tonla. — Bilmem... Eğer öyleysen bile, kesinlikle hayatımda gördüm en sakar, en felaket cadısın güzellik. Pazar yerinde sepetleri deviren, ormanda çamurlu çukurlara yuvarlanan bir cadı piskoposun adamlarından önce kendi kendini imha eder zaten.

​Bana iyice sokulup hafifçe kulağıma doğru eğildi, nefesi saçlarımı uçuşturdu:

​— Hem, büyücü ya da cadı olman benim için neyi değiştirir ki? Ben sadece karşımda duran bu inatçı, gözü pek kıza bakıyorum. Ve o kızın içindeki o ateş, inan bana semenderlerin kalbinden çok daha büyüleyici.

​Onun bu flörtöz ve zeki cevabı karşısında yenilgiyi kabul etmeyerek çenemi dikleştirdim, elimi belimdeki hançerin kabzasına koyup hafifçe gülümsedim:

​— Demek pazar yerindeki sakarlığım... Unutma Bay Bilmiş, az önce o vadide sırtımı kayaya yasladığında hiç de öyle 'sakar bir kız' öpüyormuş gibi durmuyordun. Nefesin kesilmişti. Eğer gerçekten bir cadıysam ve seni o büyülü öpücükle sonsuza kadar büyülediysem ne olacak?

​Fidel, bu cevabımla birlikte hafif, erkeksi bir kahkaha attı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, teslim olur gibi ellerini iki yana açtı:

​— Eğer beni büyülediysen, o zaman bu dünyadaki en mutlu mahkum ben olurum, güzellik, dedi göz kırparak.

​İçimdeki o ağır sırlar ve kilisenin gölgesi hâlâ bir yerlerde bizi bekliyordu ama Fidel’in bu alaycı, bir o kadar da içimi ısıtan duruşu, o günlüğün tüm karanlık sayfalarını zihnimden bir süreliğine de olsa silip süpürmüştü.

🐛🐛🐛

Freya ve Fidel, ormanın serin patikalarında birbirlerinin adımlarını büyülenmiş gibi takip ederken, Bamberg’in kuzey sınırındaki o kasvetli ve yaşlı çınarların arasında bambaşka bir fırtına kopuyordu.

​Milan, iki gündür en yakın arkadaşı Freya’dan hiçbir haber alamamıştı. Kulübeye gitmiş ama Nora’nın "Şifalı ot toplamaya çıktı," şeklindeki o geçiştirici cümlelerinden başka bir şey bulamamıştı. İçindeki o huzursuz cadı dürtüsü, Freya’nın tek başına, klan yaşlılarının haberi olmadan Ateş Semenderi avına kalkışmış olabileceğini fısıldayıp duruyordu. "O dik kafalı kız kendini tehlikeye atıyor," diye düşündü Milan, öfke ve korkuyla karışık bir telaşla. Üzerindeki avcı yeşili, deri detaylı pelerinini rüzgarda savurarak kor vadinin sınırlarına doğru hızla yol almaya başladı.

​Ancak kaderin Milan için hazırladığı oyun, Freya’nınkinden çok daha dişli ve tehlikeliydi.

​Milan, semenderlerin yaşadığı o sıcak kayalıklara giden kör patikaya saptığı an, havadaki kükürt kokusunu bastıran tuhaf, çiğ bir et kokusu aldı. Adımları kaskatı kesildi. Tam o sırada, ağaçların tepesindeki gölgelerin arasından süzülen devasa bir pençe, genç kızın omuz sırasını kıl payı sıyırdı.

​Bu, Bamberg ormanının o efsanevi, avcıları bile uykusuz bırakan kör canavarlarından biriydi; Gölge Pençesi. Gözleri kör olan ama ses ve kokuya duyarlı olan bu yaratık, açlıkla hırlayarak Milan’ın üzerine doğru atıldı. Milan elini hızla kaldırıp doğanın o yıkıcı rüzgar efsununu parmaklarının arasında topladı ama canavar o kadar hızlıydı ki, kıza hamle şansı tanımadan onu sertçe yere savurdu.

​Milan, sırtını kalın bir ağaç gövdesine çarparak yere düştüğünde acıyla inledi. Canavar, keskin pençelerini kızın göğsüne indirmek için havaya kalktığı an, ormanın karanlığından fırlayan gümüş kaplama metal bir ok, yaratığın o devasa bileğine saplandı. Yaratık acı dolu bir feryatla geriledi.

​— Arkana bakmadan yürümeyi ne zaman öğreneceksin, küçük cadı?

​Milan, işittiği bu alaycı ve buz gibi sesle irkilerek başını kaldırdı. Ağaçların arasından, elindeki devasa avcı yayını omzuna asan, Piskopos George’un sağ kolu ve klanın en amansız düşmanı Diamond adımlıyordu. Zırhının üzerindeki karga sembolü, ağaçların arasından sızan cılız ışıkta parıldıyordu.

​— Senin burada ne işin var, katil? diye tısladı Milan, acıyla yerden toparlanmaya çalışırken.

​— Hayatını kurtarmakla meşguldüm, dedi Diamond, safir mavisinden daha koyu, kurşuni gözlerini yaratığa dikerek. Kılıcını kınından çektiğinde çıkan o çelik sesi ormanda çınladı. — Ama gördüğüm kadarıyla minnettar olmak senin doğanda yok. Şikayet etmeyi bırak da ayağa kalk. Bu yaratık tek bir okla ölecek kadar uysal değil.

​Gölge Pençesi, yaralı bileğinin öfkesiyle bu kez iki avına birden döndü. Diamond ne kadar usta bir avcı, Milan ne kadar güçlü bir cadı olursa olsun, bu canavar ikisini de çiğ çiğ yutabilecek bir vahşete sahipti.

​Yaratık, Diamond’ın üzerine doğru deli gibi atıldığında, Diamond kılıcıyla pençeleri savuşturdu ama canavarın devasa kuyruğu adamı patikanın kenarındaki kayalara doğru uçurdu. Diamond’ın sırtı kayaya çarpıp yere düştüğünde, kılıcı elinden fırladı. Canavar, onun savunmasız kaldığını fark ederek doğrudan Diamond’ın üzerine hamle yaptı.

​Milan, o saniyede içindeki klan düşmanlığını düşünmedi. Diamond’ın ölümü, buradaki tek savunma hattının çökmesi demekti. Ellerini hızla toprağa bastırdı, gözleri bir anlığına cadı yeşiline dönerken avazı çıktığı kadar bağırdı. Toprağın altındaki devasa ağaç kökleri, Milan’ın iradesiyle canlanarak yukarı fırladı ve canavarın arka bacaklarını sımsıkı sararak onu havada asılı bıraktı.

​— Diamond! Kılıcını al! diye haykırdı Milan, kökleri tutmakta zorlanarak; şakaklarından ter damlaları süzülüyordu.

​Diamond, saniyeler içinde durumu kavradı. Yerden hızla doğrulup kılıcını kaptı ve canavar köklerin arasında çırpınırken, tek bir çevik hamleyle canavarın göğsündeki o zayıf, beyaz noktaya kılıcını sapladı. Yaratık, son bir acı feryatla yere yığıldı ve tamamen hareketsiz kaldı.

​Her şey bittiğinde, ormana ölümcül bir sessizlik çöktü.

​Diamond, kılıcını yaratığın gövdesinden çekip temizlerken nefes nefeseydi. Milan ise gücünü son sınırına kadar kullandığı için halsizce ağaca yaslanmış, göğsü hızla inip kalkıyordu. Diamond, kılıcını kınına soktuktan sonra ağır adımlarla Milan’a doğru yürüdü. Yüzündeki o kibirli, acımasız avcı maskesi bir anlığına düşmüştü. İlk kez, karşısındaki kıza bir "canavar" gibi değil, hayatını borçlu olduğu bir kadın gibi bakıyordu.

​Milan’ın tam önünde durdu. Eğilip kızın yere düşen yeşil pelerinini aldı ve hiçbir zorbalık yapmadan, büyük bir dikkatle kızın omuzlarına bıraktı. Parmakları Milan’ın tenine çok kısa bir an değdiğinde, ikisi de aralarındaki o düşmanlık duvarının ardındaki tekinsiz sıcaklığı hissetti.

​— Beni orada bırakabilirdin, küçük cadı, dedi Diamond, sesi bu kez alaydan uzak, şaşırtıcı derecede dürüst ve pürüzlüydü. — Piskoposun sağ koluyum. Sizin türünüzü avlayan adamım ben. Neden yaptın?

​Milan, onun kurşuni gözlerinin içine dik dik bakarak doğruldu. Yüzündeki o dik başlı, asil ifadeyi korumaya çalışıyordu:

​— Çünkü ben senin gibi bir katil değilim, Diamond, dedi sesi titrese de kararlılıkla. — Ve klanım bana, arkasını kollayan birini ölüme terk etmemeyi öğretti. Ödeşmiş olduk.

​Diamond’ın dudaklarının kenarında, ilk kez alay içermeyen, takdir dolu gizli bir tebessüm belirdi. Onun bu dövüşteki gücünü, zekasını ve canını ortaya koyuşunu görmek, içindeki o cadı nefretini derinden sarsmıştı.

​— Ödeştik, dedi Diamond, bir adım geri çekilerek. — Ama Bamberg ormanı bugünlerde sandığından daha tehlikeli. Arkadaşını arıyorsan, o çoktan kasaba yolunu tuttu. Bu yüzden... sen de ait olduğun o gizli sığınaklara dön, küçük cadı. Piskoposun adamları buralardayken seni bir daha kurtarmak zorunda kalmak istemiyorum.

​Milan, onun bu üstü kapalı uyarısının ve korumacı tavrının şaşkınlığıyla kalakalırken, Diamond pelerinini düzeltti ve ormanın derin gölgelerine doğru yürüyerek gözden kayboldu. Milan, onun arkasından bakarken kalbinin nefret dışında bir ritimle, tuhaf bir heyecanla çarptığını fark etti. Birbirlerini öldürmek için eğitilmişlerdi ama bu zorlu savaş, aralarındaki o amansız bağın ilk kıvılcımını çoktan ateşlemişti

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

10. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.