İçeriğe geç

IGNIS

Bölüm 7 · 12 dk okuma

IGNIS

Bölüm 7

7.Bölüm-Güçler

Bedenimdeki o dondurucu hafifliğe rağmen zihnim, az önce içinden geçtiğim o azgın nehrin tortularıyla doluydu. Masadan destek alarak doğruldum; bacaklarım beni taşımakta zorlanıyor, duru tenimden süzülen soğuk ter damlaları şifalı ot kokan ahşap zemine damlıyordu. Sandra’nın solgun gözlerine diktim gözlerimi. İçimdeki o parça pinçik olmuş sahnelerin hırsı, acımdan daha büyüktü.

​— Neden? diye fısıldadım, sesim her bir hücresiyle titriyordu. — Madem bu su aşaması Denis Amca’nın ve klanın hafızasını kanıma akıtacaktı... Neden geçmişteki her şeyi tam bir bütün olarak ayrıntılarıyla göremedim Sandra? Neden her şey kesik kesikti? Annemi gördüm... Ama gerisi yoktu, her şey bir sis bulutunun arkasında kayboldu!

​Sandra, kurumuş dudaklarını birbirine bastırdı. Masanın üzerindeki boş cam şişeyi alırken omuzları asırlık bir yükün altında ezilir gibi çöktü.

​— Çünkü sen kadim bir kütüphane değilsin Freya, sayfaları tek tek çevirip okuyamazsın, dedi Sandra, sesi kulübenin kasvetli havasında yankılanarak. — Damarlarına akan şey sadece bir element özü, bir büyü fısıltısı. O görüntüler, kanındaki insan bilinciyle Denis’in elementer gücü çarpıştığı an çakan şimşeklerdir. Tamamını görmek ruhunu delirtir, seni Bamberg ormanındaki o akıl hastası cadılara çevirir. Şimdilik bu kadarı bile senin o zayıf bedenine fazla.

​Bana doğru bir adım atıp titreyen elini omzuma koydu.

​— Şimdi Milan’ı da al ve eve git. Bedeninin o suyu tamamen sindirmesi, damarlarının genişlemesi gerekiyor. Dinlen Freya. Önümüzdeki ateş sınavı için bu duruluğa ihtiyacın olacak.

​Milan hemen koluma girdi, minyon cüssesiyle beni dengede tutmaya çalışırken kehribar gözlerinde hâlâ o endişeli pırıltı vardı. Sandra’nın kulübesinden çıkıp Bamberg’in o gri, nemli şafağına adım attığımızda fırtına tamamen dinmişti ama sokaklar diz boyu sise gömülmüştü.

​İşte o an, büyünün yan etkileri zihnimin iplerini tamamen kopardı.

​Attığım her adımda, toprağın üzerindeki su birikintileri bana buralara ait olmayan fısıltılar fırlatıyordu. Başımı salladım, koyu renk saçlarım yüzüme dağılırken sisin içinden bana doğru yürüyen gölgeler görmeye başladım. Yol kenarındaki eski bir taş evin duvarına baktığımda, taşların arasından kan sızdığını gördüm. Çığlık atmamak için dişlerimi sıktım, gözlerimi kapattım ama kapattığım an zihnimde o karga sembolü devasa bir kanat çırpışıyla belirdi.

​— Freya? İyi misin? Sesin çıkmıyor, dedi Milan kolumu biraz daha sıkı kavrayarak.

​— İyiyim... Sadece biraz başım dönüyor, diye geçiştirdim. Ona sisin içinden fırlayan o gümüş zırhlı avcıların siluetlerini gördüğümü söyleyemezdim. Su, zihnimin duvarlarını yıkmıştı ve şimdi etrafımdaki dünya bir halüsinasyon seli gibi üzerime akıyordu. Tam o sırada, sisin en koyu olduğu dönemeçte, kalbimi yerinden oynatacak o asıl gölge şekil değiştirmeye başladı.

Sisin en yoğun olduğu o dönemeçte, gri dumanların arasından iki farklı siluet aynı anda şekillenmeye başladı.

​Sol tarafımda, ormanın bittiği patikanın gölgesinde Moris duruyordu. Üzerindeki kapkara pelerini rüzgarda dalgalanıyor, o dipsiz gözleriyle bana bakarak elini uzatıyordu. Sesi zihnimin içinde yankılandı: "Bana gel Freya, benim kollarımda güvendesin." Ama onun hemen sağ tarafında, kasaba evlerinin taş duvarına yaslanmış halde Fidel belirmişti. Safir mavisi gözlerinde o tanıdık, alaycı ama bir o kadar da içimi sızlatan korumacı ifade vardı. Elinde kütüphanede bana verdiği o parşömen gülü tutuyordu ve gülün yapraklarından nehre dökülen sular gibi gümüş damlalar süzülüyordu.

​İkisi de aynı anda bana doğru adımlıyor, ikisinin de gölgesi sisin içinde birbirine karışıyordu. Hangisi gerçekti, hangisi zihnimin bana oynadığı tehlikeli bir oyundu ayırt edemiyordum. Kalbim iki farklı ritimle güm güm atarken, göğsümdeki su mavisi mühür çizgileri sanki bu iki erkeğin yarattığı çekimle deli gibi zonklamaya başladı.

​— Freya! Dur artık, nereye bakıyorsun?!

​Milan’ın beni sertçe sarsan sesiyle irkilerek gözlerimi kırptım. Kafamı hızla iki yana sallayıp tekrar baktığımda ne Moris vardı ne de Fidel... Sadece Bamberg’in boş, dumanlı sokakları ve sokak lambasının altındaki boşluk duruyordu. Derin bir nefes aldım, duru tenim iyice kireç gibi olmuştu. Büyünün etkisiyle tamamen aklımı kaçırmak üzereydim.

​— Yok bir şey... Hadi acele edelim, dedim Milan’ın koluna daha sıkı tutunarak.

​Nihayet kulübenin kapısına varıp kendimizi içeri attık. Neyse ki Nora evde yoktu, muhafızların pazar yerindeki baskınından sonra muhtemelen klanın güvenliği için Sandra’nın yanına ya da diğer cadıların toplantısına gitmişti. Odama geçer geçmez kendimi yatağa bıraktım. Bedenim sırılsıklam ve yorgundu ama gözlerimi kapattığım an o halüsinasyonların geri gelmesinden korkuyordum. Bakışlarım komodinin üzerindeki o kağıttan güle kaydı.

​O sırada, zihnimdeki o kesik kesik hatıralar yeniden canlandı. Annemin o yeşil gözlü Vlad’ı...

​Şu an dinlenmem gerekiyordu ama yatağımın altındaki o günlük beni deli gibi çağırıyordu. Sandra ne derse desin, o günlüğün içinde klanın geleceğini ve benim bu iki adam arasında neden bu kadar darmadağın olduğumu açıklayan bir şeyler vardı. Yataktan doğruldum, parmaklarım gevşeyen ahşap döşemeye doğru uzandı.

Parmaklarımı gevşeyen ahşap döşemenin altına daldırıp o tozlu kumaş parçasını yeniden çektim. Günlüğü kucağıma aldığımda kalbimin atışları odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Komodinin üzerinde duran kağıttan gülün gölgesi, yıpranmış deri kapağın üzerindeki karga sembolünün üzerine düşmüştü. Derin bir nefes alarak sayfaları çevirdim ve ilk sayfadaki o hayal kırıklığının ardındaki satırlara, annemin klanın koruyucusu olduğu o eski yıllara ait ifadelere daldım:

​"Bugün damarlarımdaki su büyüsü nihayet mühürlendi. Koruyucu olarak klanı diğer tarafa, o güvenli topraklara geçirme sorumluluğu omuzlarımı eziyor ama suyun gücü bana rehberlik ediyor. Bu element öyle tuhaf ki... Bana sadece geleceğin akışını değil, zihnimin en kuytu köşelerindeki anıları da bir bir gösteriyor. Su canlandıkça, gözlerimi her kapattığımda Vlad’ın bana dokunuşunu hissediyorum. Oysa o bizden, benim soyumdan nefret ediyor. Aramızdaki bu tehlikeli, günahkar çekim klanın sonunu mu getirecek, bilmiyorum..."

​Gözlerimi kırpmadan satırların üzerinde gezdirdim parmaklarımı. Annem de benim geçtiğim yollardan geçmişti. O da suyun akıntısıyla boğuşmuş, o da zihnindeki o adamın hayaliyle sınanmıştı. Sayfayı titreyen ellerimle bir kez daha çevirdim. Mürekkebin bazı yerlerde dağıldığını, sanki kağıda gözyaşı damladığını fark ettim. Yazı daha aceleci ve düzensizleşmişti:

​"Korkuyorum. İçimde büyüyen bu sırrı klandaki hiç kimseye, hatta Nora'ya bile anlatamam. Bugün kesin olarak öğrendim... Vlad’dan hamileymişim. Onun cadı avcısı kanı ile benim kadim koruyucu kanım bu küçük bedende birleşti. Eğer piskopos ve kilise, içimde onun nefret ettiği o adamın, Vlad'ın çocuğunu taşıdığımı öğrenirse hem beni hem de bu masum bebeği diri diri yakarlar. Tanrım, bana yardım et..."

​Okuduğum son kelimelerle birlikte günlük ellerimin arasından yatağın üzerine düştü. Odamdaki hava bir kez daha buz kesmişti ama bu kez büyü yüzünden değil, damarlarımda akan o acı gerçek yüzündendi.

​Ben... Ben sıradan bir cadı ya da sadece Denis Amca'nın gücünü devralan bir varis değildim. Ben, cadılardan nefret eden, kiliseyle bağı olan o gizemli Vlad’ın ve klanın en büyük koruyucusu Althea’nın kızıydım. Avcı kanı ve büyücü kanı benim bedenimde mühürlenmişti.

Günlüğün sararmış sayfalarından sızan bu devasa sır, zihnimde az önce yaşadığım halüsinasyonlardan çok daha yıkıcı bir patlamaya sebep olmuştu. Oturduğum yatakta soluğum kesildi, duru tenim baştan aşağı buz kesti. Ellerim tir tir titrerken öfke, damarlarımdaki o taze su elementini adeta kaynama noktasına getirdi.

​Ben bir avcının kızıydım. Klanın can düşmanı olan, kilisenin dizinin dibindeki bir adamın kanını taşıyordum.

​— Nasıl yaparsınız bunu bana? diye fısıldadım, sesim öfkeden hırıldayarak.

​Hışımla yataktan fırladım. Günlüğü yatağın üzerine fırlatıp odanın kapısına doğru yürüdüm. İçimdeki bu amansız yanışla Nora’yı bulmak, yakasından yapışıp "Bana bunca yıl yalan söylediniz!" diye hesap sormak, kulübeyi o yalanların ağırlığıyla başlarına yıkmak istiyordum. Denis Amca’nın külleri göğsümde sızlarken, annemin hatırası zihnimde darmadağın olmuşken sessiz kalamazdım. Elim kapı kulbuna uzandı, ahşabı kıracak gibi sıktım.

​Ama tam kapıyı açacakken, kafamın içinde Sandra’nın o hırıltılı fısıltısı yankılandı: "Bazı kapılar ardındaki canavarlardan korunmak için kilitlenir..."

​Duraksadım. Alnımı sıcak ahşap kapıya yaslayıp derin derin nefesler aldım. Eğer şu an öfkeyle dışarı fırlayıp Nora’ya bu soruyu sorarsam, kulübede kopacak fırtına sadece bizi değil, tüm klanı ateşe atardı. Üstelik Nora’nın dün geceki o ağlamaklı, korku dolu gözleri geldi aklıma. Beni korumak için nefes bile almaktan korkuyorlardı. Eğer bu sırrı bildiğimi, Vlad’ın ismini öğrendiğimi anlarlarsa, beni korumak için günlüğü benden tamamen saklarlar ve gerçeğin geri kalanına ulaşmamı engellerlerdi.

​Moris’in o tekinsiz yakınlığı, Fidel’in piskoposun gölgesindeki gizemli varlığı... Belki de bu adamların benimle olan derdi sadece Denis’in gücü değildi, benim asıl kökenimdi.

​Yavaşça elimi kapı kulbundan çektim. Yumruklarımı sıkarak arkamı döndüm, yatağın üzerindeki günlüğü alıp tekrar o gevşeyen tahtanın altına, karanlığa gömdüm.

​— Şimdilik, dedim kendi kendime, gözlerimden süzülen tek damla yaşı silerek. — Şimdilik bu sır sadece bana ait.

​Oyunun kurallarını artık biliyordum. Kendi kimliğimi, babamın kim olduğunu ve bu karga sembolünün ardındaki gerçeği tamamen çözene kadar bu sırrı ruhumun en derin, en kuytu köşesinde saklayacaktım. Ta ki o kor ateşi, yani Ateş Semenderi'nin kalbini damarlarıma mühürleyip, kimsenin yıkamayacağı o güce erişene kadar.

🐛🐛🐛

Bamberg pazar yerindeki o kontrolden çıkan at arabası arbedesinin ardından, Başavcı Diamond’ın öfkesi tüm karargahı buz kestirmişti. Muhafızların barikatı temizlemesini bile beklemeden, gümüş işlemeli zırhının içindeki o heybetli cüssesiyle kasabanın dar, taş sokaklarına doğru tek başına yürümüştü. Zihninde, az önce elinden kaçırdığı o minyon, dik başlı cadının görüntüsü dönüp duruyordu. Milan... O kehribar gözlerindeki saf nefret ve pervasız meydan okuma, Diamond’ın yıllardır piskoposun emirleriyle uyuşmuş zihnini kamçı gibi dövmüştü. İlk kez bir cadı onun otoritesini sarsmış, dahası elini heybeye uzattığında o hırçın eliyle onu ittirebilmişti. Diamond, yumruklarını sıkarak orman sınırına giden patikaya doğru yöneldi; o kızı bulup kimin av, kimin avcı olduğunu ona hatırlatmak zorundaydı.

​Aynı anlarda Milan, Freya’yı güvenle kulübeye bıraktıktan sonra Sandra’nın sıradaki aşama için bahsettiği o efsunlu bitkileri tek başına toplamak üzere ormanın derinliklerine, nehir yatağının yukarısına doğru yürümüştü. Kalbi hâlâ pazar yerindeki o burun buruna gelişin heyecanıyla ritimsizce çarpıyordu. Diamond’ın o buz gibi, acımasız bakışları her aklına geldiğinde titreyen parmaklarını pelerinine sarıyordu. Ondan nefret ediyordu, kilisenin o katil avcılarından ölümüne iğreniyordu; ama onun o tehlikeli, burnunun dibine kadar sokulan kokusu ve zırhının altındaki o sarsılmaz güç... Milan’ın içindeki o asi cadıyı tuhaf bir şekilde kışkırtıyordu

Aniden bastıran yoğun sis ve ağaçların arasından gelen o metalik, ağır ayak sesleri Milan’ın adımlarını dondurdu. Patikanın sisli virajından fırlayan gümüş zırh, Diamond’dan başkası değildi.

​— Kaçacak bir pazar yerin kalmadı, küçük cadı kaçkını, dedi Diamond. Sesi, ormanın kadim ağaçları arasında yankılanan tehlikeli bir fısıltı gibiydi. Ağır adımlarla Milan’a doğru yürürken, elini belindeki kılıcın kabzasına attı ama çekmedi. Sadece gücünü ve otoritesini göstermek istiyordu.

​Milan geri adım atmadı. Büyü yeteneklerini alenen açık edip kendini odun yığınlarına itecek kadar aptal değildi; o yüzden hırçınlığını zekasıyla biledi. Minyon cüssesini olabildiğince dik tutarak, o parıldayan kehribar gözlerini Diamond’ın buz gibi bakışlarına dikti:

​— Av köpeklerini arkanda bırakıp tek başına bu tekinsiz ormana sızacak kadar kibirli olduğunu bilmiyordum, Avcı, diye tısladı Milan, dudaklarının kenarına yerleştirdiği o hırçın, alaycı tebessümle. — Piskoposun sana buranın tekin bir yer olmadığını söylemedi mi? Bu yaşlı orman yabancıları sevmez. Büyüye gerek yok; bastığın çürük bir toprak, üzerine devrilecek asırlık bir dal bile seni bu ağır zırhınla diri diri gömmeye yeter.

​Diamond, Milan’ın bu pervasız ve imalı tehdidi karşısında duraksadı. Kız, cadı olduğunu alenen itiraf etmiyor, sadece ormanın tekinsizliğini arkasına alarak onunla zeka oyunu oynuyordu. Aralarındaki mesafe yine o pazar yerindeki gibi tehlikeli bir sınıra çekilmişti. Diamond, Milan’ın o hırçın yanaklarına dökülen saçlarına ve öfkeden hızla inip kalkan göğsüne baktı. İçinde, bu şüpheli kızı hemen oracıkta zincire vurup sorgulamak isteyen o görev bilinci ile bu boyun eğmez, dilli kıza karşı duyduğu o karanlık hayranlık savaşıyordu.

​— Denemek ister misin? dedi Diamond, bir nefes kadar yakınına sokularak. Eğildi, gözleri Milan’ın meydan okuyan dudaklarındaydı. — Bakalım güvendiğin o yaşlı ağaçlar, benim çeliğimden daha hızlı koruyabilecek mi seni?

​— Çeliğin arkasına saklanmayı bırakmadığın sürece bunu asla öğrenemeyeceksin, Avcı, dedi Milan, ses tonunu düşürüp aralarındaki o dumanı üstünde elektriği zirveye taşıyarak.

​İkisinin arasındaki o düşmanca gerilim, ormandaki sisi bile tutuşturacak kadar yoğundu. Diamond, genç kızı tamamen köşeye sıkıştırdığını, piskopos adına mutlak bir itaat alacağını sanıyordu. Ancak Milan, elindeki efsunsuz, sıradan şifalı ot torbasını Diamond’ın zırhının açıkta kalan boyun kısmına doğru sertçe fırlattı. Ağır keskin ot kokusu Diamond’ın yüzüne çarpıp adamı bir anlık afallatırken, Milan kıvrak bir hamleyle gölgelerin arasına, sisin derinliklerine doğru hızla koştu.

​Diamond arkasından öfkeyle ama aynı zamanda dudaklarında engel olamadığı o karanlık, avcı tebessümüyle bakakaldı. Bu kız onun bu kasabadaki en tehlikeli, en çözülmez takıntısı olmaya doğru gidiyordu.

Milan çoktan ağaçların arasında kaybolmuştu. Ancak başavcı, Bamberg’in en vahşi canavarlarını bile iz sürerek alt etmiş bir adamdı; bu dik başlı kızın onu böyle kolayca arkasında bırakmasına izin vermeye niyeti yoktu.

​Zırhının ağırlığına tezat bir hızla ileri atıldı. Çamurlu toprağa basan o küçük, hafif ayak izlerini sisin içinde bile görebiliyordu. Milan ise arkasından gelen o ağır ama ritmik metalik sesleri duydukça kalbinin göğüs kafesini yırtacağını sanıyordu. Nefes nefese, sık ağaçların arasından sıyrılmaya çalışırken pelerininin eteği çalıklara takıldı. Hışımla pelerinini kurtarmak için hamle yaptı ama o saniyelik gecikme, avcının onun tam arkasında bitmesine yetti.

​Diamond, devasa bir gölge gibi Milan’ın üzerine çöktü. Genç kız daha arkasına bile dönemeden, adamın güçlü ve zırhlı eli Milan’ın ince belini kavradığı gibi onu sertçe arkasındaki asırlık meşe ağacının gövdesine yasladı. Milan’ın sırtı sert ağaç kabuğuyla, göğsü ise Diamond’ın o soğuk, gümüş zırhıyla sıkışmıştı.

​— Sana bu ormanın yabancıları sevmediğini söylemiştin, küçük kaçkın, dedi Diamond, nefes nefese. Yüzü Milan’ın yüzüne o kadar yakındı ki, adamın sıcak nefesi Milan’ın soğuktan morarmış dudaklarına çarpıyordu. Buz mavisi gözlerinde saf bir galibiyet hırsı parıldıyordu. — Ama görünen o ki, orman beni senden daha çok sevdi.

​Milan, sırtı ağaca dayalı olmasına rağmen geri adım atmadı. Kehribar gözlerini bir silah gibi adamın gözlerine dikti. Göğsü, Diamond’ın zırhına çarparak hızla inip kalkıyordu. Aralarındaki bu amansız, nefes kesen yakınlık, ormandaki tüm sesleri yutmuştu.

​— Beni yakalamakla neyi kanıtlamış oldun, Başavcı? dedi Milan, sesindeki o hırçın, alaycı tonu korumaya çalışarak. Çenesini dikleştirdi, yüzünü adamın yüzüne daha da yaklaştırdı. — Piskoposunun emirlerini harfiyen yerine getiren uslu bir köpek olduğunu mu? Yoksa bir kadını ağaca sıkıştıracak kadar aciz olduğunu mu?

​Diamond’ın gözleri bir anlığına Milan’ın o meydan okuyan, titreyen dudaklarına kaydı. İçindeki o karanlık, baskılanmış dürtü bir an için görev bilincinin önüne geçecek gibi oldu. Parmakları, kızın belini daha da sıkı kavradı; aralarındaki o düşmanca elektrik neredeyse her ikisini de yakacak bir raddeye gelmişti.

​— Dilinin cezasını odun yığınlarının üzerinde ödemek istiyorsun, öyle değil mi? diye fısıldadı Diamond, sesi tehlikeli bir tona bürünerek. — Seni şu an piskoposun zindanlarına götürebilirim. Kimse de seni o karanlıktan çıkaramaz.

​— O zaman neyi bekliyorsun? dedi Milan, kalbinin deliler gibi çarpmasına tezat bir cesaretle adamın gözlerinin içine bakarak. — Kelepçelerini tak ve beni götür. Ya da... o çok güvendiğin gücünün bende işe yaramadığını kabul et ve yolumdan çekil.

​Diamond, hayatı boyunca karşısında bu kadar pervasız, ölümden korkmayan ve her kelimesiyle onu çileden çıkaran birini görmemişisti. Kızın bu boyun eğmez tavrı, onun içindeki o avcı içgüdüsünü tamamen darmadağın ediyordu. Elini yavaşça kızın belinden çekti, ama onu serbest bırakmak için değil; yüzüne düşen o koyu renk saç tellerini sert parmaklarıyla kulağının arkasına itmek için. Dokunuşu bir avcıya göre fazla yavaştı.

​— Seni piskoposa teslim etmeyeceğim, kıvırcık, diye tısladı Diamond, yüzündeki o tehlikeli, hayranlık dolu tebessümle. — Çünkü seni o zindanlarda çürütmek, bu hırçınlığını benden mahrum bırakır. Seni kendi ellerimle, bu ormanda, tamamen pes ettiğin gün diz çöktüreceğim.

​Milan, adamın bu beklenmedik dokunuşu ve sözleriyle içten içe sarsılsa da bunu dışarı vurmadı. Diamond bir adım geri çekilip ona son bir kez o buz gibi bakışını attıktan sonra arkasını döndü ve sisin içinde kayboldu. Milan ise arkasından bakarken, sırtını dayadığı ağaçtan aşağı yavaşça kaydı. Kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu ve bu kez bunun sebebi sadece korku değildi. Nefret ettiği o avcı, ruhuna hiç sönmeyecek bir ateş fırlatmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.