İçeriğe geç

IGNIS

Bölüm 6 · 11 dk okuma

IGNIS

Bölüm 6

6.BÖLÜM YAKINLAŞMA

Kasabanın duvarlarındaki o karga sembolleri ve annem Althea’nın yatağımın altında gizlenen günlüğü... Tüm bu sırlar zihnimi öyle bir esir almıştı ki, Sandra’nın kulübesinden döndükten sonra evde duramamıştım. Günlükte yazan o yeşil gözlü "Vlad" ismine ya da kargaların bu lanetli kasabadaki anlamına dair kütüphanede mutlaka gözden kaçan bir şeyler olmalıydı. Piskoposun avcılarının gece devriyelerini atlatıp, karanlığın örtüsü altında kütüphanenin arka penceresinden içeri sızmayı başarmıştım.

​İçerisi zifiri karanlıktı, sadece yüksek pencerelerden sızan solgun ay ışığı tozlu rafların üzerine düşüyordu. Adımlarımı parmak uçlarımda atarak tarih elyazmalarının olduğu bölüme doğru ilerledim. Tam elimi raflardan birine uzatmıştım ki, hemen arkamdan gelen o tanıdık, pürüzsüz ve alaycı ses kalp ritmimi altüst etti:

​— Gece yarısı yasaklı kütüphanelere gizlice sızmak... Bakıyorum da küçük araştırmacı damarların uslu durmayı pek beceremiyor, Freya?

​Hızla arkama döndüm. Raflardan birine rahat bir tavırla yaslanmış, elindeki küçük fenerin loş ışığında bana tepeden bakan Fidel’i gördüm. Üzerindeki koyu renk pelerini omuzlarından geriye dökülüyordu. Yüzünde, kütüphanedeki o ilk karşılaşmamızdan beri zihnimi kurcalayan o sinir bozucu, flörtöz tebessüm vardı. Safir mavisi gözleri karanlıkta bile parıldıyordu.

​— Sen... senin burada ne işin var? Ve neden her taşın altından sen çıkıyorsun? diye fısıldadım, sesimdeki şaşkınlığı ve kalbimin o ani hızlanışını gizlemeye çalışarak. Duru tenimin heyecandan kızardığını ay ışığında fark etmemesini umuyordum.

​Fidel hafifçe güldü, yaslandığı raftan ayrılıp bana doğru birkaç adım attı. Aralarındaki mesafe azaldığında, o tütün ve temiz dağ havası kokan aurası yine etrafımı sardı. Elindeki feneri aramızdaki küçük masaya bıraktı.

​— Belki de kader, Bamberg’in bu kasvetli gecelerinde seni yalnız bırakmamı istemiyordur, dedi, ses tonunu iyice alçaltarak. Gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. — Ya da sadece, piskoposun avcıları seni yakalayıp o odun yığınlarının üzerine fırlatmadan önce bu güzel saçlarının küle dönmesini engellemeye çalışıyorumdur. Kim bilir?

​Çenemi dikleştirerek ona doğru bir adım da ben attım. Moris’in kollarında hissettiğim o tekinsiz buz kütlesinin aksine, Fidel’in bu pervasız yakınlığı içimdeki mühür sızısını tuhaf bir şekilde uyuşturuyordu. Ama ona güvenemezdim.

​— Flörtöz kelimelerin arkasına saklanmayı bırak, Fidel, dedim gözlerimi kısarak. — Bu kasabada doğdum, buradaki herkesi, her klanı, hatta piskoposun en aciz muhafızını bile tanırım. Ama seni daha önce bu topraklarda hiç görmedim. Kimsin sen? Nereden geldin?

​Fidel’in dudaklarındaki o alaycı tebessüm bir anlığına donar gibi oldu. Safir gözlerinden derin, çözülmesi imkansız bir gölge geçti ama maskesini hızla geri taktı. Masanın kenarına kalçasını dayayıp kollarını göğsünde kavuşturdu.

​— Doğru tahmin, buralı değilim, dedi, sesi bu kez biraz daha mesafeli ama hâlâ o hafif dalga geçen tondaydı. — Bamberg’in dışındaki o büyük şatoların, asil ailelerin dünyasından geliyorum. Ya da en azından... eskiden öyleydi.

​— Eskiden mi? diye üsteledim, merakıma yenik düşerek.

​— Ailem... piskoposluğun ve kilisenin o kutsal emirlerine fazla "yakın" duran asil bir soydandı, dedi Fidel. Kelimeleri seçerek konuşuyordu, sanki bir mayın tarlasında yürür gibiydi. — Büyük bir güçleri, toprakları vardı. Ama piskopos George’un adalet anlayışı, kendine tamamen itaat etmeyen herkesi yutmak üzerine kuruludur. Annem ve babam... kilisenin o kirli gölgesinde kalmayı seçtiler. Ben ise sadece kendi kurallarıyla oynamak isteyen biriyim. Yani anlayacağın Freya, ailem hakkında bilmen gereken tek şey; onların geçmişteki hatalarının bedelini, benim bu kasabada piskoposun etrafında dolanarak ödediğimdir.

​Söylediği şeyler üstü kapalıydı ama gözlerindeki o anlık ciddiyet, anlattığından çok daha büyük bir esaretin veya sırrın olduğunu fısıldıyordu. Bana dürüst davranmıyordu, bunu seziyordum; arkasında devasa bir duvar örülüydü ama o duvarın arkasındaki kırılgan çocuğu bir saniyeliğine de olsa görmüştüm.

​Fidel aniden bana doğru eğildi, aramızdaki mesafeyi tamamen kapatarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. O alaycı parıltı gözlerine geri dönmüştü:

​— Ee? Benim hakkımda yeterince ipucu topladıysan, şimdi asıl soruya gelelim kütüphaneci kız... Gece yarısı kütüphanede ne arıyordun? Yoksa beni özlediğin için bir bahane mi yaratmaya çalıştın?

Fidel’in bu ani yakınlığı ve yüzüme kadar ulaşan sıcak nefesi, içimdeki o dik başlı cadıyı tamamen uyandırmıştı. Madem oyunu flörtöz kurallarla oynamak istiyordu, o zaman Bamberg’in bu karanlık kütüphanesinde kimin daha iyi bir oyuncu olduğunu ona gösterme vaktiydi.

​Geri çekilmek yerine, aramızdaki o tehlikeli mesafeyi koruyarak hafifçe ona doğru eğildim. Dudaklarımın kenarına yerleştirdiğim muzip bir tebessümle, sesimi sadece ikimizin duyabileceği o davetkar fısıltıya düşürdüm:

​— Belki de seni özlemişimdir, Fidel... Ama bu gece zihnimi meşgul eden çok daha gizemli bir erkek var.

​Fidel’in safir mavisi gözleri bu cevabımla birlikte hafifçe kısıldı, bakışlarındaki o alaycı meydan okuma daha da derinleşti. Kim olduğunu merak ettiğini görebiliyordum.

​— Üstü kapalı birini araştırıyorum, diye devam ettim, elimi masanın üzerindeki fenerin kenarına yavaşça koyarak. — Bu kasabanın geçmişinde iz bırakmış, gizemli birini... Ama buralarda pek ipucu yok gibi.

​Fidel hafifçe doğruldu, o etkileyici tebessümüyle başını hafifçe yana eğdi.

​— Bir erkeği mi araştırıyorsun? Kıskanmalı mıyım? dedi, sesindeki o sinir bozucu ama tatlı tınıyı koruyarak. — Neyse ki bu tozlu rafların dili benden sorulur. Sana yardım etmeme izin ver , belki o zaman o gizemli adamı zihninden tamamen silebilirim.

​Fidel feneri eline aldı ve önümden yürüyerek kasabanın en eski şecere ve tarih kayıtlarının olduğu raflara doğru beni yönlendirdi. Yaklaşık bir saat boyunca, piskoposun eski kilise kayıtlarını, kasabanın kurucu ailelerinin tozlu elyazmalarını beraber inceledik. Ben annemin günlüğünde yazan "Vlad" ismini veya karga sembolünü doğrudan söylemeden, lafı dolandırarak o döneme ait kayıtları arıyordum. Fidel de raflardan kitaplar indiriyor, sayfaları büyük bir dikkatle çeviriyordu. Fakat ne kadar uğraşsak da hiçbir sonuca varamadık; sanki o döneme dair tüm izler piskopos George tarafından kütüphaneden kazınmıştı.

​Bulamadığımız her sayfanın ardından içimdeki o umutsuzluk büyüdü. Sonunda omuzlarım çöktü, derin bir iç çekerek masadaki sandalyelerden birine bıraktım kendimi. Annemin geçmişine bu kadar yaklaşmışken elimi uzattığım her yerin boşluğa çıkması canımı fena yakmıştı. Gözlerimin dolduğunu hissettim.

​Fidel, üzüldüğümü fark etmiş gibi elindeki eski kitabı yavaşça masaya bıraktı. O alaycı maskesi tamamen yüzünden düşmüştü; yerini o kütüphanedeki ilk günkü gibi dürüst ve yumuşak bir ifade almıştı. Birkaç adımda yanıma yaklaştı. Masanın üzerinde duran, kenarı yırtılmış eski bir parşömen parçasını eline aldı. Uzun ve biçimli parmaklarıyla parşömeni inanılmaz bir zarafetle, kat kat katlamaya başladı. Birkaç saniye içinde, o sert parmakların arasından narin, parşömenden yapılmış küçük bir gül filizlendi.

​Gülü yavaşça bana doğru uzattı.

​— Bu kasabanın geçmişi seni üzmek için fazla karanlık, Freya, dedi, sesi bu kez büyüleyici bir şefkatle sarmalanmıştı. — Gerçek güller Bamberg’in ayazında açmaz ama... bu parşömen gülün seni her tehlikeden korumasını dilerim.

​Kağıttan gülü titreyen parmaklarımla teslim aldım. Tenim onun parmak uçlarına değdiğinde içimde bir kez daha o anlamlandıramadığım sıcak dalga yayıldı.

​— Teşekkür ederim, dedim fısıltıyla.

​— Hadi, dedi feneri söndürerek. — Saat epey geç oldu. Avcılar sokakları doldurmadan seni eve ulaştırmam gerekiyor.

​Kütüphanenin arka penceresinden sıyrılıp Bamberg’in ıssız, dumanlı sokaklarına çıktık. Yol boyunca Fidel, devriyelerin sesini her duyduğumuzda beni gölgelerin arasına çekerek peleriniyle bana siper oldu. Evin sınırlarına, orman patikasının başladığı o tekinsiz çitlere varana kadar bana eşlik etti. Kulübenin ışıklarının hafifçe yandığını gördüğümde duraksadım.

​Fidel bana doğru döndü, gözlerimin içine son bir kez baktı.

​— Buradan sonrası senin güvenli bölgen, küçük araştırmacı. Dikkatli ol, dedi ve pelerinini savurarak karanlığın içinde bir gölge gibi kayboldu.

​Pencereden odama sessizce sızıp üzerimdeki pelerini fırlattım. Kağıttan gülü yatağımın kenarındaki komodinin üzerine gizlice bırakırken, odamın kapısı aniden büyük bir hışımla açıldı.

​İçeri giren Nora’ydı. Elindeki gaz lambasının ışığı, yüzündeki o öfkeli ve endişeli çizgileri net bir şekilde ortaya çıkarıyordu.

​— Neredesin sen bu saate kadar?! diye çıkıştı Nora, sesini bastırmaya çalışarak ama öfkeyle tıslayarak. — Göğsündeki mühür henüz tamamlanmadı Freya! Dışarıda piskoposun avcıları kol gezerken sen yine gizlice kasabaya mı sızdın? Canına mı susadın sen?!

​— Sadece nefes almak istedim Nora! dedim, kütüphanedeki o hayal kırıklığının verdiği yorgunlukla sesimi yükselterek. — Sürekli beni bu evde bir mahkum gibi tutamazsınız!

​— Biz seni mahkum etmiyoruz, seni yaşatmaya çalışıyoruz! dedi Nora, gözleri dolarak. — Eğer sana bir şey olursa... Althea’nın kemikleri sızlar. Hemen yatağına gir ve bir daha bu evden habersiz tek bir adım bile atma!

​Nora kapıyı sertçe kapatıp koridorda gözyaşları içinde uzaklaşırken, yatağa kendimi fırlattım. Göğsümdeki mühür, yaşadığım bu son tartışmanın stresiyle ve su elementinin getireceği o fırtınanın habercisi olarak hafifçe zonkladı. Gözlerimi komodinin üzerindeki o kağıttan güle diktim. Zihnim darmadağındı. Fidel’in o yumuşak bakışları ve annemin sırları arasında, Bamberg’in tekinsiz karanlığında bu uzun gün de nihayet sona ermişti. Gözlerim ağır bir uykuya yenik düşerken, içimdeki o karmaşa henüz yeni başlıyordu.

🐛🐛🐛

Nora’yla yaşadığımız o sert tartışmanın ardından geçen saatler, Bamberg’in üzerine çöken en ağır kabustu. Ertesi gün, evdeki o gergin ve sessiz havayı solumak zorunda kalmıştım. Nora yüzüme dahi bakmıyor, kütüphanedeki o başarısız ipucu arayışım ve Fidel’in bıraktığı kağıttan gülün komodinin üzerindeki varlığı zihnimi bir mengene gibi sıkıştırıyordu. Moris’in kollarındaki o yabancılık hissi ile Fidel’in safir mavisi gözlerindeki o çözülemez gizem arasında sıkışıp kalmıştım. Ancak tüm bu insani karmaşayı bir kenara fırlatmam gereken o dehşet verici gece sonunda gelip çatmıştı: Su büyüsü gecesi.

​Gecenin en kör saatinde, dışarıda amansız bir nisan yağmuru Bamberg’in taş sokaklarını döverken, Milan’la birlikte pelerinlerimize sarınıp Sandra’nın o duman altı kulübesine ulaştık. Sandra bizi kelimelerle değil, o asırlık gözlerindeki o tavizsiz ve ürpertici ciddiyetle karşıladı. Kulübenin ortasındaki büyük ahşap masanın üzeri tamamen boşaltılmıştı; sadece ortada, dün gece nehir yatağından binbir güçlükle çaldığımız o parıldayan mavi Su Perisi özünün bulunduğu cam şişe duruyordu. Şişenin çiğ, gümüşi ışığı ahşap tavanın gölgelerini titretiyordu.

​Sandra kemikli elleriyle beni masanın önüne oturttu. Üzerimdeki pelerini omuzlarımdan geriye doğru sıyırdığında, odanın soğuk havası duru tenime bir kırbaç gibi çarptı. Milan, heyecanından ve korkusundan dolayı iyice parıldayan kehribar gözleriyle hemen yanımda duruyor, her an müdahale etmeye hazır bir şekilde titreyen ellerini önünde kavuşturuyordu.

​— Hazır mısın Freya? dedi Sandra, sesi dışarıdaki gök gürültüsünü bastıran kadim bir uğultu gibiydi. — Su, toprağın aksine uysal görünür ama bir kez bentleri yıktı mı, önüne gelen her şeyi yutar. Kanına girdiği an zihnini tamamen ele geçirecek. Sakın o akıntıya karşı koyma, eğer direnirsen damarların o basınçla parçalanır.

​Yutkundum. Parmaklarımın arasındaki o hafif titremeyi gizlemeye çalışarak başımı salladım. Sandra, efsunlu şişenin mantar tıpasını tek bir hamlede açtı. O anda odanın içine taze nehir yatağı, yosun ve saf güç kokan buz gibi bir esinti yayıldı. Yaşlı kadın, şişedeki o canlı, çalkalanan mavi sıvıyı masanın üzerine çizdiği kadim dairesel mühre döktü. Sıvı, ahşabın üzerinde sanki kendi iradesi varmış gibi yayıldı, mühür çizgilerini takip ederek parıldayan bir girdaba dönüştü.

​— Göğsünü aç, dedi Sandra emir kipiyle.

​Gömleğimin yakasını hafifçe sıyırarak göğsümdeki o meşhur Denis mührünü ortaya çıkardım. Toprak aşamasından kalan o hafif kahverengi çizgiler, sanki yaklaşan fırtınayı hissetmiş gibi derimin altında sızlamaya başlamıştı bile. Sandra, ellerini o parıldayan mavi özsuyunun içine daldırdı. Avuçları o gümüşi ışıkla kaplandığında, hiç vakit kaybetmeden iki elini birden sertçe göğsümün tam ortasına, mührün üzerine bastırdı.

​O an, sanki göğsümden aşağı erimiş buzdan yapılmış binlerce iğne aynı anda saplandı.

​— Ahh! diye acı bir çığlık koptu boğazımdan.

​Bedenim masanın üzerinde gerildi, ellerim ahşap kenarlara öyle bir güçle tutundu ki tırnaklarımın kırıldığını hissettim. Acı, toprağın o yakıcı ve ağır sancısına hiç benzemiyordu; bu çok daha sinsi, çok daha akışkan bir azaptı. Buz gibi bir nehir, göğsümdeki mühürden içeri sızmış, doğrudan kalbime ve oradan da damarlarıma akmaya başlamıştı. Kanımın donduğunu, damarlarımın içinde donmuş kristallerin yürüdüğünü hissettim. Nefesim kesildi, ciğerlerim dumanlı odanın havasını çekmek istiyor ama içeriye sadece saf, dondurucu bir su doluyordu.

​— Dayan Freya! Akıntıya bırak kendini! diye bağırdı Milan’ın uzaktan gelen sesi. Sesi sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuk ve hışırtılıydı.

​Gözlerim tamamen arkaya kayarken, zihnimin kapıları ardına kadar kırıldı. Sandra’nın uyardığı o Denis klanının kadim hafızası, bir sel gibi bilincime hücum etti. Gözlerimin önünden yüzlerce yıllık görüntüler saniyeler içinde geçiyordu: Bamberg’in yüz yıl önceki yeşil, piskoposluk tarafından katledilmemiş amansız ormanları... Göğüslerinde mühürler taşıyan kadınların avcılar tarafından odun yığınlarında yakılırken çıkardıkları o acı çığlıklar... Annem Althea’nın henüz çok gençken,beni Noranın kollarına bırakıp bu kasabadan ve ateşten kaçmaya çalışması...

​Ve tüm bu kadim acıların, hatıraların tam ortasında kendi hayatımın karmaşası da girdaba kapıldı. Moris’in beni uçurum kenarında tutan o buz gibi ellerini gördüm; o eller beni kurtarmıyor, piskoposun zincirlerine doğru çekiyordu. Hemen ardından kütüphanenin o loş girintisi belirdi zihnimde; Fidel’in safir mavisi gözleri, yüzündeki o alaycı maskenin arkasına sakladığı o derin, yaralı çocuk bana bakıyordu. Dün gece bana uzattığı o kağıttan gül, zihnimdeki bu dondurucu nehrin üzerinde batmadan yüzen tek şeydi.

​Neden onu düşünüyorum? diye haykırdı içimdeki insan tarafı. O piskoposun adamı, o bir yabancı! Moris ise benim çocukluk hayalim... Ama su, yalanları kabul etmiyordu. Su, ruhumun en derinindeki o saf gerçeği çıplak bir şekilde yüzüme vuruyordu: Moris’in yanında hissettiğim o esaret korkusu gerçekti; Fidel’in o tekinsiz yakınlığında bulduğum o tuhaf şifa da öyle.

​Acı zirve noktasına ulaştığında, göğsümdeki mührün etrafındaki damarların parıldayan mavi bir renge büründüğünü, derimin altından ışık saçarak kollarıma ve boynuma doğru yayıldığını gördüm. Bedenimdeki tüm kan, bu sinsi elementle yıkanıyor, insan zayıflıklarım tek tek sökülüp atılıyordu. Kemiklerim dondurucu bir soğukla sarsılırken, boğazımdan son bir hıçkırık koptu ve bilincim o derin, karanlık suyun dibine doğru çekildi.

​Gözlerimi tekrar açtığımda, kulübenin tavanındaki eski ahşap kirişleri gördüm. Dışarıdaki yağmur fırtınası yavaşlamış, yerini sabaha karşı sökülen gri bir aydınlığa bırakmıştı. Sırılsıklam olmuştum, tenimden soğuk terler damlıyordu ama içimde, tam göğsümün ortasında daha önce hiç hissetmediğim devasa bir hafiflik ve duruluk vardı.

​Sandra, yorgunluktan çökmüş yüzüyle masanın kenarına yaslanmış bana bakıyordu. Milan ise hemen baş ucumdaydı, kehribar gözlerindeki o korku dolu ifade yerini derin bir rahatlamaya bırakmıştı.

​Yavaşça doğruldum. Göğsüme baktığımda, Denis mührünün etrafındaki çizgilerin artık tamamen berrak, su mavisi bir renkle mühürlendiğini gördüm. Üçüncü aşama tamamlanmıştı. Doğa elementlerinin akışını, dışarıdaki yağmur damlalarının toprağa düşerken çıkardığı o ritmi artık zihnimin içinde çok net duyabiliyordum. Bedenim arınmıştı, güçlenmiştim.

​Sandra derin, hırıltılı bir nefes aldı ve solgun gözlerini gözlerime dikti:

​— Akıntıdan sağ çıktın, Freya. Su artık senin kanında. Ama unutma, arkasından gelecek olan element merhamet bilmez. Damarlarındaki bu suyu buharlaştıracak, seni küle çevirmek isteyecek olan o kor ateşe, yani Ateş Semenderi’nin kalbine hazırlamalısın kendini. Zamanımız daralıyor.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.