İçeriğe geç

İÇİMDEKİ YANKI

Bölüm 3 · 8 dk okuma

İÇİMDEKİ YANKI

Bölüm 3

SESSİZ KARAR

Aradan birkaç gün geçmişti.

Ankara, yine aynı gri sabaha uyanmıştı ama Eylül için bazı sabahlar artık aynı değildi. Ev değişmemişti, duvarlar hâlâ aynı soğuklukla duruyordu, merdivenler hâlâ sessizdi, salon hâlâ konuşmadan yaşayan bir mekândı… ama Eylül’ün içinde küçük bir şey yer değiştirmişti.

Görünmeyen, ama hissedilen bir şey.

Odanın perdesi aralıktı. İnce ışık çizgileri, masanın üzerine düşüyor, kitapların kenarlarında solgun bir parlama bırakıyordu. Eylül masanın başında oturuyordu. Önünde açık bir test kitabı vardı. Sayfalar düzenliydi, kalemler hizalıydı, defterin kenarları bile dikkatlice yerleştirilmişti.

Ama bu düzen, bu kez bir zorunluluktan değil, bir seçimden doğmuştu.

Sınava bir hafta kalmıştı.

Demiray Üniversitesi…

O isim, artık sadece bir konuşma değil, zihninin içinde açılmış bir kapıydı.

Eylül sessizce bir matematik sorusuna baktı. Birkaç saniye içinde kalemi eline aldı. Hesaplama yaparken kaşları bile çatılmadı. Sanki zorlanmıyor değil, sadece hatırlıyordu.

Adım adım ilerledi.

Sonuca ulaştığında kalemini bıraktı.

Hiç şaşırmadı.

Bu, yıllardır aldığı özel derslerin, sessizce biriktirdiği bilginin doğal bir sonucuydu. Unutmak gibi bir lüksü olmamıştı zaten. Çünkü onun hayatında öğrenmek bile bir görevdi.

Ama şimdi ilk defa…

Öğrenmek, bir amaç haline gelmişti.

Kalemi tekrar eline aldı.

Bir sayfa çevirdi.

Sessizlik içinde çalışmaya devam etti.

Ev yine aynıydı. Anne ve babası çoğu zaman hastanedeydi. Gelmedikleri günler daha fazlaydı. Bu yüzden Eylül’ün çalışması çoğu zaman yalnızlıkla birlikte ilerliyordu. Ama bu yalnızlık artık onu eskisi kadar boğmuyordu. Çünkü bu kez kendi seçtiği bir yolda yürüyordu.

Bir soru daha çözdü.

Sonra bir tane daha.

Kapıya doğru hafif bir tıklama sesi geldi.

Eylül başını kaldırdı.

“Gel Hafsa.”

Kapı yavaşça açıldı. Hafsa içeri girdiğinde elinde küçük bir tepsi vardı. Üzerinde bir bardak süt ve yanına yerleştirilmiş birkaç kurabiye…

Odaya hafif bir sıcaklık yayıldı.

Hafsa tepsiyi komodinin üzerine bıraktı.

“Eylül, sana sütle kurabiye getirdim.”

Eylül kalemini bırakıp ona baktı.

“Teşekkür ederim.”

Hafsa bir an odada durdu. Sonra sesi biraz daha ciddi bir tona büründü.

“Anne ve baban yarım saate evde olur Eylül.”

Sanki bir uyarıydı bu. Alışkanlık haline gelmiş bir hatırlatma gibi.

Eylül hafifçe başını salladı. Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

“Teşekkür ederim Hafsa… sen olmasan ben ne yaparım.”

Sözleri basit ama içtenydi.

Hafsa’nın yüzü yumuşadı.

“Sen yaparsın kızım… sen o kadar güçlü bir genç kızsın ki her şeyin üstesinden gelirsin .”

Eylül ayağa kalktı. Masanın üzerindeki kitaplara baktı. Sınav kitapları, notlar, kalemler…

Hızlıca toparlanmaya başladı. Hafsa onu yalnız bırakmadı. Sessizce yanına geldi, kitapları birlikte toplamaya başladılar. Test kitaplarını dolabın altındaki kutuya yerleştirdiler. Defterleri üst üste koydular. Kalemleri bir araya topladılar.

Oda yavaş yavaş eski düzenine dönüyordu.

Ama Eylül’ün içi artık aynı değildi.

Hafsa son kitabı da yerine koyduktan sonra Eylül’e döndü.

Bir an durdu.

Sonra usulca yaklaşıp Eylül’ün yanağına hafifçe bir öpücük bıraktı.

“İyi çalış, tamam mı?”

Eylül başını salladı.

“Tamam.”

Hafsa kapıya yöneldi. Çıkmadan önce son bir kez baktı.

Ve odadan çıktı.

Kapı kapanınca Eylül birkaç saniye öylece kaldı.

Sessizlik geri gelmişti.

Ama bu kez farklıydı.

Bu sessizlik artık yalnızlık değil, hazırlıktı.

Eylül masasına döndü.

Kalemini eline aldı.

Ve Demiray Üniversitesi’nin adını defterinin en üst satırına yazdı.

Yavaşça.

Dikkatlice.

Sanki sadece bir sınav değil…

Kendi hayatının ilk gerçek cümlesini yazıyordu.

Eylül, Hafsa odadan çıktıktan sonra bir süre daha masada oturdu. Odanın sessizliği yeniden üzerine çökmüştü ama bu kez o sessizlik içinde bir hareket vardı. Statik değildi artık. Bir şeyler ilerliyordu.

Derin bir nefes aldı.

Önündeki hukuk kitaplarını yanına çekti. Kalın kapaklı, sayfaları zamanla yumuşamış kitaplar… Hepsi tanıdık ama bu kez farklı bir anlam taşıyordu.

Cuma günü derste işlenen konuları açtı.

Sayfalar arasında hızla ilerledi.

Altını çizdiği yerler, kenara aldığı notlar… Hepsi düzenliydi. Eylül okurken sadece göz gezdirmiyordu; hatırlıyordu. Öğrenmekten çok, yeniden kuruyordu zihninde.

Kalemi elindeydi.

Bazı cümleleri tekrar tekrar yazdı.

Ezberlenmesi gereken maddeleri sessizce fısıldadı.

“Tanım… kapsam… istisna…”

Zaman ilerledi.

Ama o fark etmedi.

Saat, odada görünmez bir şekilde akıyordu. Eylül sayfa çeviriyor, not alıyor, tekrar okuyordu. Arada bir durup pencereden dışarı bakıyordu ama zihni hep kitapların içindeydi.

Kapı çalındığında başını kaldırması birkaç saniye sürdü.

“Gel.”

Kapı açıldı.

Aylin Hanım içeri girdi.

Üzerindeki duruşu her zamanki gibiydi. düzenli, kontrollü, mesafeli… ama bu kez bakışlarında farklı bir şey vardı. Eylül’ü masada görünce kısa bir an duraksadı. Ardından hafif bir memnuniyet ifadesi geçti yüzünden.

“Seni bölüyorum ama gelebilir miyim?”

Eylül kalemini bıraktı.

“Tabii anne.”

Sandalyesini hafifçe geri çekti, annesine döndü.

Aylin Hanım birkaç adım attı ve masaya yaklaştı. Ama oturmadı. Bir süre Eylül’ü izledi.

Gözleri kitapların üzerinde gezindi.

Sonra konuştu.

“Babanı sınav için ikna ettim Eylül. Bir haftan var, iyi çalış. Beni babana karşı mahcup etme.”

Kısa bir duraksama oldu.

“Senin başaramayacağını düşünüyor ama ben biliyorum ki başaracaksın. Beni yanıltma.”

Eylül başını hafifçe eğdi.

İçinde küçük bir sevinç vardı ama bu sevinç saf değildi.

Çünkü annesinin desteğini bile bir “başarı beklentisi” gibi hissetmeye başlamıştı. Sanki bu da bir hedefin parçasıydı.

Yine de sesini kontrol etti.

“Teşekkür ederim.”

Aylin Hanım bu cevaba çok takılmadı. Kapıya doğru kısa bir bakış attıktan sonra odanın içini süzdü. Sonra yavaşça içeri daha fazla girdi ve Eylül’ün yatağının kenarına oturdu.

Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.

Bir süre sustu.

Sonra sesi değişti.

Daha düşük, daha kişisel bir tona büründü.

“Senin ne kadar zeki ve çalışkan bir kız olduğunu biliyorum Eylül. Sınav sonuçlarını senden önce öğrenirdim.”

Eylül’ün kalemi parmaklarının arasında hafifçe sıkıştı.

Aylin Hanım devam etti.

“Üniversite sınavında da bilerek yanlış yaptığını biliyorum.”

Eylül’ün nefesi bir an düzensizleşti.

Yüzünü sabit tuttu.

Ama içi titredi.

Aylin Hanım gözlerini ona çevirdi.

“Sırf biz istiyoruz diye tıp kazanmadığını da biliyorum. Zorunluluktan hukuk okuduğunu… aslında müzikle uğraşmak istediğini de biliyorum.”

Eylül hemen araya girdi.

“Hayır öyle değil—”

Ama Aylin Hanım onun sözünü kesti.

“Öyle.”

Sadece tek kelime.

Kesin.

Net.

Sonra sesi biraz daha yumuşadı.

“Hayatını yoluna koymak, bizden uzaklaşmak ve istediğin gibi yaşamak için İstanbul tek şansın Eylül.”

O an Aylin Hanım’ın gözleri doldu.

Eylül bunu fark etti.

Ama ilk kez annesinin yüzünde gerçek bir kırılma görüyordu.

“Burası senin hayatın değil.”

Bir an durdu.

Sonra sesi titredi.

“Burada kalma kızım.”

Eylül o kelimeyi duyduğunda sarsıldı.

“Kızım.”

Annesi ilk defa ona böyle sesleniyordu.

Eylül’ün gözleri doldu.

Ama gözyaşı düşmedi.

Aylin Hanım derin bir nefes aldı. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir şey kırılıyordu.

“Benim gibi sakın olma… ailene boyun eğme.”

Bir an sustu.

“Benim gibi onların dedikleri yoldan gitme.”

Sesi artık tamamen çatlamıştı.

“Gençliğini yaşa.”

Eylül o cümlede tamamen çözüldü.

“Gençlik…”

Sanki ilk defa duyuyordu bu kelimeyi.

Aylin Hanım gözyaşlarını artık saklamadı.

Sessizce aktı.

O an Eylül yerinden kalktı.

Hızlıca.

Neredeyse refleks gibi.

Annesine yaklaştı.

Ve sarıldı.

Aylin Hanım bir an dondu.

Sanki zaman durdu.

Sonra…

İlk defa.

Kollarını kızına sardı.

Gerçek bir sarılma.

6 aylıkken kucağından alınan, dadılara bırakılan, büyürken dokunulmasına bile müsade edinmeyen, mesafeli yaklaşılmış bir kız…

İlk kez annesinin kollarında gerçekten vardı.

Aylin Hanım gözlerini kapattı.

Eylül’ün kokusunu içine çekti.

Yıllardır biriktirdiği eksikliği o anda fark etti.

Eylül ise ilk kez…

Bir annede “ev” hissini hissetti.

Ve o sarılma, hiçbir dersin, hiçbir sınavın ölçemeyeceği kadar gerçekti.

Akşam, Ankara’nın üzerine yavaşça çökmüştü.

Gün boyu gri olan gökyüzü, şimdi daha koyu bir tona bürünmüş, evlerin pencerelerine ince bir karanlık sızdırıyordu. Aydemir evi ise her zamanki gibi sessizdi. Ama bu sessizlik artık Eylül’e aynı gelmiyordu.

Artık sadece “soğuk” değildi.

Bir şeyleri saklayan, bir şeyleri yöneten bir sessizlikti.

Eylül odasındaydı. Kapı hafif aralıktı. Koridordan gelen ayak sesini duyduğunda başını kaldırdı.

Levent Bey eve gelmişti.

O an evin havası değişti.

Sanki duvarlar bile daha dik, daha düzenli hale geldi.

Eylül yerinden kalkmadı ama dinledi.

Salondan gelen sesler…

“Hoş geldin Levent.”

Aylin Hanım’ın sesi.

Eylül bu sesi doğduğundan beri biliyordu.

Bu, öğleden sonra odasında konuşan kadın değildi.

Bu, tamamen farklı bir Aylin Hanım’dı.

Sakin, mesafeli, kontrollü.

Sanki öğlen yaşanan o kırılma hiç olmamış gibi…

Eylül hafifçe kaşlarını çattı.

İçinden bir şey geçti.

Demek böyle…

Levent Bey eve girdiği anda, annesi yeniden “o kadın” oluyordu.

Eylül bunu yadırgamadı.

Çünkü artık fark ediyordu.

Bu evde insanlar, birbirine değil… duruma göre değişiyordu.

Aylin Hanım babası varken başka, yokken başka biriydi.

Ve bu fark, Eylül’ün zihninde sessiz bir yere oturdu.

Salona geçtiler.

Yemek masası yeniden doluydu.

Ama bu kez Eylül daha sessizdi.

Düşünüyordu.

Babasının varlığı sadece evin düzenini değil, insanların kimliğini de değiştiriyordu.

Sessizce yemek başladı.

Çatal bıçak sesleri dışında hiçbir şey yoktu.

Eylül yemeğini alıyor ama tadını almıyordu. Gözleri masada dolaşıyor, ama zihni çok daha farklı bir yerdeydi.

Annesine baktı kısa bir an.

Sakin görünüyordu.

Ama Eylül artık o sakinliğin “gerçek” olmadığını biliyordu.

Yemeğin ortalarına doğru Levent Bey çatalını bıraktı.

Mendilini aldı, ağzını sildi.

“Buse.”

Ses netti.

Ev yardımcısı hemen yanlarına geldi.

“Buyurun efendim.”

Levent bey düz bir sesle “Salona tatlıları getir.” Dedi.

Buse hızlıca başını salladı ve salondan çıktı.

O an Aylin Hanım da Eylül de yemeğin bittiğini anladı.

Bu evde yemek, bir sohbet değil… bir tamamlanma ritüeliydi.

Eylül yavaşça ağzını sildi. Çatalını bıraktı.

Tam doymamıştı.

Ama mesele bu değildi.

Masa kapanmıştı.

Yerinden kalktı.

“İzin verirseniz…”

Levent Bey başını hafifçe salladı.

Babasının ardından Aylin Hanım da kalktı.

Üçü birlikte salona geçti.

Koltuklara oturduklarında düzen yine aynıydı.

Levent Bey koltuğa yerleşti. Bacak bacak üzerine attı. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.

Bakışlarını Eylül’e çevirdi.

“Aylin sana kararımızdan bahsetti mi?”

Eylül hiç düşünmeden cevap verdi.

“Evet baba.”

Resmiyeti bozmadan.

Ne eksik ne fazla.

Levent Bey başını hafifçe salladı.

“Annenin haklı çıkmasını isterim.”

Son cümle, Eylül’e değil… Aylin Hanım’a söylenmişti.

Eylül o an baktı.

Annesine.

Ve gördü.

Aylin Hanım’ın parmaklarında çok hafif bir titreme vardı.

Dışarıdan bakınca belli olmayacak kadar küçük.

Ama Eylül artık küçük şeyleri görüyordu.

Öğlen değişen o kadın…

Şimdi yine geri çekilmişti.

Eylül’ün içinde kısa bir duraksama oldu.

Demek bu kadar…

Ama bu kez farklıydı.

Bu kez içinden bir korku değil, bir farkındalık geçti.

Sessizce nefes aldı.

Ve ilk defa, babasının önünde ama annesini koruyan bir sesle konuştu.

“Merak etmeyin baba.”

Kısa bir duraksama.

Sonra devam etti.

“Bilgime ve kendime güveniyorum.”

O an oda değişti.

Eylül’ün sesi sert değildi ama kararlıydı.

Dik duruyordu.

Soğukkanlıydı.

Ve bu, Levent Bey’in dikkatini çekti.

Bir an Eylül’e baktı.

Uzun bir an.

Sonra başını hafifçe salladı.

Memnuniyet mi, onay mı… belli değildi.

Ama tatmin olmuştu.

Yüzüne hiçbir şey yansıtmadı.

Sadece geriye yaslandı.

Tatlılar geldiğinde Buse sessizce servis yaptı.

Tabaklar konuldu.

Levent Bey kaşığını aldı.

Sesi bu kez daha soğuktu ama normaldi.

“Umarım.”

Eylül o kelimeye cevap vermedi.

Sadece baktı.

Ve o an anladı.

Bu evde “umarım” kelimesi bile bir sonuç değil…

Bir bekleyişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.