İçeriğe geç

İÇİMDEKİ YANKI

Bölüm 2 · 11 dk okuma

İÇİMDEKİ YANKI

Bölüm 2

DUYULAN BİR İHTİMAL

Ders arası, okulun en gürültülü ama bir o kadar da en yalnız anıydı Eylül için.

Koridorlar bir anda taşar, sınıflardan çıkan öğrenciler kantine doğru akın ederdi. Kahve makinelerinin uğultusu, tepsilerin birbirine çarpan sesi, kahkahalar, yarım kalmış cümleler… her şey birbirine karışırdı. Ama o kalabalığın içinde bile, Eylül kendini sanki cam bir fanusun içindeymiş gibi hissederdi. Her şeyi görür, her şeyi duyar… ama hiçbirine dokunamazdı.

Kantine girdiğinde sıcak hava yüzüne çarptı. Dışarıdaki ayazdan sonra buharlaşan bir nefes gibi dağıldı üstünde. Kabanını biraz araladı. Sıraya girip her zamanki gibi sade bir kahve aldı. Ne şeker ekledi ne başka bir şey. Tadını değiştirmeye çalışmak bile gereksiz geliyordu bazen.

Boş bir masa aradı gözleriyle.

Köşeye yakın, fazla dikkat çekmeyen bir yer buldu. Oturdu. Elleri bardağın etrafını sardı. Isıyı hissetti. Bu küçük sıcaklık, garip bir şekilde iyi geliyordu.

Bir yudum aldı.

Tam o sırada yan masadan gelen sesler, istemeden dikkatini çekti.

Üç kız oturuyordu. Sesleri ne çok yüksek ne de fısıltıydı. Tam duyulacak kadar…

“Ya duydunuz mu? İstanbul’da bir okul bursluluk sınavı açmış.”

Eylül’ün eli, bardağın üzerinde bir an durdu.

İstemeden kulak kesildi.

“Nasıl yani?”

Kızlardan biri devam etti. “Şöyle… eğer kazanırsan, eğitim boyunca bütün masraflarını karşılıyorlarmış. Bir de üstüne burs veriyorlarmış.”

Eylül’ün bakışları kahvesine sabitlendi ama zihni çoktan o masaya kaymıştı.

İstanbul…

Kelime, içinden yankılandı.

“Ooo kesin en yüksek puanı isterler. Hem burs hem eğitim masrafı… süper zeka olman lazım.”

Eylül’ün parmakları hafifçe sıkıldı bardağın etrafında.

“Zaten onu istiyorlar bence de. Okul yeni değil, özel bir okul. Her üç yılda bir böyle şeyler yaparlarmış.”

Kızlardan biri biraz daha eğildi, sesi merak doluydu.

“Ee sonra?”

Diğeri “Sonrası daha iyi. Seni kendi işlerine ya da şirket bünyesine dahil ediyorlarmış. Yani sadece okumuyorsun, direkt bir hayat kuruyorsun aslında.” Dedi.

Eylül’ün kalbi, o an bir adım geri atmış gibi oldu.

Sonra daha hızlı atmaya başladı.

Sanki duyduğu her kelime, içinde uzun zamandır kapalı kalan bir kapıyı aralıyordu.

“Bence bu kaçırılmayacak fırsat. Zaten… Özel Demiray Üniversitesi’nde kim okumak istemez ki? Adamlar o okulda okuduğun sürece seni her işe sokuyor. Ne okuduğunun bir önemi bile yok diyorlar.”

Eylül’ün nefesi yavaşladı.

Demiray…

İsim, zihnine keskin bir şekilde yerleşti.

“Mezun oluyorsun, şak diye iş sahibi oluyorsun.”

Kızlar konuşmaya devam ediyordu ama Eylül artık cümleleri tek tek değil, his olarak duyuyordu.

İstanbul…

Başka bir şehir.

Başka bir hayat.

İstediğin meslek…

Bu kelime, diğerlerinden farklıydı.

Daha ağırdı.

Daha derindi.

Eylül’ün içinde bir yere dokundu.

Yavaşça bir yudum daha aldı kahvesinden. Tadını hissetmedi bile. Gözleri hâlâ bardağın içindeydi ama bakışları çok daha uzaklardaydı.

Yüzünü sabit tutmaya çalıştı. Sanki hiçbir şey duymamış gibi. Sanki bu konuşma onun için hiçbir anlam ifade etmiyormuş gibi…

Ama içi öyle değildi.

İçinde küçük, kıpırdayan bir şey vardı.

Heyecan mıydı?

Yoksa korku mu?

Belki de ikisi birden.

Kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Uzun zamandır ilk kez böyle atıyordu. Sebepsiz değil… ama alışık olmadığı bir sebeple.

İstanbul fikri, zihninde büyümeye başladı.

Uzaklık…

Özgürlük…

Yeni bir başlangıç…

Ve en önemlisi…

Kendi seçtiği bir hayat.

Eylül dudaklarını hafifçe araladı. Çok kısık bir sesle, sadece kendine duyuracak kadar fısıldadı.

“Demiray…”

Kelime, dudaklarından dökülürken bile farklı hissettirdi.

Sanki sadece bir okul adı değildi.

Sanki bir ihtimaldi.

Eylül başını hafifçe kaldırdı. Kantine baktı. Kalabalık hâlâ aynıydı. Sesler, kahkahalar, konuşmalar…

Hiçbir şey değişmemişti.

Ama onun içinde…

Küçük bir şey yerinden oynamıştı.

Ve bazen, bir insanın hayatı…

Tam da böyle başlardı.

Okuldan çıktığında Ankara’nın akşamüstü, sabahki gri halini daha da koyulaştırmıştı. Gökyüzü sanki gün boyu biriktirdiği ağırlığı şehrin üzerine bırakmaya hazırlanıyordu. Hava keskinleşmişti. Soğuk, insanın sadece yüzünü değil, düşüncelerini de uyuşturan bir türdendi.

Eylül arabasına bindiğinde sabahki o kısa huzurdan eser yoktu. Radyoyu açtı ama bu kez şarkıya eşlik etmedi. Düşünceleri kantinde duyduğu o konuşmalara takılı kalmıştı. “İstanbul…” kelimesi zihninde dönüp duruyor, her seferinde biraz daha derine iniyordu.

Yol uzundu. Trafik yine yoğundu. Ama bu sefer zamanın geçmesi onu rahatsız etmedi. Çünkü ilk kez, gideceği yerden çok, gidebileceği yerleri düşünüyordu.

Evin bulunduğu sokağa girdiğinde hava iyice kararmıştı. Sokak lambalarının sarı ışıkları yere solgun bir aydınlık bırakıyordu. Arabasını her zamanki yerine park etti. Motoru kapattıktan sonra birkaç saniye kıpırdamadan oturdu.

Derin bir nefes aldı.

Sonra indi.

Bahçeden geçerken sabahkinden farklı bir his vardı içinde. Aynı taş yol, aynı sessizlik… ama bu kez zihninde bir ihtimal taşıyordu.

Kapıya ulaştı. Anahtarlarını çantasından çıkardı. Kilidi çevirdiğinde çıkan o tanıdık ses, bu evin değişmeyen tek düzeni gibiydi.

Kapıyı araladı.

Ve içeri adımını atar atmaz sesleri duydu.

Annesi ve babası…

Salondan geliyordu.

Eylül kapıyı yavaşça kapattı. Kabanını çıkarmadan birkaç adım attı. Sesler netleşmeye başladı.

“Hayır, o vakada risk çok yüksek. Bu şekilde devam ederse komplikasyon kaçınılmaz olur.”

Annesinin sesi sakindi ama mesafeliydi. Bir dosyayı inceler gibi konuşuyordu.

“Ben de aynı şeyi söylüyorum. Müdahale gecikirse sonuçları ağır olur.”

Babası… her zamanki gibi net, keskin.

Eylül bir an durdu.

Onlar yine kendi dünyalarındaydı.

Her zamanki gibi.

Salona doğru yürüdü. Attığı her adımda sesler daha da belirginleşti ama o konuşmanın içinde kendine ait tek bir kelime bile yoktu.

Kapının eşiğinde durdu.

Bir an onları izledi.

İkisi de koltukta oturmuş, önlerindeki dosyalara odaklanmıştı. Yüzlerinde ciddi bir ifade, ellerinde kağıtlar… Sanki bu evde yaşayan insanlar değil de, aynı ofisi paylaşan iki meslektaştılar.

Eylül dudaklarını araladı.

“Ben geldim.”

Sesi düzdü.

Ne bir beklenti vardı içinde ne de bir sitem.

Sadece bir bildirim gibi.

Annesi başını kaldırdı. Gözleri kısa bir an Eylül’e değdi. Sonra dudakları hafifçe kıpırdadı.

“Hoş geldin Eylül.”

Ardından bileğine taktığı saate baktı. Kaşları çok hafif çatıldı.

“Sanki biraz geciktin.”

O cümle, Eylül’ün içinde küçük ama keskin bir yere dokundu.

Sanki annesi onun hayatını takip ediyormuş gibi… ama aslında hiç bilmeden.

Eylül kabanını yavaşça çıkardı. Sesini değiştirmedi.

“Ders saatlerim bu sene farklı.”

Kelimeler sakindi ama altındaki ince gerginlik hissediliyordu.

Annesi sadece başını salladı. Konu kapanmış gibiydi. Zaten onun için açılmamıştı bile.

Babası ise dosyayı kapattı. Gözlüğünü çıkardı. Eylül’e baktı.

“Akşam yemeğine yarım saat var. Üzerini değiştir, kendini toparla ve tam vaktinde masada ol.”

Ne bir “nasılsın” vardı ne de başka bir şey.

Sadece bir düzen.

Bir kural.

Eylül’ün gözleri bir an babasında kaldı. İçinde bir şey kıpırdadı… ama dışına çıkmadı.

Başını hafifçe eğdi.

“Peki baba.”

Sesi bu kez biraz daha yumuşaktı. Ama o yumuşaklığın içinde kırılan bir yer vardı.

Arkasını döndü. Merdivenlere yöneldi.

Adımlarını yavaş attı. Her basamakta evin sessizliği biraz daha ağırlaştı. Arkada kalan salon, hâlâ aynı konuşmalarla doluydu. Onlar muhtemelen kaldıkları yerden devam edecekti.

Eylül ise çoktan o konuşmanın dışında kalmıştı.

Yine.

Odası kapısının önüne geldiğinde bir an durdu. Kapıyı açmadan önce gözlerini kapattı.

Bu ev zaten soğuktu.

Ama onların varlığı…

O soğuğu daha da derinleştiriyordu.

Kapıyı açtı.

İçeri girdi.

Ve kapıyı arkasından sessizce kapattı.

Eylül odasının kapısını kapattığında dışarıdaki ev sanki biraz daha uzaklaştı. İçerideki sessizlik daha yoğun, daha kişisel bir hale bürünmüştü. Eşyalarını çantasından çıkarıp masanın kenarına bıraktı. Hiçbirini düzenleme ihtiyacı hissetmedi; çünkü bu oda zaten onun en az dokunulan alanıydı.

Bir an durdu.

Gözleri odanın içinde gezindi. Duvardaki sade tabloya, pencerenin kenarındaki ince perdeye, her şeyin aynı olduğu o durağan düzene…

Sonra banyoya yöneldi.

Musluğu açtığında akan suyun sesi, evin genel sessizliğini kısa bir an kırdı. Eylül ellerini suyun altına tuttu. Soğukluk avuçlarına yayıldı. Yüzünü yıkadığında aynada kendi yansımasına baktı.

Gözlerinde yorgunluk vardı.

Ama o yorgunluk artık alışılmıştı.

Su damlalarını yüzünden silerken derin bir nefes aldı ve banyodan çıktı.

Dolabının önüne geçti. Kapakları açtığında yine düzenli dizilmiş kıyafetler karşısına çıktı. Parmağıyla birkaç parça arasında gezindi. Fazla düşünmedi. Koyu bir kot pantolon seçti. Üzerine sade, ince bir bluz aldı.

Hızlıca giyindi.

Saçlarını aynanın karşısında topladı. Sıkı bir at kuyruğu yaptı. Ne dağınık ne de özenli… tam ortasında, kontrol altında bir görüntü.

Evde giydiği spor ayakkabılarını ayağına geçirdiğinde, hazırdı.

Disiplinli bir akşam yemeğine.

Kapıyı açtı ve odasından çıktı.

Merdivenlerden inerken evin kokusu değişmişti. Mutfaktan gelen yemek kokusu koridora kadar yayılıyordu. Ama bu koku bile sıcaklık taşımıyordu; daha çok “hazır olunması gereken bir düzeni” hatırlatıyordu.

Salona girdiğinde masa çoktan hazırlanmıştı.

Beyaz örtü serilmiş, tabaklar düzenli yerleştirilmiş, çatal bıçaklar milimetrik bir uyumla dizilmişti. Her şey olması gerektiği gibiydi. Fazlası yoktu.

Annesi ve babası çoktan masaya yönelmişti.

Eylül sessizce yerine geçti. Sandalyesini çekti, oturdu.

Tam o sırada evin yardımcısı Buse içeri girdi. Tepsiyi dikkatlice taşıyordu.

“Afiyet olsun efendim.”

Tabaklar sırayla servis edilmeye başladı. Çorba… ana yemek… salata…

Babası Levent Bey, çatalını eline aldıktan sonra kısa bir an etrafı süzdü. Ardından her zamanki gibi sakin ama kesin bir tonla konuştu.

“Afiyet olsun.”

Ve yemek başladı.

Sessizlik…

Bu evde sessizlik bir yokluk değil, bir kuraldı.

Levent Bey sessizlik içinde yemek yemeyi severdi. Onun için yemek masası konuşma yeri değil, düzenin devam ettiği bir alandı. Aylin Hanım da yıllar içinde bu düzeni benimsemişti. Başta alışmak zor olmuştu belki ama zamanla o da bu sessizliğin bir parçası olmuştu.

Sadece çatal bıçak sesleri vardı.

Eylül tabağına baktı. Birkaç lokma aldı ama aslında tadını hissetmiyordu. Zihni başka yerdeydi.

Kantinde duyduğu konuşma…

İstanbul…

Demiray Üniversitesi…

Bu düşünceler sessizliğin içinde daha da büyüyordu.

Bir noktada artık o sessizliği nasıl bozacağını düşünmeye başladı. İçinden cümleler kuruyor, ama hiçbirini yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu.

Tam o sırada…

Babası çatalını tabağa bıraktı.

Bu hareket bile yeterince farklıydı.

Eylül başını kaldırdı. İlk defa yemek masasında bu kadar net bir duraklama hissediyordu. Levent Bey genelde yemek bitmeden durmazdı.

Gözleri kısa bir an Eylül’e kaydı.

“Bir şey mi söylemek istiyorsun?”

Eylül şaşırdı.

Gerçekten şaşırdı.

Çünkü babası… hiçbir zaman yemek masasında böyle bir soru sormazdı.

Ellerini yavaşça mendile götürdü, dudaklarını sildi. Bir anlık tereddüt yaşadı. Sonra başını hafifçe kaldırdı.

“Evet… baba.”

Kelime ağzından çıkar çıkmaz odadaki hava biraz daha ağırlaştı.

Çünkü Eylül bu evde hiçbir zaman “babacığım” dememişti.

Çocukken bir kez denemişti.

İlkokulda bir arkadaşına özenmişti. Eve gelip heyecanla söylemişti.

“Babacığım bak bugün…”

Cümle tamamlanmamıştı.

Levent Bey’in bakışı o an sertleşmişti.

“Resmiyet Eylül. Saygı ve resmiyet.”

O günden sonra “babacığım” kelimesi Eylül’ün sözlüğünden silinmişti.

Şimdi ise aynı masa, aynı adam, aynı sessizlik…

Ama bu kez farklı bir şey vardı.

Eylül konuşmak üzereydi.

Ve bu evde hiçbir şey, artık eskisi kadar sıradan değildi.

Levent Bey , Gözlerini kaldırdı ve Eylül’e baktı. Bakışı ne sertti ne yumuşaktı; sadece alışılmış bir mesafe taşıyordu.

“Seni dinliyorum.”

Eylül o bakışın altında bir an nefesini tuttu. Ellerini masanın altında birbirine kenetledi. Kalbi normalden biraz daha hızlı atıyordu. Sanki söyleyeceği şey, sadece bir cümle değil de evin bütün dengesini değiştirecek bir şeymiş gibi hissediyordu.

Suyundan bir yudum aldı. Bardak soğuktu, parmaklarıyla temas ettiği an onu biraz daha kendine getirdi.

“İstanbul’da… Demiray Üniversitesi bir sınav programı yayınlamış.”

Cümleyi kurarken sesi ilk kelimelerde sağlamdı. Ama devamı gelirken içinde hafif bir titreme oldu. Hemen fark etti. Kaşlarını çok az oynattı, sesini toparladı.

“Sınavı kazanan kişilerin hem eğitim masrafını üstleniyorlarmış hem de burs imkânı sağlıyorlarmış.”

Son kelimeden sonra kısa bir sessizlik oldu.

Eylül göz ucuyla annesine baktı.

Aylin Hanım çatalını yavaşlatmıştı. Gözleri Eylül’ün üzerindeydi. Dikkat kesilmişti ama yüzünde duygudan çok analiz vardı. Sanki ilk kez gerçekten “duymaya değer” bir şey işitmiş gibi.

Eylül sonra bakışlarını babasına çevirdi.

“İzniniz olursa… sınava girmek istiyorum.”

Cümle bittiğinde odadaki hava bir anda daha ağırlaştı.

Levent Bey çatalını tekrar eline aldı. Bıçağıyla tabağındaki yemeği keserken Eylül’e bakmadı bile. Sanki sorulan şey bir karar değil de, önemsiz bir düşünceymiş gibi…

“İznim yok, Eylül.”

Söz kısa, net ve tartışmasızdı.

Eylül’ün omuzları fark edilmez bir şekilde düştü. Sanki içindeki küçük umut, o kelimeyle birlikte yere bırakılmıştı. Gözlerini kısa bir an kapattı. Ama hiçbir şey demedi.

Tam o anda Aylin Hanım konuştu.

İlk defa.

“Levent…”

Sesinde hafif bir itiraz vardı. Ama kontrollüydü. Yılların içinde öğretilmiş bir sakinlik.

“Demiray Üniversitesi’ni bilmeyen yok. Türkiye’nin en iyi üç okulundan biri. Eğer Eylül oraya girmeyi başarırsa çok güzel bir geleceği olabilir.”

Masada bir anlık sessizlik daha oldu.

Eylül başını hafifçe annesine çevirdi.

İlk defa…

Annesi onun tarafındaydı.

Bu düşünce bile içini garip bir şekilde ısıttı. Ama aynı anda gözleri doldu. Hızlıca yutkundu. Bu evde gözyaşı göstermek zayıflık sayılırdı. O yüzden hiçbir şey olmamış gibi yaptı.

Gözlerini kırptı, bakışlarını masaya indirdi.

Levent Bey yavaşça başını kaldırdı. Sert bakışlarını bu kez Aylin Hanım’a çevirdi.

“Eğer Eylül tıbbı kazansaydı…”

Bir an durdu. Sonra kısa bir sessizlikle Eylül’e baktı. Bakışı birkaç saniyeliğine ona değdi, sonra tekrar Aylin Hanım’a döndü.

“O zaman istediği şehirde okuyabilirdi.”

Söz, soğuk ama kesin bir hat gibi masaya yayıldı.

Aylin Hanım derin bir nefes aldı ama sesini yükseltmedi. Sakinliğini korumaya çalışıyordu.

“Eylül yine de bir üniversite tutturdu Levent… hem de Ankara’nın en iyi okullarından birini. Tam burslu olarak.”

Cümlesinin sonu hafif bir vurgu taşıyordu. İmalıydı. Sanki söylenmeyen şeyleri de içinde barındırıyordu.

Eylül o an annesine baktı.

Onu savunuyordu.

Ama bu savunma bile garipti. Çünkü içinde gerçek bir sıcaklık mı vardı, yoksa sadece bir mantık mı… Eylül bunu ayırt edemedi.

Ama bir şey oldu.

İçinde ince bir kırılma hissetti.

Annesi onu savunuyordu ama…

Sanki hâlâ “Eylül” için değil de “başarı ihtimali” için konuşuyordu.

Eylül bakışlarını yavaşça masaya indirdi.

Çatalını oynattı ama yemeye devam etmedi.

Kafasının içinde bir cümle dönmeye başladı.

“Benim geleceğim bu kadar konuşulurken… ben neden hâlâ bu masada görünmezim?”

Gözlerini hafifçe kırptı.

Dışarıdan bakıldığında sakin görünüyordu.

Ama içinde…

Bir çocukluk sessizce çatırdıyordu.

Ve o çatırdama, yıllardır birikmiş her şeyin sesi gibiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.