Aradan bir ay geçmişti.
Bu bir ay, Eylül için yalnızca günlerin takvimde ilerlemesi değildi; her sabah aynı ağırlıkla uyanmak, her gece aynı düşüncelerle gözlerini tavana sabitlemekti. Zaman, dışarıdan bakıldığında akıp gidiyor gibi görünse de onun içinde sanki bir noktada sıkışmış, nefesini tutmuş gibiydi. Beklemek… kelime olarak basit, ama içinde taşınması zor bir yük gibi omuzlarına yerleşmişti.
O sabah, Aydemir Köşkü’nün en sessiz odalarından biri, alışılmışın dışında bir huzursuzlukla doluydu.
Eylül, bilgisayar masasının önünde oturuyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti ama parmak uçları fark ettirmeden birbirine sürtünüyor, içindeki gerginliği ele veriyordu. Ekran açıktı. Sayfanın yüklenmesini bekliyordu. O küçücük beyaz ekran, onun için artık bir hayat çizgisiydi.
Kazansa… her şey değişecekti.
Özel Demiray Üniversitesi.
Sadece bir okul adı değildi bu onun için. Bir kapıydı. İçinden geçerse geride bıraktığı her şeyi ardında bırakabileceği bir kapı. Yeni bir şehir, yeni insanlar, belki de ilk kez kendi seçimleriyle kuracağı bir hayat…
Ama geçemezse…
Düşüncenin devamı bile göğsünde ince bir sıkışma yaratıyordu.
Perdenin arasından sızan solgun sabah ışığı odaya yayılıyor, mobilyaların üzerine yumuşak bir parlaklık bırakıyordu. Köşkün sessizliği alışıldık bir sessizlik değildi bugün; sanki herkes nefesini kısmış, bir şeyin sonucunu bekliyordu.
Eylül’ün arkasında, hafifçe gölgesini düşüren bir siluet vardı.
Hafsa.
Dadı, yıllardır olduğu gibi yine onun yanındaydı. Ama bu sabah o da Eylül’den farklı değildi. Yüzünde alışıldık sakinlik olsa da gözlerinde sakladığı bir telaş vardı. Ellerini önünde birleştirmiş, ara ara Eylül’e bakıyor ama hiçbir şey söylemiyordu. Çünkü bazı anlarda kelimeler, yalnızca gürültü olurdu.
Hafsa bir adım yaklaştı. Sesini düşük tutarak konuştu.
“Eminim beklediğin gibi olacak.”
Eylül başını hafifçe salladı ama gözünü ekrandan ayırmadı.
“Emin olmak yetmiyor Hafsa… sonuç lazım.”
Sesi sandığından daha kısık çıkmıştı. İçinde tuttuğu nefes, kelimelerinin arasına karışmıştı sanki. Bir an durdu, sonra yutkundu.
Ellerini dizlerinden çekip masaya koydu. Parmakları soğuktu. Ekrandaki sayfanın yüklenme çubuğu hâlâ dönüyordu. Her saniye uzuyor, zaman yerinde sayıyordu.
Hafsa, arkasından onu izlerken yavaşça başını eğdi. Eylül’ü yıllardır tanıyordu ama bu bekleyişin içindeki ağırlık farklıydı. Bu, sadece bir sınav sonucu bekleyişi değildi; Eylül’ün kendi hayatına ilk kez bu kadar net bir şekilde uzanma çabasıydı.
Eylül bir anda nefesini tuttu.
Ekran değişti.
Sayfa açılmıştı.
Bir an hiçbir şey yapmadı. Sanki bakarsa gerçek olacakmış gibi… sanki bakmazsa sonuç değişecekmiş gibi…
Hafsa fark etti, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Eylül…”
Eylül gözlerini kapatıp açtı. Sonra yavaşça ekrana eğildi.
Kalbi, göğsünde yüksek bir sesle atıyordu. Öyle ki odanın sessizliği bile o sesi bastıramıyordu. Parmağını yavaşça mouse’un üzerine götürdü.
O an, dünya küçüldü.
Sadece ekran kaldı.
Ve onun içinde saklı olan cevap.
Bir tık.
Bir saniye.
Bir nefes.
Ekrandaki harfler netleşmeye başladı.
Hafsa’nın eli hafifçe dudaklarına gitti. Eylül donmuş gibiydi. Gözleri satırların üzerinde gezindi ama ilk anda hiçbir şey anlamadı. Harfler anlamını kaybetmiş, sadece şekle dönüşmüştü.
Sonra…
Bir kelime yerini buldu.
Kabul.
O kelime gözlerinin içine yerleştiği an, Eylül bir süre kıpırdamadı. Sanki beyninin anlamlandırması gecikmişti. Sonra yavaşça geri yaslandı. Nefesi bir anda çözüldü. Ama ağlamadı. Hemen değil.
Önce sadece baktı.
Hafsa ise dayanamayıp bir adım öne geldi.
“Eylül… kazandın.”
Sesinde hem sevinç hem de rahatlama vardı. Ama Eylül hâlâ ekrana bakıyordu. Sanki o kelime kaybolabilirmiş gibi.
Sonra dudaklarının kenarında çok küçük bir titreme oldu.
Ve fısıldar gibi konuştu.
“Gerçek mi bu…”
Hafsa başını salladı.
“Gerçek.”
Eylül o an gözlerini kapattı. İçine çektiği nefes bu kez ağır değildi. Tersine, uzun zamandır ilk kez hafifti. Göğsünde sıkışan o görünmez yük, yavaşça çözülür gibi oldu.
Bir süre sessizlik oldu.
Sadece odanın içinde, yeni bir başlangıcın fark edilmeden doğduğu o ince sessizlik…
Sonra Eylül gözlerini açtı. Bu kez bakışı farklıydı. Daha net. Daha kararlı.
Yavaşça fısıldadı.
“Demek ki… gidiyorum.”
Hafsa hafifçe gülümsedi.
“Evet. Ve artık geri dönüşü olmayan bir yere doğru da gidebilirsin.”
Eylül başını hafifçe çevirdi. Pencerenin dışına baktı. Köşkün bahçesi, sabah ışığında sessizce duruyordu. Ama o artık orada değildi.
Zihninde çoktan başka bir yer açılmıştı.
Yeni bir şehir.
Yeni bir hayat.
Ve henüz adını koymadığı bir gelecek.
Eylül, ekranın kararmasını uzun süre izledi.
Kabul yazısı hâlâ zihninin bir köşesinde yanıp sönüyor gibiydi. Ama o anın içindeki sevinç, yerini yavaş yavaş başka bir şeye bırakıyordu: paylaşma ihtiyacı… ya da daha doğru bir ifadeyle, zorunluluk.
Gözleri yavaşça masanın üzerindeki telefona kaydı.
Siyah ekran, sessiz bir ayna gibi duruyordu. İçinde kendine baktı bir an. Parmakları istemsizce telefona uzandı ama durdu. Sanki o tuşlara basarsa, geri dönüşü olmayan bir şeye dokunacakmış gibi…
Hafsa arkada sessizdi. Onu izliyordu ama müdahale etmiyordu.
Eylül derince bir nefes aldı.
Sonra kararlı bir hareketle telefonu aldı.
Ekranı açtı. Rehbere girdi.
Parmakları kısa bir an havada bekledi. O isim… yıllardır zihninde bile bir mesafe taşıyan isim… “Anne”
Ekranda o kelimeye bakarken yutkundu. Bir şeyleri değiştirmeyecek olsa da, içindeki o alışkanlık, onu yine de oraya götürüyordu.
Bir dokunuş.
Arama başladı.
Telefon çaldı.
Birinci zil.
İkinci zil.
Üçüncü zil…
Her ses, Eylül’ün göğsünde ayrı bir yankı bıraktı. Parmakları telefona sıkıca kenetlenmişti. Hafsa bir adım geride, sessizce nefesini tutmuştu.
Sonra telefon açıldı.
Ama gelen ses, Eylül’ün beklediği yumuşaklıkta değildi.
“Eylül.”
Soğuk.
Net.
Mesafeli.
Aylin Aydemir.
O an Eylül, derince bir yutkunma hissetti. Sanki sesi boğazına düğümlenmişti. Ama geri dönüş yoktu.
Bir saniye sustu.
Ve o sessizliğin içinde anladı… annesi konuşuyor olsa da, yanında babası vardı.
Sadece sesi değil, tüm tonu değişmişti. O “anne” dediği kadın, Levent Aydemir yanındayken her zamanki anne değildi.
Eylül kendini toparladı. Omuzlarını hafifçe dikleştirdi. Sesi kontrol altına aldı.
“Anne… sınav sonucu açıklandı.”
Bir an durdu.
Hattın diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Ama o sessizlikte bile birinin dinlediği hissi ağırdı.
Sonra Aylin Hanım’ın sesi yeniden geldi.
“Seni hoparlöre alıyorum.”
Eylül o an gözlerini kapatmadı ama bakışları sertleşti. Çünkü anlamıştı.
Levent Aydemir oradaydı.
Sanki odanın içindeki hava bir anda ağırlaşmıştı. Köşkün sabah ışığı bile daha soğuk görünüyordu artık.
Bir tık sesi…
Ardından farklı bir boşluk.
Sonra o ses.
“Evet?”
Tek kelime.
Ama içinde duvar gibi bir soğukluk vardı. Katı, mesafeli, net.
Eylül bir an sustu. Parmakları telefona daha sıkı bastı. Kalbi hızlı atıyordu ama sesi kontrol altındaydı.
Sonra konuştu.
“Bursu da okulu da kazanmışım… birincilikle kabul görmüşüm.”
Cümle bittiğinde, odada bir anlık sessizlik oluştu.
Ne bir tebrik.
Ne bir soru.
Ne de en ufak bir değişim.
Sadece sessizlik.
O sessizlik, Eylül’ün hayatına çok tanıdık bir şekilde oturdu. Sanki başarısı bile orada yankı bulamamıştı.
Sonra Levent Aydemir’ın sesi tekrar geldi.
“Tamam.”
Sadece bu.
Ne fazla.
Ne eksik.
Bir cümle bile değildi aslında. Daha çok bir nokta gibiydi. Bitirici, keskin.
Ve ardından…
Telefon kapandı.
Ekran karardı.
Eylül bir süre telefona baktı. Sanki o an bitmemiş gibi. Sanki birazdan tekrar çalacakmış gibi.
Ama çalmadı.
Sadece sessizlik kaldı.
Yavaşça telefonu elinden bıraktı. Masanın üzerine koydu. Hareketleri sakin görünüyordu ama içinde başka bir şey vardı; alışkanlık. Bu soğukluğa alışmış olmanın sessiz ağırlığı…
Hafsa yavaşça yaklaştı.
“Eylül…”
Ama Eylül cevap vermedi.
Gözleri hâlâ telefondaydı.
Sonra çok hafif bir nefes aldı. Ne sevinç tamdı artık, ne de kırgınlık yeni. İkisinin arasında bir yerdeydi.
Ve fısıldar gibi konuştu.
“Ben kazandım… ama yine de tek başımayım.”
O cümle odada uzun süre asılı kaldı.
Aradan birkaç gün geçmişti.
Aydemir Köşkü’nde zaman, her zamanki gibi ağır ve düzenli akıyordu ama Eylül için her şey hızlanmıştı. Günler artık hazırlıkla, valizlerle ve içten içe büyüyen bir ayrılıkla geçiyordu.
İstanbul.
Sadece bir şehir adı değildi artık. Eylül için bir başlangıçtı. Ama aynı zamanda sessiz bir kopuşun da adıydı.
Odasında valizler açık halde duruyordu.
Kıyafetler, kitaplar, defterler… hayatı parça parça toplanıyor gibiydi. Sanki yıllardır burada biriktirdiği her şey, şimdi fermuarların arasına sıkışıyordu.
Hafsa, her zamanki titizliğiyle hareket ediyordu. Eylül’ün giymeyi unuttuğu bir kazak bile dikkatinden kaçmıyor, düzenli bir şekilde valize yerleştiriyordu. Ama bu kez elleri daha ağırdı. Çünkü o da gideni hissediyordu.
Odanın içindeki sessizlik, alışılmış bir sessizlik değildi. İçinde vedaya benzeyen bir bekleyiş vardı.
Tam o sırada kapı aralandı.
Aylin hanım odasın çıktı.
Adımları yavaştı. Ama her adımında evin havası biraz daha değişiyordu. Levent bey evde yokken bile onun gölgesi bu evin içinde dolaşıyor gibiydi. Aylin Hanım’ın yüzünde ise farklı bir ifade vardı. Daha yumuşak… daha insani… ama yine de dikkatli.
Koridorda ağır ağır yürüyüp Eylül’ün odasına girdi.
Hafsa, onu görünce hemen doğruldu.
“Aylin Hanım…”
Aylin Hanım bakışlarını Eylül’e çevirdi ama sesini hafif tuttu.
“Hafsa… bizi biraz Eylül’le yalnız bırakır mısın?”
Hafsa kısa bir an tereddüt etti. Eylül’e baktı. Eylül de ona baktı. Sonra Hafsa başını eğdi.
“Tabii efendim.”
Sessizce odadan çıktı.
Kapı kapanınca, oda bir anda daha küçük, daha yoğun bir hale geldi.
Eylül, elindeki kitabı çantasına bırakmıştı. Ayakta duruyordu ama vücudu hafifçe gerilmişti. Annesine bakıyordu. Ama bu bakış, çocukça bir bekleyiş değil; dikkatli bir sorgulamaydı.
Aylin Hanım bir an sustu.
Sonra arkasından bir şey çıkardı.
Yıpranmış, eski iki defter.
Kenarları zamanla kararmış, sayfaları hafifçe kabarmıştı. Sanki uzun yıllardır saklanmışlardı.
Aylin Hanım defterleri Eylül’e uzattı.
“Al kızım… valizinin en altına sakla. Gidene kadar asla çıkarma bunu.”
Eylül kaşlarını çattı. Defterlere bakıyordu ama anlam veremiyordu.
“Bunlar ne?”
Aylin Hanım’ın gözleri kısa bir an titredi ama sesini sabit tuttu.
“Her şeyin cevabı bu defterlerde.”
Eylül defterleri eline aldı. Kapağını hafifçe aralayacak gibi oldu. Parmakları sayfaya değdiği an Aylin Hanım hızlıca elini tuttu.
“Şimdi değil, Eylül.”
Eylül durdu.
Annesinin gözlerine baktı.
Aylin Hanım bu kez daha düşük bir sesle konuştu.
“Özgür olduğun zaman oku.”
O kelime odanın içinde yankılandı.
Özgür.
Eylül hiçbir şey demedi ama içindeki soru büyüdü. Defterleri daha dikkatli tuttu. Sanki ağırlıkları artmıştı.
Tam o sırada…
Aşağıdan bir ses geldi.
Dış kapının açılma sesi.
Anahtarın kilide girişi…
Metal bir tıkırtı…
Ve ardından kapının kapanışı.
Aylin Hanım’ın yüzü bir anda değişti.
Panİk.
Ama kısa sürede bastırılmış bir panik.
Hızla Eylül’e döndü.
“Hemen… hemen sakla bunları. Valizlerin en altına.”
Sesi bu kez fısıltıya yakın ama acildi.
Sonra beklemeden odadan çıktı.
Kapı kapanırken Eylül birkaç saniye öylece kaldı.
Alt katta ayak sesleri duyuluyordu.
Eylül defterlere baktı.
Sonra valizlere.
Bir şeyleri anlamaya çalışıyordu ama parçalar eksikti.
Hızla hareket etti.
Defterleri aldı.
Okul kitaplarının olduğu valize eğildi. En altına… en derine… diğer eşyaların arasına sıkıştırdı.
Fermuarı kapatmadı.
Çünkü o an anladı.
Bu defterler sıradan değildi.
Ve Aylin Hanım’ın panikleyişi, bu defterlerin Levent beyden saklandığını açıkça söylüyordu.
Eylül doğruldu.
Bir an odanın ortasında durdu.
Alt katta sesler artmıştı.
Levent Aydemir eve gelmişti.
Ve o an Eylül ilk kez şunu düşündü.
“Ben burada sadece bir eve veda etmiyorum… Bir gerçeğin içinden geçiyorum.”
Eylül valizlerin fermuarını çekerken odanın içinde bir sessizlik daha ağırlaştı.
Sanki kapanan her valiz, içinde bir dönemi de mühürlüyordu. Kumaşın sürtünme sesi bile köşkün duvarlarında yankılanmıyor, içeri doğru çekiliyordu.
Bir an durdu.
Perdenin arasından sızan akşam ışığı artık solgunlaşmıştı. Gökyüzü, günün son rengini de üstünden çekmiş gibiydi. O an fark etti..
zaman ilerlemişti.
Akşam yemeği saati gelip çatmıştı.
Ne kadar süredir odasında olduğunu bile hatırlamıyordu.
Sessizce banyoya geçti. Musluğu açtı. Su sesi, odanın içindeki tüm ağırlığı kısa bir an için bastırdı. Ellerini yıkadı, yüzüne soğuk su çarptı. Aynadaki yansımasına baktı.
Kendini tanır gibiydi ama aynı zamanda uzak bir yerdeydi.
Üzerini düzeltti. Saçlarını toparladı. Derin bir nefes aldı.
Sonra kapıya yöneldi.
Ve aşağı indi.
Merdivenlerden inerken köşkün içindeki hava değişti. Üst kattaki sessizlik yerini kontrollü bir düzene bırakmıştı. Alt kata indikçe yemek kokusu belirginleşti. Her şey yerli yerindeydi. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ama Eylül artık “olması gerektiği gibi” ifadesinin ne kadar ağır olduğunu daha iyi hissediyordu.
Salona girdi.
Yemek masası hazırlanmıştı. Parlak yüzey, ışığı soğuk bir şekilde yansıtıyordu. Tabaklar simetrik yerleştirilmiş, çatal bıçaklar milimetrik bir düzenle konmuştu.
Levent bey baş köşedeydi.
Duruşu değişmemişti. Dik, mesafeli, kontrolü elinde tutan bir adam gibi. Bakışları masaya değil, sanki masanın ötesine sabitlenmişti.
Aylin Hanım onun solunda oturuyordu.
Bugün daha sessizdi. Daha dikkatli. Ama gözlerinde ince bir gerilim vardı; sanki her an yanlış bir kelimenin düşmesinden korkuyordu.
Eylül masaya yaklaştı.
Kısa bir an durdu.
“İyi akşamlar.”
Sesinde ne çekingenlik vardı ne de fazla bir duygu. Sadece düzgün bir ton.
Sonra yerine oturdu.
Tam o anda Buse, eyemekleri servis etmeye başladı. Tabaklar sessizce yerlerine bırakılıyor, çorbanın buharı masanın üzerinde ince bir çizgi gibi yükseliyordu.
Levent Demiray beklemeden konuştu.
“Afiyet olsun.”
Ve yemeğe başladılar.
İlk birkaç dakika yalnızca çatal ve tabak sesleri vardı. Konuşma yoktu. Masada herkes kendi sınırlarının içindeydi.
Eylül yemeğini yerken gözleri zaman zaman farkında olmadan babasına kayıyordu. O mesafe hissi… sadece sözlerinde değil, varlığında bile hissediliyordu.
Yemeğin yarısına gelindiğinde Levent bey çatalını yavaşça bıraktı.
Bu hareket bile masada bir değişim yarattı.
Bakışlarını Eylül’e çevirdi.
“Kuralları ikinci kez bozuyorsun.”
Eylül bir an durdu. Çatalı havada kaldı. Sonra yavaşça tabağa bıraktı.
Levent Demiray devam etti.
“Yarın sabah uçağın kaçta?”
Eylül mendille ağzını sildi. Sesi sakin kaldı.
“11’de baba.”
Levent bey başını hafifçe eğdi. Sanki bilgiyi zihnine kaydediyordu.
“Biz hastanedeyiz o saatte. Şoför gönderirim sana.”
Aylin Hanım hemen araya girdi.
“Benim ameliyatım iptal oldu, ben Eylül’le havaalanına giderim.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Levent bey yavaşça Aylin Hanım’a baktı.
Gözleri soğuktu.
“İptal olmadı Aylin, günlük listeni kontrol etmedin herhalde.”
Aylin Hanım bir an dondu.
Sonra yüzü değişti. O yumuşak ifade silindi. Yerine kontrollü, mesafeli o eski hal geri geldi.
“Olabilir, yemekten sonra kontrol ederim tekrar.”
Ve çatalını yeniden eline aldı.
Sanki az önceki cümle hiç söylenmemişti.
Eylül bu anı izlerken içinden sessiz bir fark ediş geçti.
Burada insanlar duygularıyla değil, programlarıyla yaşıyordu.
Sözler bile planlıydı.
Yemek devam etti.
Levent bey yeniden konuştu.
“İstanbul’da seni havaalanında yine şoför karşılayacak. Tutulan eve götürecek. Yurda gerek yok.”
Bir an durdu.
“Gereksiz gürültü seni sadece eğitimde geriye götürür.”
Eylül başını kaldırdı. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Alışkanlık vardı.
Sakin bir şekilde cevap verdi.
“İyi düşünmüşsünüz baba.”
Sesi düz, kontrollüydü.
Ne itiraz.
Ne merak.
Sadece kabul.
Çünkü Eylül çoktan öğrenmişti.
Bazı cümleler tartışılmazdı.
Bazı kararlar zaten verilmişti.
Ve bazı hayatlar… sadece düzenleniyordu.
Çatalını yeniden aldı.
Yemeğine döndü.
Masadaki diğer herkes gibi.
Ama içinde bir şey sessizce değişiyordu.
Artık sadece yemiyordu.
Gözlemliyordu.
Sabah, Ankara’nın keskin soğuğuyla birlikte doğmuştu.
Eylül perdelerin arasından süzülen soluk ışığa baktı bir süre. Camın ardındaki dünya griydi. Sessiz, hareketsiz, biraz da uzak… Sanki şehir bile onun gidişini izliyordu ama ses etmiyordu.
Bir an öylece durdu.
Bu oda… yıllardır onun sığınağı olmuştu. Ama aynı zamanda en büyük yalnızlığıydı. Duvarlar, sessizlik ve kendine bile söyleyemediği düşünceler…
Şimdi hepsi geride kalıyordu.
Yatağın üzerine bıraktığı kabanı aldı. Kumaşın soğukluğu parmaklarına değdi. El çantasını omzuna taktı. Aynaya kısa bir bakış attı.
Kendine değil… sanki geride kalan birine bakıyordu.
Sonra kapıya yöneldi.
Ama çıkmadan önce durdu.
Odaya son kez baktı.
Bu bir bakıştan fazlasıydı.
Bir veda.
On sekiz, on dokuz, yirmi yıl… hepsi bu odanın içinde birikmişti. Sessiz geceler, söylenmemiş cümleler, hiç duyulmamış ağlamalar…
Ve şimdi hepsi arkada kalıyordu.
Kapıyı yavaşça çekti.
Ve kapanan bir hayat parçası.
Merdivenlerden ağır ağır indi.
Köşk bugün her zamankinden daha sessizdi. Ama bu sessizlik artık Eylül’e baskı yapmıyordu. Tersine… içini dolduran bir boşluk hissi veriyordu. Sanki nefes alabiliyordu artık.
Her basamakta biraz daha aşağı iniyor, ama içinden bir şeyler yukarıda kalıyordu.
Dış kapıya yaklaştığında durdu.
Ve Hafsa’yı gördü.
Bir köşede… sessizce.
Gözlerini silmeye çalışıyordu ama başaramıyordu. Yıllardır bu evde bir tek Eylül’ün yanında gerçek anlamda “insan” gibi hissetmişti.
Eylül yavaşça yanına geldi.
“Ağlama Hafsa.”
Sesi yumuşaktı.
“Gözlerini sil, üzme beni de.”
Bir an durdu. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Hem belki Beraber yaşarız.”
Hafsa’nın gözleri daha çok doldu. Ama bu cümleye tutundu. Yine de gerçekleri biliyordu.
“Levent Bey izin vermez ki…”
Eylül bir an sustu. Sonra bakışlarını kaçırmadan cevap verdi.
“O zaman… farklı yollar buluruz.”
Hafsa bir anda Eylül’e sarıldı. O sarılış uzun zamandır birikmiş bir duygunun dışa taşmasıydı.
Eylül de kollarını kaldırdı ama sıkmadı. Sadece varlığını hissettirdi.
Hafsa, gözyaşları arasında fısıldadı.
“Tatillerde sen gelince hasretimi dindiririm artık…”
Eylül hafifçe başını salladı.
Olur demeden önce Hafsa’nın yanağına küçük bir öpücük bıraktı.
“Olur.”
Sonra geri çekildi.
“Gidiyor muyuz?”
Hafsa başını salladı.
“Valizler arabada. Şoför halletti.”
Eylül derin bir nefes aldı.
Birlikte dışarı çıktılar.
Merdivenlerden indiklerinde Eylül durdu.
Yavaşça arkasını döndü.
Köşke baktı.
Yalnızlığını öğrendiği, sustuğu, büyüdüğü, ağladığı ev…
Bir evden fazlasıydı.
Ama hiçbir zaman bir “yuva” olmamıştı.
Gözleri uzun süre o kapıda kaldı.
Sonra Hafsa’ya döndü.
“Veda vakti.”
Hafsa yeniden ağlamaya başladı. Dayanamayıp Eylül’e sıkıca sarıldı.
“Beni sık sık ara yavrum… habersiz bırakma.”
Eylül gözlerini kapattı bir an.
“Bırakmam Hafsa.”
Sesi kararlıydı ama içinde ince bir kırılma vardı.
Sonra ayrıldılar.
Eylül arabaya yöneldi.
Kapı açıldı. İçeri girdi. Şoför yerine geçti.
Kapı kapandı.
Motor çalıştı.
Tam o sırada Eylül camı açtı.
Araba hareket ederken başını çevirdi.
Hafsa hâlâ oradaydı.
Eli havadaydı.
Eylül de elini kaldırdı.
Son bir selam.
Son bir bağ.
Ve köşkün kapısı yavaşça geride kaldı.
Aydemir Köşkü küçüldü.
Uzaklaştı.
Sessizleşti.
Şehir yolları açıldıkça, soğuk hava camdan içeri doldu.
Eylül gözlerini kapatmadı.
Derin bir nefes aldı.
Ciğerlerine dolan o soğuk, bu kez acı değil… keskin bir farkındalıktı.
Ve içinden, ilk kez gerçekten hissetti.
“Artık özgürüm.”