İçeriğe geç

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 19 · 17 dk okuma

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 19

19.Bölüm

GURUR

Us Against The World_Chris Grey

Katherina Blacklight

Gözlerimi sıcacık yatağımda açtım. Aklıma gelen ilk şey bugün için yapılacaklar listesi oluşturmaktı.

Bir süredir yoğun antrenman programım yüzünden oda temizliğimi aksatmıştım. Buna daha fazla izin verirsem tüm mobilyalarım kalın toz tabakalarıyla kaplanacaktı. Dağınık bir insan değildim, görünürde bir dağınıklık yoktu. Odamı biraz silip süpürmem yeterli olacaktı.

Pijamalarımdan kurtuldum, üzerime eski ve rahat kıyafetler geçirdim. Birkaç temizlik görevlisinden kova ve temizlik malzemesi istedim. Biraz sabunlu su ve bez ile tüm mobilyalarımı sildim. Yerleri süpürdüm ve paspasladım.

Okulumuz eksi bir yapıydı, bu yüzden çok ince detaylara sahip duvar oymaları vardı. Benim odamın duvarlarında da bunlardan vardı. Toz toplayacağını bildiğim için o küçük oymalarını da temizlik malzemelerinin olduğu depoda bulduğum toz alma fırçasıyla bir güzel temizledim.

Kullandığım tuvaleti ve banyoyu da iyice fırçaladıktan sonra saat öğleden sonra olmuştu bile. Bir süredir yıkanmayı bekleyen küçük kıyafet yığınımı da elden geçirdim. Antrenmanlarda çok terlediğim için bir gün giydiğim kıyafeti öbür gün giyemiyordum. Bu yüzden çok çabuk bir yığına dönüşüyorlardı.

Saatler geçip giderken odam sonunda toparlanmıştı. Banyoya girdim ve üzerime yapışan terden kurtuldum. Çıktığımda mis gibi yumuşatıcı kokan odama ilerledim. Üzerime tertemiz üniformalarımı geçirdim.

Bugün antrenmanlara katılmamıştım. Bu konuda beni zorlamıyorlardı çünkü normalde kendimi ne kadar zorladığımın farkındaydılar. Hatta bu tatil gününü Bay Reband bana önermişti. Ben de bu zaman dilimini kafamı boşaltmak için temizliğe harcamıştım.

Böylece hem temiz bir zihin hem de temiz bir odam olmuştu.

Günün geri kalanında bahçeme gidip elementler üzerine çalıştım. En hâkim olduğum elementler hava ve ateş elementleriydi. Benim için, diğer iki elemente göre kontrol etmesi daha kolaydı.

Yine de ta anlamıyla hiçbir güce alışamamıştım. Her şey o kadar yeni ve yabancıydı ki.

İçimdeki ejder bazen benimle konuşuyor ve bana yol göstermeye çalışıyordu. En derin düşüncelerime sızıp beni benden daha iyi tanır hale gelmişti. Yine de bazen bu mahremiyet sınırlarını da aşıyordu.

Yani, benim hakkımda ciddi anlamda her şeyi bilmesi.

Bu çok rahatsız edici.

Her anlamda.

Bir keresinde onu içimden nasıl atacağımı sormuştum. Onun cevabı ise çok netti.

Atamazsın.

Meğer, ölmeden onu içimden atmam mümkün değilmiş.

Hayal kırıklığı ile bu fikri de rafa kaldırmam gerekmişti. İçimdeki şey ile yaşamayı öyle ya da böyle öğrenecektim.

Akşam yemeği saatine kadar bahçemde oyalandım. Artık gözden uzak olmak daha cazip geliyordu.

Çünkü etrafımdakilerin ne düşündüğünü düşünmek eskisinden daha zor bir hal almıştı. Onların gözünde bir canavar mıydım, bir ucube miydim? Çok çalışan bir inek mi?

Ellerinden her şeyi alabileceğimi mi düşünüyorlardı yoksa burada hiç olmamam gerektiğini mi?

Konumumu hak etmediği kaç kişi düşünüyordu?

Muhtemelen hepsi.

Bakışlarındaki iğrenme her geçen gün artarken etraflarımda olmaları gittikçe zorlaşıyordu. Birilerinin düşüncelerini önemseyerek hayatı yaşamanın ne kadar zorlayıcı olduğunu bildiğimden asla birinin düşünceleri ile hareket etmemiştim. Her daim kendi düşüncelerimi de değerlendirir, daha avantajlı olacak olan hangisi ise onu uygulardım. Başkaları ne der, cümlesi benim literatürümde yoktu.

Ancak bu maruz kaldığım şey, apaçık bir zorbalıktı.

Çünkü ben bir kızdım. Çünkü benim güçsüz olmam gerekiyordu.

Şimdi ise içimde bir ejder vardı. Dört elementi kontrol edebilen tek kişiydim. Üstelik bu özelliğim kralın bile o kadar dikkatini çekmişti ki, beni sık sık saraya çağırıyordu.

Beni bir akşam yemeğine bile davet etmişti.

Aragons’da okuyan diğer tüm subayların benden farkı neydi? Onlar neden benim sahip olduğum ayrıcalıklara sahip değildiler?

İşte bunların hepsi bana düşman olmaları için en açık sebeplerdi.

Onların bakışlarındaki sadece yargılamak değildi. Onların bakışlarındaki şey korkutucuydu, insanın karanlık bir sokakta yalnız başına yürürken birilerinin onu izlediğini hissetmesi gibiydi.

Tek fark, güpegündüz ve gözümün içine bakarak beni yok etmek istemeleriydi.

İşte Aragons’da kız olmak bu demekti.

Soluklanmak için çimenlere oturmuştum ki etraftaki sessizliği bir gurultu böldü.

Karnım gerçekten de çok acıkmıştı.

Bir süredir yemek düzenim mahvolmuştu. Mesele sadece öğün atlamam da değildi. Bazen yemek yemediğim günler oluyordu. Asla zayıf birisi olmamışımdır ancak kaslarım her zaman olduğum kilodan daha az görünmeme neden oluyordu.

Şimdi ise gerçekten zayıflamaya başlamıştım. Kaburgalarım ve elmacık kemiğim belirginleşmişti.

Kendimi aç hissetmiyordum.

Onca antrenmanın, çalışmanın ve koşuşturmanın ardından en ufak bir açlık çekmiyordum. Ancak vücuduma bakılırsa, açlığımı hissetmesem de aç kalıyordum.

Şimdi karnım guruldadığı için sevineceğim asla aklıma gelmezdi. Yemek yemem gerektiğini hatırladığım için tekrar ayağa kalktım ve doğruca yemekhanenin yolunu tuttum.

Yemeğimi almak için sıraya geçtiğimde yine tüm aç kurtların bakışlarını üzerime toplamıştım. Ne kadar bu durumdan rahatsızlık duysam da, umursamıyormuş gibi yaparak boş bir masaya geçtim ve yine üzerime dikilmiş bakışlar eşliğinde yemeğimi yedim.

Yemeğimin yarısına geldiğimde hakkımda konuştukları fısırtıların sesleri artmaya başlamıştı. Hatta bazıları fısırtıyı bırakmış, duyabilmem için özellikle sesli konuşuyordu. Kendince iğneleme yapıyordu.

Çorbamı ağzıma götürecek oldum ancak elim o kadar titriyordu ki kaşığımı geri kâseye bırakmak zorunda kaldım. Ne zamandır aç kaldığımı bileyecek kadar enerjim bitmişti. Onların lafları ile uğraşmayı bırakın yemek yiyecek dermanım dahi kalmamıştı.

“şuna baksana, zararsız bir köpek yavrusuna benziyor sadece. Ne yani gözlerinden alev mi saçacak şimdi. “

“ o gün sahada olanları sen de gördün. “

Gözlerim çaprazımdaki masada oturan gruba döndü. Sanırım hakkında bahsettikleri zararsız köpek yavrusu ben oluyordum.

“ amma korkasınız! Ne yapabilir ki? Neredeyse çelimsizlikten ölecek. Yumruğumu geçirsem bir daha ayağa kalkamaz.” Ve ardından koca bir kahkaha takip etti bu cümleleri.

Var olan son iştahım da buhar oluvermişti.

Yemeğimi dökmek için tepsiyi elime aldım ve ayağa kalktım.

“ bakın şimdi.”

Üzerime yürüyen bir çapraz masadaki çocuk önüme kadar geldi ve birden elimdeki tepsiye alttan vurarak tüm öğünümün üzerime dökülmesine neden oldu.

“ sen ne yap…” cümlemi tamamlayamadan tek eliyle yanaklarımı avucuna aldı ve yüzüme koca bir sırıtışla baktı. “ şimdi alev saçsana minik ejder! Ne oldu ateşin mi söndü?”

“ çek elini. “ yanaklarımı o kadar sıkı tutmuştu ki ağzımdan çıkan sözler peltek çıkıyordu, kolunu geri ittirecek gücü kendimde bulamıyordum. Ne ara bu kadar tükenmiştim? Enerjim tam da bitecek zamanı bulmuştu.

Lanet ejder. Yardım etsene!

“o gün yaptığın her şey bir göz yanılsamasıydı değil mi? Herksi kandırabilirsin minik sıçan ama beni asla!” yanaklarımı gittikçe daha çok sıkıyordu. Biraz daha sıkarsa dişlerim çatırdayacaktı. Artık konuşamıyordum bile.

“ söylesene! Herkesi kandırmak kolaydı, ancak yakalanacağını tahmin edemedin değil mi? Ama bak işte köşeye sıkıştın. O hokus pokuslarını yine yapsana. Herkes bilir ki Aragons gibi koruma bariyeri olan bir yerde kimse elementleri kontrol edemez. “

Şimdi gerçek anlamda çırpınıyordum.

Yine sıkıştırılmıştım işte. Bu iki oluyordu.

Herkes bana bakıyor ve gülüyordu. Aşağılayan bakışları yine üzerimdeydi. Ben çırpındıkça kahkaha atıyorlardı. Kollarım yorgunlukla titrerken karşımdakinin elini yüzümden çekmeye çalışıyordum.

Vücudumda en ufak bir büyü kalıntısı hissedemiyordum. Ne olmuştu birden bire?

Etrafımdaki kahkahalar artarken çenemden bir çatırdama geldi.

Argnes! Yardım et. Lütfen…

“ asker, bırak onu hemen!” yemekhanenin girişinden bir gürleme duyulduğunda etraf birden sessizleşti ve herkes korkuyla o yöne döndü.

“ yüzbaşım, ilk önce o saldırdı. Yemin ederim ki nefsi müdafaydı. Herkes şahidim. “

Adım sesleri gümbürtüyle yaklaşırken suratımı kavrayan koca el yüzünden ancak gözlerimle o yöne bakabiliyordum. “ çek elini ondan! “ Dominic tekrar gürlediğinde yüzümdeki el bir anda hiçliğe karıştı.

“ yüzbaşım…”

“ sen kimsin de benim emirlerimi ikiletiyorsun! “

“ ben… “

“ kes sesini! “

Çenemin zonklayan sağ tarafını elimle tutuyordum. Kemiğin çatlamasını daha önce tatmamış olsaydım da bu acının bir çatlağa işaret olduğuna yemin ederdim. Neyse ki zamanında oramı buramı kırmakta üstüme yoktu.

“ sen iyi misin? “ Dominic, gözlerinin içi öfkeyle parlarken bir anda nasıl bu kadar şefkat dolu bir soru sorabilirdi, aklım almıyordu. Kafamı evet anlamında salladığımda tekrar askere döndü.

“ nedense buradan bakıldığında saldıran ilk kişi senmişsin gibi duruyor. İlk yumruğu yediğinin belirtisini göremiyorum asker. “

“ yumruk atmadı efendim. Şu büyüsünü kullandı.”

“ yaranı göster! “

Kolunu sıvadı ve bir yanık izi gösterdi. Ancak bu yara olalı üzerinden epey vakit geçmiş gibi duruyordu. Dominic ona alayla bakıyordu. “ yoksa siz de mi onun şu büyülerine inanmıyorsunuz yüzbaşım. Ben de tam da bunu soruyordum. İllüzyonları ile hepimizi kandırıyor. Bay Reband’ı da kandırdı, kralı…”

Bir güm sesi yankılandı.

Dominic, oğlanın kafasını masaya çarpmış ve üstüne eğilmişti. “ Bay Reband’a onun güçleri hakkında raporu veren bendim embesil! Ve o ejder saçmalığı onu ele geçirdiği gün onu doktora teslim eden de bendim. Şimdi de çıkmış sabah mutfakta koluna değen sıcak tavanın izini bana yutturmaya mı çalışıyorsun? Sence ben aptal mıyım? “

Bir insandan çıkabilecek en yüksek ses ile tüm yemekhaneyi inletiyordu. Askerin kafası tek eli ve masanın arasında sıkışıp kalmıştı ve asker neredeyse altına kaçıracakmış gibi görünüyordu.

Ben ise sadece öylece bakakalmıştım. Müdahale edemiyordum. İstesem bile bu enerjiyi kendime bulamazdım.

“ şimdi s*ktir git buradan yoksa seni gebere kadar döverim! “ tek avucuyla askerin kafasını masadan kaldırdı ve onu bir çuval gibi yere fırlatıverdi. Bu kez asker gerçekten de altına kaçırmıştı. Ama etrafta hiç kahkaha yoktu. Kimse en ufak bir tebessüm bile edemeyecek kadar pusmuştu.

Yerdeki asker kafasından akan kanı eliyle tutarak doğruca yemekhanenin dışına fırladı.

“ bir daha böyle bir saçmalık görürsem hepinizi doğduğunuza pişman ederim! Anlaşıldı mı? “

Herkes korkuyla ancak kafa sallayabildi.

Dominic bana döndü. “ sen gel benimle. “

Çok ciddi görünüyordu. Yine başıma iş açtığım için azar işitecektim anlaşılan.

Sessizce peşine takıldım ve yemekhaneden çıkıp binanın başka bölümlerine girene kadar arkasına dönüp bakmadı. Sonunda odasının kapısına geldiğimizde içeri geçmem için işaret etti.

İçeri girdiğimde kapıyı kapadı ve sinirle soluyarak üzerime geldi. Elini kaldırdığında refleksle geri çekildim ancak kolumu yakalayarak daha fazla geri çıkmama engel oldu.

Elini çeneme götürüp bir süre oraya baktı. Yüzü çok ciddi duruyordu ve bu beni biraz tedirgin ediyordu. Gerginliği biraz daha azaltmak adına “ çok mu kötü görünüyor? “ diye sordum.

Gözlerime sanki canı yanan oymuş gibi baktı.

O kadar da kötü olamazdı.

Acı hissimi kaybetmediysem eğer o kadar da acıdığı söylenemezdi. Sadece hiç durmadan zonkluyordu.

“ muhtemelen çenende bir çatlak var. Burada bekle, buz ve krem getireyim. “

Sanki başka gideceğim bir yer vardı da. Diye geçirdim içimden.

Revire gidebilirsin.

Sanki revirdeki büyüler üzerimde etki edecekmiş gibi.

Lanet ejder. Saatlerdir hangi cehennemdeydin sen?

Yine susmuştu işte. Sadece vicdanımmış gibi davranıp kaçıyordu. Beni iç sesimden başka yargılayan bir ses daha olmasına bayılıyordum sanki.

Dominic elinde şifacılardan aldığı belli olan birkaç şişe ve buz torbası ile geri geldiğinde ana girişteki koltukların birinde oturuyordum.

Yanıma oturdu ve elindeki şişelerden birini uzattı. “ bu ağrını bir süreliğine keser. “

Hiç sorgulamadan tekte kafama diktim ve boş şişeyi geri uzattım. Elimdeki şişeyi alıp kenara bıraktı ve elindeki öbür şişenin birinden çıkardığı kreme elini batırıp öbür eliyle çenemi sabitledi ve kremli elini çenemin ağrıyan tarafına sürmeye başladı.

Acaba ona, bu krem ve iksirlerin üzerimde bir etkisi olmayacağını hatırlatsa mıydım?

Yüzüme kremi sürerken o kadar ciddiydi ve o kadar durgundu ki, sesimi çıkarmadım. Bunu başka zaman hatırlatacaktım. Belki Argnes beni kendi büyüsüyle iyileştirdikten sonra.

Ya da insafa gelir ve kremi sürdükten sonra da söyleyebilirdim.

Kimin umurunda. Zaten kremi sürmüştü, olan olmuştu.

Elini tuttum ve yavaşça suratımdan çektim. “ bunlar üzerimde işe yaramayacak, biliyorsun. “

“ biliyorum. Yine de denemeye değer. “ gözlerimin içine bakarken yüzüme çok yakındı.

Bana bu kadar yakın olması vücudumun alarma geçmesine neden oluyordu. Yanaklarım alev almadan önce uzaklaşmak için hareket ettim ve koltuğun biraz daha ötesine kaydım. “ boş yere kremleri heba etme. İnsanlar bunlara sahip olabilmek için bir sürü para yatırıyor. Benim ihtiyacım yok, eğer sende fazla ise başkalarına veririsin. “

“ bir kere, sadece teşekkür et. “

Kıkırdayarak ona döndüm. “bak işte onu yapamam. Çenem çatlasa da kırılsa da, sana laf yetiştirmekten başka bir eğlencem yok. “ çenemin ağrısı güldüğüm için daha çok artmıştı. Elim istemsizce yeni sürülen kremin üzerine değdi.

Elime bulaşan kremi silmek için elimi tuttu ve cebinden çıkardığı bir bez parçasıyla sildi. O kadar durgundu ki, korkmama neden oluyordu. Az önce tüm yemekhanede gürleyen o değilmiş gibiydi ancak sesi hala kulaklarımda yankılanıyordu.

“ ben gitsem iyi olacak. “ yerimden kalktım ve kapıya yöneldim.

“ ben… teşekkür ederim.”

“ teşekkür etmesini pek beceremiyorsun. Tıpkı yardım istemesini bilmediğin gibi. “

Ona anlamsız gözlerle baktım. “ sana nasıl baktıklarını görüyorum Volentia. Ve seni nasıl sıkıştırdıklarını da duydum. Soğukta seni dışarı sürükleyip üzerine soğuk su döktüklerini biliyorum. “

Olduğum yere çakılmıştım. “ aptal değilim, kendi aralarında konuştuklarını duyabiliyorum. Bu yüzden seni yere düşüren askeri sahadan attım. Gözlerini korkutmak için. Belki akıllanırlar ve bir daha cesaret edemezler diye. “ elindeki krem şişesine baktı. “demek ki yeterince işe yaramamış. Okuldan atılma riskini göze alarak sana zarar vermeye devam ediyorlar. “

“ bana bir şey yapmıyorlar. “

“ gerçekten de tam bir inatçı keçisin. Canın acıdığında bunu bana söylemen gerekiyor Katherina! Bunu açıkça söylemem mi gerekiyor? “

“ bunu neden yapayım ki? Çocuk gibi herkesi sana şikayet mi edeyim? “

“ hayır! Seni koruyabilmem için yardım iste, beni çağır, bana söyle. Derdini anlat bana. Aileni kaybetmenin ağır olduğunu görebiliyorum. İnkar da etsen karşı da çıksan omuzlarının ağırlıkların altında ezildiğini görüyorum. Her şey sana ne kadar yeni olsa da sesini çıkarmadan kabulleniyorsun. Bunu yapma. Benden yardım iste, yanında olmama izin ver. “

“ benim yardıma ihtiyacım yok. “

Elindeki şişeyi koltuğa savurdu. “ inat ediyorsun. Hala keçi gibi inat ediyorsun. “

“ beni tanımıyorsun. Bunu bilemezsin. “

“ seni sandığından iyi tanıyorum Katherina Benivolentia Blacklight. “

Ayağa kalktı. “ hala aynısın. İnadın asla eksilmemiş. Hala sıkıştığında yardım isteyemeyecek kadar gururlusun. Küçücük bir çocukken bile aynıydın. “

Yüzümü buruşturdum. “ ben eskisi gibi değilim. Beni o küçük kızla kıyaslama. “

“ bu da ne demek. “

“ değiştim. Sen gittikten sonra çok şeyi değiştirdim. Aynı kişi olamam. “

Yanıma yürüdüğünde daha fazla bu konuşmayı devam ettirmek istemediğime karar verdim. “ ben halimden memnunum. Olduğum ve dönüştüğüm kişiden memnunum. Tanıdığını iddia ettiğin kız öldü. Şimdi iznin olursa gitmek istiyorum. Çok yorgunum. “

Adımları yarıda kesildi. Mavilerine bakmak, onun hala değişmediğini gösteriyordu. O hala aynı Dominic’ti. Çapkın, enerjik, korumacı ve herkesten gizlediği duygusal yönü ile aynıydı.

Ona daha konuşma fırsatı vermeden arkamı döndüm ve odadan çıktım.

O günden sonra kralın verdiği akşam yemeğinin düzenleneceği güne dek görüşmedik.

Kraliyet sarayından gelen bir ulak elinde akşam için düzenlenecek yemeğin davetiyesi ile geldiğinde içim yine heyecanla dolmuştu. Bir yanım saraydaki son yaşananları hatırlayınca ürperiyordu ancak madem acı dolu bir geleceğim olacaktı, şimdi vah tüh demek yerine anı yaşayacaktım. O kasveti hatırlayıp üzülmek şu anıma hiçbir şey katmayacaktı.

Davetiyeyi alır almaz ilk önce Bayan Wisetoun’un yanına gittim. Bu akşam için giyeceğim kıyafet konusunda kendimi yine onun kollarına bırakacaktım. ne kadar inkar etmek istesem de işinde çok iyiydi. Aragons’un ana binasında gördüğüm tüm leydiler ve centilmenler onun elinden çıkmaydı. Hepsi de Bayan Wisetoun’un tarzına çok önem veriyor onun öğretilerini, tavsiyelerini el üstüne tutuyorlardı.

Bu tavsiyeler her zaman kılık kıyafetle alakalı değildi. Kimi zaman karşı cinsi etkilemek için de minik taktikler veriyordu. Kız ve oğlanları ayırt etmeden hepsine çok büyük yardımlarda bulunmuştu. Kim bilir kaç tane ilişki kurtarmış ve soylu cemiyetin çocuklarının evliliklerinin kendi statüsündeki insanlarla olmasına ne gibi katkıları olmuştu.

Aragons’a gönderilen bu leydi ve centilmenlerin aileleri, hepsi Bayan Wisetoun’a borçluydu resmen.

İşte onun kendine olan güveni ve egosu da buradan geliyordu. Arkasında inanılmaz bir soylu cemiyeti vardı.

Yine de tüm bu siyasi şeylerin solda sıfır kaldığı tek konu, bendim. Benimle ilgilenmek, bana verdiği tavsiyeleri uygulamamı beklemesi, kibar bir leydi olmam için sarf ettiği çaba hepsi onun için başlıca bir yüktü.

Bu yüzden ben Bayan Wisetoun’un bölgesine adım atar atmaz uşaklarından birine tek el hareketi yaparak kendine bir rezene isterdi. Bu onun benim ile vakit geçirirken sakinliğini koruyabilme taktiğiydi.

“ bakın kim gelmiş. Benim küçük tatlı belam! “

Kollarını iki yana açtı ve abartılı bir hoş geldin selamı verdi. Ardından elindeki ince işlemeli yelpazeyi farkında olmadan sallamaya başladı. Şimdiden sinirleri gerilmişti.

Bazen insanların üzerinde böyle etkilerim olur.

“ bugün yine krala ziyaretin varmış diye duydum. Demek ki doğruymuş. “

Onu şaşırtarak ben de zarif bir reveransta bulundum. Bir saniye kadar ağzı açık kalmıştı, onu şaşırtmayı ve isteğinin dışında bir şeyler yaparak kızdırmaya bayılıyordum. Aragons’da geçirdiğim tüm bu sürecin en eğlenceli kısmı buydu galiba. “ evet. Üstelik bugün, bir akşam yemeğine davetliyim. “

Bayan Wisetoun oturduğu zarif oymalı ve işlemeli sallanan koltuktan bir anda öne attı ve yelpazesini kapatarak beni işaret etti. “ve sen bunu bana yeni mi söylüyorsun?”

“ evet, davetiye ancak elime ulaştı. Daveti alır almaz da ilk… “

“ eyvahlar olsun!”

Acaba yine neyi abartarak drama kasacaktı. Bu kadar endişelendiği şeyin önemli bir şey olması ihtimali vardı elbette ama şimdiye dek tanıdığım Bayan Wisetoun kesinlikle dramların kraliçesiydi.

Elbisede mikroskop merceği ile görünebilecek bir sökük mü var? Eyvah!

Rujun rengi olması gerekenden bir ton açık veya koyu mu oldu? Yandık!

Yüzümüzde olmaması gereken bir sivilce veya bir kusur mu çıktı? Başımız dertte!

Kombinim tamam olsun diye ayağıma giydiğim ve upuzun elbisenin altından asla görünmeyecek olan topuklumun topuğu mu kırıldı? Sonumuz geldi!

“ şimdi söylenecek şey mi bu? Bu davetin daha önceden haber verilmesi gerekiyordu, usul budur! Genç kızlar da bu davetlere en özel kıyafetlerini giyerler.”

“ elinizde bana uyacak bir sürü üniforma olduğunu söylemiştiniz. Sorun ne anlamıyorum.”

“çünkü kızım. Bu bir askeriye toplantısı değil. Şu ana dek bir askerdin ve o şekilde giyindin, ancak bu akşam yemeği senin kız olman için çok büyük bir fırsat. Orada bir sürü bürokrat, veznedar ve yüksek statülü insan olacak. Bu senin sosyeteye ilk tanıtılma anın!”

Gözlerimi abartıyla devirerek ona baktım. “ sosyete kendilerine koca bulmak için cici biciler giyen kızlara göre. Ben oraya her zamanki gibi bir asker olarak gideceğim. “

“ hala anlamıyorsun. Bu senin hayatının fırsatı. Bu imkânı yakalamak için her şeyi feda edebilecek ne kadar kız var farkında mısın?”

“ beni kimseyle kıyaslamayın. Hele de koca bulmak uğruna günlerini ve saatlerini harcayan acınası kızlarla! Ben hayatımı kendim kazandım, kendi tırnaklarımla kazıdım, kendimi parçaladım ben. Ben asla onlar gibi olamam. Bana aşılamaya çalıştığınız zarafet derslerini dinlerim ve yeri geldiğinde uygularım. Ancak bu size ve krala olan saygımdandır. “

Çok sinirliydim. Beni koyduğu kefe ve hala olacağıma inandığı insan…

“ çok yanlış kişiye çok yanlış itham ettiniz. Ben kimsenin cici kızı olmam. Ben gerekirse kan dökerim Bayan Wisetoun. Ben, gerekirse kendi dilimi kopartır gerekirse de kralın yolunda kellemi veririm. “

Bayan Wisetoun sanki hayatında duyguyu en aptalca şeyi söylemişim gibi bana bakıyordu.

“ dışarıdan gözünüze nasıl görünüyorum bilmem ama ben sizin süsleyip giydireceğiniz, kukla gibi oynatacağınız bir bez bebek değilim. Sosyete denilen şey asla ilgimi çeken bir şey olmadı, olamaz da. Sizin soy devam ettirmek için girdiğiniz bu saçma yarış ve şaşa içinde boğulmanız beni gram ilgilendirmiyor. Kızları sadece doğurgan bir memeli gibi gören erkeklerin de para banknotları gibi görüldüğü o aptal hiyerarşiye ihtiyacım yok benim. “

“ çok ön yargılısın. “

“ hayır, siz at gözlüklerinizi çıkarıp bir kızın savaşçı olacağına inanacaksınız. Ve ben bunu size kanıtlamak için ne gerekiyorsa yapacağım. Asıl hiyerarşiyi göstereceğim, asıl gücü. Bu okulun tüm askeriye öğrencileri önümde saygı duruşuna geçecek, size yemin olsun. “

Az önceki endişeli halinden eser yoktu. Şimdi bana çok farklı bakıyordu, az önce baktığından çok farklı.

“ ben verilen sözleri asla unutmam, kızım. Umarım o günü bana gösterirsin. “

Elindeki yelpazeyi yanındaki hizmetlinin uzattığı gümüş tepsiye bıraktı. “ o zaman benden de sana bir söz. Haklı çıkarsan, mesleğimi bırakacağım. “

Şaşkınlıktan neredeyse ağzım açık kalacaktı. Bayan Wisetoun, hayatını adadığı tek şey olan mesleğini bırakacaktı. Bu aynı zamanda sosyeteyi bırakmak anlamına da geliyordu.

Bildiği ve yaptığı tek şeyi bırakacaktı.

“ o günü iple çekiyorum. “ derken bana garip bir tebessüm gönderdi.

Onda olduğunu düşünmediğim bir yönü göstermişti bana. Yüzündeki abartılı makyajın altındaki çelik gibi sağlam gurur maskesini indirip, bana samimiyetini göstermişti. Güzündeki buruk tebessüm ve gözlerindeki anlayamadığım bir hayal kırıklığını yakalayabilmiştim.

“ şimdi geç kalmadan seni hazırlamamız lazım. İster bir leydi ister bir asker olarak, kralın davetine teşrif etmek zorundasın. “

Ve gurur maskesini tekrar yüzüne geçirdiği gibi eski haline döndü. Hizmetlilerine emir yağdırırken bir yandan bana giymem için kıyafet seçiyor, bir yandan bana makyaj yapan makyöz ekibi yönlendiriyordu.

Enerjisi en az benimki kadar bitmek tükenmek bilmezdi.

Belki de işini tutkuyla yapmak buydu. Bu yüzden enerjilerimiz bitmiyordu.

Üzerime en beyaz üniformaları geçirdiler ve ceketime bir sürü ıvır zıvır takıştırdılar. Görüntü ne kadar hoş görünse de içinde kıpırdaması epey zor bir üniformaydı. “ minik bir dipnot. Kıyafetim çok dar ve nefes alamıyorum. Bir daha boğazlı üniforma diktirmeyelim. “

“ sana fikrini soran olmadı küçük hanım.”

“ nefes almak en temel hakkım. “

Burnunu kırıştırarak bana baktı. “ senin cici dediğin kızlar daha fecilerine katlanıyor. Şimdi sızlanmayı bırak da son dokunuşları yapabileyim. “

Bıkkınlıkla nefesimi verdim ve işini bitirmesi için Bayan Wisetoun’a olanak tanıdım.

Sonunda işini bitirdiğinde aynanın karşısına geçtim. Yine harika bir iş çıkarmıştı. Neredeyse bir centilmen kadar şık giyinmiştim. Bir leydinin yetiştirilme biçimi için ne ironik bir görüntüydü. Onlar için aptalca olan bu görüntü benim hayalimdi.

“ artık yolculuk vakti. Aracın kapının önünde seni bekliyor. “

“ bugün gözleri üzerinde topla kızım. Ama bildiğimiz leydiler gibi değil. Ağzın laf yapsın, kendini ezdirme. O yaşlı bürokratlara kim olduğunu göster, sinme. “

Ona döndüm ve gözlerinin içine bakarak başımla onayladım. Neden bir anda beni bu kadar desteklediğini anlayamıyordum. Belki bir gün onu anlatacak kadar samimi olurduk.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.