Sema, o telefonu elinden düşürdüğünde kendini yere bıraktı. Nefesi hızla kesilip yeniden başlıyor, kalbi göğsüne çarparken gözleri kapanıyordu. Son bir kez kapıya baktı. Ama kapı… kapalıydı.
Sonra gözlerini açtığında… gün ışığı odanın içindeydi.
Saatine baktı: 10:14.
Evin içi sessizdi. Pencereden dışarı baktığında, kuşların öttüğünü, sokakta yürüyen komşusunu gördü. Her şey… normal görünüyordu.
Gece olanlar? Telefon? Kaydın içindeki görüntü? O kapının arkasındaki figür?
Hepsi bir kabus muydu?
Yavaşça ayağa kalktı. Masanın üzerindeki ikinci telefon yoktu. Sadece kendi telefonu oradaydı. Ekranını açtı. Ne video, ne mesaj, ne de “Kayıtlar” isimli bir liste vardı. Hiçbir iz yoktu.
Derin bir nefes aldı.
“Deliriyorum…” diye fısıldadı.
Mutfakta bir bardak su doldururken omzundan gelen bir ağrı hissetti. Elini kaldırdı, aynaya baktı. Omzunda parmak izi gibi morarmış izler vardı. Bir an ürperdi. Kendine sarıldı.
O anda kapı zili çaldı. Kapıya doğru yürüdü. Göz deliğinden baktığında… postacı duruyordu. Bir zarf uzatıyordu. Derin bir nefes aldı ve kapıyı açtı. Postacı:
“Size bu teslim edildi,” dedi.
Sema zarfı aldı. Zarfın üzerinde gönderici yoktu.
Sadece bir kelime yazılıydı:
“İçeriden.”
Parmakları titreyerek zarfı açtı. İçinden bir fotoğraf çıktı. Fotoğraf, salonunun içinden çekilmişti. Ama bu fotoğrafta… kendisi uyurken görünüyordu. Arkasında… o kapı vardı. Kapı hafif aralıktı. Ve kapının aralığından bir gölge, net bir şekilde görünüyordu.
Arkasını döndü. Kapıya baktı.
Kapı… kapalıydı.
Ama içeriden… bir tıkırtı sesi geldi.
Sema fotoğrafı tekrar eline aldı. Fotoğrafın arkasında bir yazı vardı:
“Geceye kadar vaktin var.”
Birden o an fark etti.
Bu bitmemişti.
Sadece… başlamıştı.